Monthly Archives: Ocak 2012

07/05/2011 de Nedim Gürsel’in Hürriyet Gösteri dergisi için yapmış olduğu söyleşi

CÜNEYT AYRAL İLE SÖYLEŞİ

NEDİM GÜRSEL

Cüneyt Ayral’ı neredeyse 40 yıldır tanıyorum. Onun fotoğraftan şiire, yayıncılıktan gazeteciliğe, gezi yazarlığından romana bir bakıma birbirini tamamlayan ama yine de değişik alanlardaki etkinliğine yakından tanıklık ettiğimi söyleyebilirim.

Son yıllarda yazarlığının öne çıkması, kitaplarının yeni basımlarının raflarda yerini alması özellikle ilgimi çekiyor. Bu kitaplar Cüneyt Ayral’ın evriminin izdüşümü değil yalnızca, eskilerin deyimiyle “nev-i şahsına münhasır” bir kişiliğin kilometre taşları. Bazıları üzerine daha önceden de yazmıştım, artık bir döküm zamanı geldi sanıyorum.

Nedim Gürsel ile 2011 yazında İstanbul Beşiktaş’da meyhanede

Nedim Gürsel : Seni çiçeği burnunda bir fotoğrafçıyken tanımıştım. 1970’lerin Ankara’sında “Oluşum” dergisini çıkaran Hayrünnisa Kadıbeşegil’in evinde. Yanlış anımsamıyorsam bir akşam yemeğinde tanışmıştık. Enis Batur’la Figen de vardı. Sonraları İstanbul’da, Nice’de, daha çok da Paris’te yollarımız kesişti. Güzel fotoğraflar çektin, şiirler yazdın. Şimdi de otobiyografinden sonra, anlatıların peşpeşe yayınlanıyor. Değişik alanlarda ürün vermek bir bakıma dağılmaya da yol açmıyor mu?

Cüneyt Ayral : Aslında ben kendimi hep “şair” olarak tanımladım. Şiirlerim iyidir, kötüdür.. Bu başka bir mesele, ona daha çok okur karar veriyor. Ama, ustam İlhan Berk’in çok yıl önce benim için söylemiş olduğu “o şiirin yeraltı işçisidir” sözü, benim yaşamımda belirleyici olmuştur. Vüs’at O. Bener’in, bir erken Ankara sabahında evinin penceresinden dışarı bakarak bana söylediği “ölüm karası önlükleri ile çocuklar” dizesi de şiirimde çok etkili olmuştur. Düz yazıya geçişim ise 2001 yılında Hürriyet Gaztesi’nde Şermin Terzi’nin yapmış olduğu bir söyleşinin ardından, Ankara Elma Yayınlarının benden bir otobiyografi istemesi iledir. Yani, benim düz yazıya geçişim “şipariş üzerine” oldu dersem yanlış söylememiş olurum.

YOLCULUK kitabını yazarken, çok sıkıldım ama çok da eğlendim. Bu kitabı okuyanlardan gelen olumlu eleştiriler ise beni kamçıladı ve düz yazıyı denemem gerektiğini hissettirdi. Ancak neye nereden başlayacağım sorusu temel soru olarak duruyordu hep. Seninle olan dostluğumuz, arkadaşlığımız ve uzun süren edebiyat sohbetlerimiz bana çok şey öğretti. Yani benim romancılığımın, anlatılar yazmamın “müsebbibi” aslında sensin diyebilirim.

Düz yazıda, romanda, Vüs’at O. Bener den bana miras kalan “az sözcükle çok şey söylemek” alışkanlığımı sürdürdüğüm için hayli eleştiri alıyorum, yani kitaplarımda uzun uzun tasvirler, alengirli cümleler bulmak hemen hemen olanaksızdır. Eğer düz yazının her türünde yazdığım yazıları karşılaştırırsan, hepsindeki anlatım biçimi üç aşağı beş yukarı aynıdır diyebilirim, işte bu yüzden pek zorlanmıyorum değişik alanlara el atınca, eninde sonunda ya bir gazete makalesi ile o günlerdeki olayları irdeliyorum, ya otobiyografide olduğu gibi olmuş olayları anlatıyorum ya da roman yazarken bir kurguyu kaleme alıyorum.

N.G. : “İstanbul Şarkıları”nda kent izlenimlerini dile getirmiştin. Sonra “Kostantıniyye” gazetesini çıkarttın. İstanbul’a bugün, kimi zaman içerden, kimi zaman dışardan nasıl bakıyorsun?

Nedim Gürsel ile Paris’te Caféde

C.A. : Doğrusunu istersen İstanbul’a dışardan bir kere baktım, o da dört yıl kadar süren, kendimden menkul sürgünden döndükten sonraki bakışımdır. İstanbul’daki ilk büyük değişimi, dinamiği o zaman farketmiştim ve gerçekten irkilmiştim. Ondan sonra, yurt dışında yaşamayı sürdürdüm/sürdürüyorum ve İstanbul’a sık sık gelip gidiyorum. İstanbul’da başıma gelmeyen kalmadı, hemen hemen, bir insanın başına gelebilecek herşeyi yaşadım bu şehirde, o kadarına kadar ki kaçırılıp, bıçaklanıp, ölüm ile burun buruna bile bu şehirde geldim. Bu yüzden, yurt dışından, dışarıdan İstanbul’a bakmamayı, bulunduğum yeri yaşamayı yeğliyorum. Ama şehre gelince (bir zamanlar senin de demiş olduğun gibi, İstanbul artık döndüğüm değil, gittiğim bir şehirdir) ister istemez bakışıyoruz ve İstanbul’u dinliyorum o zaman.

Şimdi, son 8,5 yıldır Türkiye’yi yönetmekte olan iktidarın Başbakanı, İstanbul için çok önemli olduğunu düşündüğüm MarmaraRay projesi için ne diyor? “Bu proje geçikti, çünkü her dakka çıkan çanak çömlek yüzünden inşaatı durduruyorlar” dedi adam. Türkiye’de arkeolojik kalıntılara “çanak çömlek” diyen bir zihniyet hakim bugün. Bu adamların yönetimindeki bir ülke de, dünya tarihinin en önemli şehirlerinden birisi için ne düşünebileceğiz? İki yıl önce, birkaç gün, şehir hatları vapuru ile git gel yaptım iki yaka arasında ve Kız Kulesi ile, Haydarpaşa Garı’nın fotograflarını çektim. Tarihi garı kapatmak olabilir, bu şehrin bir gereksinmesidir diye düşünebiliriz, Paris’te de bunun örneği var, D’orsey müzesi örneğin, ama tarihi mekânı otel, iş merkezi, alış veriş merkezi vb birşeye dönüştürmeye kalkacak olan düşünceyle benim savaşacak gücüm pek kalmadı açıkçası.

Bugün kürselleşen dünyanın tüm “markaları” İstanbul’da yığılmış, Hacı Bekir lokumunun, akide şekerinin tadı kaçmış, Sultan Ahmet köftecisi “kap-ye-kaç” kültürüne uyum sağlamış ve her köşe başında var artık, AVM diye kısaltılan Alış Merkezleri İstanbul’luyu, Boğaziçinden, Sarayburnundan koparmış ve steril bir yaşama aktarmış. Bugün hafta sonları, eğer hava güzel ise Sirkeci’den, Bakırköy’e sahilden giderken, tüm kıyıdan gelen mangal dumanları boğuyor insanları. Böyle bir İstanbul’a bakmışım ne olacak, bakmamışım ne olacak?

Bir şehri şehir yapan, herşeyden önce insanlarıdır. Hani nerede?

N.G. : Kostantıniyye’nin serüveni, bu uğurda başına gelenleri kısaca anlatır mısın?

C.A. : Kostantıniyye Haberleri Gazetesi, Türkiye’de yerel gazteteciliğin önemli örneklerinden birisidir diye düşünüyorum. Bugün pek çok yabancı üniversitede kolleksiyonu saklanan ve derslerde öğretilen, gösterilen bir üründür.

Beş yıl süreyle bu gazeteyi çıkarttım ve tam tamına 768.000,- Amerikan Doları para harcadım. Bu parayı gazeteye değil, kendime harcasaydım, bugün hiçbir maddi sıkıntım olmayacaktı, ancak bu bir seçimdi ve bu seçimimin her zaman arkasında durdum. Gazete, “devletimiz” tarafından “adı eski Bizans’ı anımsatıyor bu nedenle ahlâka aykırıdır” düşüncesi ile yasaklandı, o zamanki iş yerim, makineli tüfekler taşıyan polislerce basıldı ve biz de gazetenin adını “Bizim Şehir Haberleri Gazetesi” olarak değiştirmek durumunda kaldık, ama Danıştay’da da davamızı açtık. Bu davayı kazandık, davalı olan İstanbul Valiliği belki de ilk kez bir davayı temyiz etmedi, edemedi. Bugün İstanbul’da ne Kostantıniyye’den, ne Bizans’tan, ne Constantinopolis’ten kimse utanmıyor, hatta İstanbul’lular ototbüslerinin rengi olarak Bizans’ın eflatun rengini seçiyorlar. İster istemezlik midir bu acaba, kanına mı işliyor insanın bu şehir? Diye düşündüğüm de oluyor.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi, beş yıl içinde Türkiye’nin “kalbur üstü” diyebileceğimiz bir yazar çizer kitlesinin şehir üzerine düşünüp yazmasına neden olduğu için önemli bir belgedir. Böyle bir belgeyi tarihimize armağan edebildiğim için de her zaman kıvanıyorum. Onun dışında olup bitenlerin hepsi lâf-ı güzaftır.

N.G. : Şiirden düz yazıya geçiş, şiir yazmamış ama şiir üzerine epeyce yazmış bir romancı sıfatıyla soruyorum, nasıl oldu? Sancılı bir geçiş miydi?

C.A. Geçiş olmadığı için bu anlamda bir sancı da yok! Şiir bir yazma biçimi olmanın ötesinde bir “yaşama biçimidir”, daha çok algılama ve baktığını görme, yorumlama biçimdir bana göre. Bu nedenle de romanlarımda o şiiri bulabilmek olasıdır diye düşünüyorum. Açıkçası ben romanı yazarken, içine o şiirselliği nasıl katarım diye düşünüyor değilim, ama dediğim gibi bu bir yaşam tarzı olduğu için, her yazdığımın içinde o duygu ve biçim ister istemez zaten oluşuveriyor. Tek sorun, romanın cazibesinin daha çok olması belki de.

Şiir, bizim geleneksel söyleme sanatımız, ancak gittikçe azalan bir okur kitlesi var, sanayiileşen yayın dünyası da “şiir kitabı” yayımlamayı artık pek sevmiyor, çünkü satamıyor. Ama roman öyle değil, romanın okuru çok ve okura ulaşabilmek, onunla ilişki kurabilmek daha kolay. Örneğim benim Yedi Tango üst başlığını taşıyan şiirlerim Arjantin’de Mario Morales tarafından sahneye koyuldu, Türkiye’de de ressam Melek Atakan her birisi için bir tuval boyuyor şu anda. Yedi Tango’nun sergisini açacağız bir süre sonra, Arjantin’de hazırlanan gösteriyi maddi yetersizliklerden ötürü İstanbul’a getiremiyoruz, böyle sıkıntıları var şiirin.

Yazma serüveni olarak değerlendirirsek eğer, iki türün de doğum sancıları hemen hemen aynı. Ancak benim şiirde ve romanda iki ayrı tavrım var. Bir romanı yazdıktan sonra değiştirebiliyorum, oysa şiir ilk yazıldığı gibi kalıyor, ona dokunamıyorum, şiirle aramdaki duygusal gerginlik bu noktada, roman ile çok daha dostça, arkadaşça ilişkiler kurabiliyorum.

N.G. : Paris’te, Nice’de uzun süre yaşadın. Gezi yazıların da yayınlandı. Seni etkileyen kentler.

C.A. : Beni en çok etkileyen şehir Hong Kong’tur. Hong Kong üzerine henüz çok birşey yazmadım ama onun da sırası gelecek diye umuyorum, hatta belki de bir roman bile çıkabilir bir süre sonra.

KOSTANTINİYYE HABERLERİ GAZETESİNİN YAZARLARINDAN BAZILARI

Soldan sağa: Fuat Oburoğlu, Turgut Bezmen (Reklamveren), Cüneyt Ayral, Tufan Aksoy (Eylül 2012 de İzmir’de kaybettik), Orhan Duru (2009’da İstanbul’da kaybettik), Demir Özlü

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi yazı ekibinden

Bir diğer şehir de, Mexico D.F. tir. On gün kalmış olduğum bu şehire yeniden dönmeyi çok isterim, hatta orada bir süre yaşamak bile hayalimde var.

İtalya’nın Bologna şehri de ben de özel yeri olan şehirlerden dir. Zaman zaman romanlarımda bu şehirle ilgili küçük ayrıntılara yer veriyorum, yakında çıkacak olan yemek kitabımda da yazdığım yazıda birkaç ip ucu var bu şehirle ilgili.

Hong Kong, içine sinmiş olan yemek kokusu, insanlarının hırsı ve hızı, yaşamı algılama biçimleri ile beni çok etkilemiştir. Bu şehirde hiç evim olmadı, hep otellerinde yaşadım, ama arkadaşlarımın evlerine girip çıkarak onların “ev yaşantısı” hakkında da çok şey öğrendim. Bu şehirde hem İngiliz hegemonyası sırasında hem de Çin’e devredildikten sonra uzun zamanlar geçirdim. O dönüşüme, farklılaşmaya, ama herşeye karşın Hong Kong’lu olma özelliğini korumalarına tanıklık ettim ve bu bana her zaman heyecan verdi. Günlüklerimde bu şehirle ilgili çok notlarım var, bir gün bir biçimde yazılarıma yansıyacağını biliyorum, biliyorsun, benim arşivim yaklaşık dörtbuçuk metreküptür !

Kısa sorunun satır arasına gizlemiş olduğun Paris ve Nice ile olan ilişkime gelince.

Nice’de 8 yıl yaşadım ve bugün bir sokak adı sorsan yanıt veremeyebilirim. Ben de o denli hiç iz bırakmadı. Paris ile olan ilişkimiz ise 35 yıla yaklaşan bir ilişki. 4 yıl kesintisiz Rue de Turbigo’da yaşamış olan kim olursa olsun etkilenmiştir.

Nice’de Promenade des Anglais de ünlü mavi sandalyelerde

Fotograf: Ahmet Sel

“Zaman Bitti” romanım Rue de Turbigo’daki evimin penceresinden bakarken başlar ve orada biter.  Paris Notları kitabımda bu şehirle ilgili pek çok şey yazdım ve yazmaya da devam ediyorum. Paris Notları II de yakında çıkacak, sırasını bekliyor, bu kitapta daha çok Nice’de ve Paris’te yazmış olduğum denemeler olacak.

Paris benim özgürlüğümdür ! Kendimi bu şehirde “evimde” hissederim. Eşim, dostum arkadaşlarım hemen hemen hepsi buradalar. Ön yargılardan uzak, insanın kendisini “tasvir etmek istediği gibi” yaşayabildiği, kimsenin kimseye eleştirisel gözle bakmadığı (en azından benim bunu hissetmediğim) ve tabii en önemlisi çocuklarımı yetiştirebildiğim şehirdir Paris. Oradaki anılarımın İstanbul’dakilerden daha çok olması da ayrı bir konu. İstanbul’da beni üzen, yoran ne kadar çok anım olduğunu düşünürsek, Paris tam tersi…

N.G. : “Paris Notları” na dönersek, bu kentin hayatında özel bir yeri olduğunu söyleyebiliriz sanıyorum. Neden?

C.A. : Bir önceki soruda verdiğim yanıtla yetinmediğin anlaşılıyor, bir kere daha benzer bir soruyla zorladığına göre…

Paris’in Café des Flore’una tam 31 yıl devam etmişim. Şimdi onların kahve fiyatına gücüm yetmiyor, gidemiyorum! Bu şehrin Rue St. Sulpice’inde, Rue des Saints Péres’inde, Rue de Turbigo’sunda, Rue de la Convention’unda yaşamışım, yaşıyorum. Yaşamın bize sunabildiği tüm heyecanları ve keyifleri bu şehirde tatmışım. Fahişenin, eşcinselin, Sadistin, Mozohistin, Lezbiyenin, Travestinin ne olup ne olmadığını burada öğrenmişim. Özgürce sokaklara çıkıp “protesto” etmenin ve bunun olumlu sonuçlarını görmenin keyfini burada yaşamışım. Devletin insanlar için var olduğunu, Türkiye’deki gibi bunun lâfta kalmadığını burada yaşayarak görmüşüm. “Sanat erbabı” olarak doğduğum ülkede göremediğim saygıyı burada görmüşüm… Daha ne diyebilirim ki?

Sana bir anekdod anlatayım. YOLCULUK kitabımda, yaşamımdan kesitleri söylemiş olduğum için gerçek adların çoğunu vermekten çekinmedim. Bunlardan bir tanesi beni Türkiye’de mahkemeye verince, Paris savcılığında ifade vermeye çağırıldım, savcıya durumu anlatınca öyle sinirlendiki anlatamam sana, bir insan yaşamından kesitleri yazıyor, üstelik bunların belgeleri, tanıkları da var ve seni yazdığın için mahkemeye veriyorlar… İfademi aldı ve kendi düşüncesini de ekleyerek gönderdi Türkiye’ye. Cezayı kestiler kesmesine ama kitabı toplatamadılar… Sanıyorum bu bile yeterlidir, senin “neden?” sorunun yanıtı olmaya.

N.G. : Otobiyografinde çocukluğunu, aileni, yakın çevreni anlatmıştın. Yaşadıklarının tümü yansıdı mı bu kitaba? Yoksa devamı gelecek mi?

C.A. : Beni çok yakından tanıyan bir arkadaşım olarak nasıl bir cevap beklemekte olduğunu sezinliyorum… Hayır! O kitapta herşeyi yazmadım. YOLCULUK kitabı daha çok adalet ekseni etrafında bir sorgulamadır. Türkiye’deki adaletsizliği, eğlenceli bir yaşam öyküsünün etrafında anlatmayı denediğim, başarısızlık öyküsünü yazmanın cesaretini gösterebildiğim bir kitaptan söz ediyoruz. Yaşamımla ilgili pek çok ip ucunu da verdim vermesine, ama daha da ileri gitmedim. Bazı yaşantıları ise hiç yazmadım. Bunun çeşitli nedenleri var. Bazı konuları hiç bir zaman yazmayacağımı biliyorum, bu kendim ile yüzleşmekten kaçış anlamında değil, tam tersi başarının yazılabilecek pek bir yanı olduğuna inanmadığım için ve bazı yaşanmışlıkların da övünme malzemesi yapılmasının yararlı olmadığını düşündüğüm için yazmayacağım.

Devamı gelecek. Üzerinde çalışmaya başladığım YAŞADIĞIM EVLER VE OTELLER diye otobiyografik bir kitap var. İlkinde adaleti sorgulamıştım, bu kitapta ise daha çok yakın tarihimizden ve son 60 yılın sosyolojisinden söz etmeye çalışacağım, bu bağlamda yaşamımdan kesitlerle okuyucu ile buluşmayı tasarlıyorum. Kitapta İstanbul’daki, Paris’teki, Hong Kong’taki, Nice’deki, Sri Lanka’daki değişimleri okuyabilecek okurlar. Bunların üzerinde çalışıyorum, çok kapsamlı bir ürün çıkacağını umuyorum. 21inci yüzyıla geçişin ayrıntılarla dolup taşan bir belgesi olması için çaba harcıyorum.

N.G. : “Gümüş Gölge” de bir travestiyi anlatıyorsun. Marjinal bir karakter yaratmak mıydı amacın, yoksa tabuları yıkmak, geleneksel değerlerin üzerine gitmek mi?

CA. :  Türkiye’deki “travesti” algısı ile diğer ülkelerdeki algılar arasında pek çok farklar var. Türkiye’de, Antalya, Adana, Bodrum, İzmir, Ankara, Eskişehir, Bursa ve İzmir’de daha çok hayat kadını olarak ve çoğunlukla da sokaklarda çalışmakta olan travestileri tanıyoruz. Bir de Huysuz Virjin gibi, Bülent Ersoy gibi, Zeki Müren gibi travestiler var. Bunlar aslında birbirinden çok farklı tabii. Yani Zeki Müren bir “crossdresser” dı, Bülent Ersoy bir transeksüel, Huysuz Virjin’i ise sahnede bir “crossdresser” olarak görüyoruz, gündelik yaşantısının nasıl sürdüğünü pek bilemiyorum. Bu üç örnek ve benzerleri Türkiye’de çok seviliyor, heyecan uyandırıyor, seyir rekorları kırabiliyorlar. Resmi ideoloji Bülent Ersoy’a yapmış olduğu gibi, onları ülkeden sürebiliyor, travestilerin yoğunlukla yaşamış oldukları İstanbul’un “Sormagir” sokağının adını “Başkurt” sokağı olarak değiştirebiliyor.

Öte yandan, sokaklarda çalışan travestiler “hortum Süleyman” diye adlandırılmış bir polis tarafından hortumla dövülebiliyor, sokak bekçileri tarafından düdüklerle kovalanabiliyor, para cezası kesilebiliniyor ve öldürenin doğru dürüst cezalandırılmadığı cinayetlere kurban gidebiliyorlar. En acısı, Bülent Ersoy gibi, toplumun kabul edip, sevdiği transeksüel bir sanatçı, sokağa çıkıp bu insanların sıkıntılarına arka çıkmıyor. Bu durum gerçekten düşündürücüdür Türkiye açısından.

Oysa bugün, devlet hastahanesinde, kadın kimliği ile doktorluk yapmakta olan transeksüel tanıdığım bir doktor var ve çeşitli dernekler aracılığı ile de benzerlerinin hakları için savaşıyor…

Bu saptamalardan sonra “Gümüş Gölge” romanına gelelim. Bu romanda yıllarca Türkiye dışında “lüks fahişelik” yapmış bir travestinin aşk öykülerini okuyacak okuyucu ve bu arada da Türkiye’deki farklı cinsel yaşantılar hakkında “farklı” bilgiler edinecek ve bu kitabı okuyanlar, daha sonra sokağa çıktıklarında, etraflarındaki insanlara daha farklı gözle bakmaya başlayacaklar, büyük bir olasılıkla, kendi yaşantılarını, özlemlerini ve bastırılmış fantazilerini de yeniden sorgulayacaklar ve insan hayatında “olmazların” olmadığını hissedecekler.

Bugün Türkiye’nin genelinde yaşamakta olduğumuz “mahalle baskısı” öylesine ağır bir baskı haline geldi ki, Türkiye’li bir romancının, böyle bir konuda marjinal bir tip yaratmayı düşünmesini bile düşünmedim açıkçası. Bu başlı başına, geleneksel değerlerin yıkılıp yakılması adına bir çıkıştır. 21inci yüzyılın insanı artık bu baskılarla yaşayamaz ve toplumda birlikte yaşamakta olan herkes birbirinin farkında olmalı, farklılıklarını sindirmeli ve birlikte yaşamayı öğrenmelidir.

N.G. : Giderek muhafazakârlaşan bir ülke oldu Türkiye. Sen nasıl görüyorsun? Aykırı bir duruş sergilediğini söyleyebilir miyiz?

C.A. : Ben tüm yaşantım boyunca hep “ben” olmayı yeğledim ve bu duruşum gerek ailem içinde, gerekse toplumda nedense hep “aykırılık” olarak değerlendirildi. Belki de, içimdeki “yarını yaşamak” arzusu beni böyle bir davranışa sürüklemiştir, bilemiyorum da, düşünmedim de. Çünkü her aynaya baktığımda kendimi farklı görmeyi denediysem de, bir türlü bunu beceremedim. Fakat çevremdekilerin tepkisi, hep farklı olduğum yönünde. Bu yüzden ne sevdalarımı doya doya yaşayabildim, ne giriştiğim işleri doya doya yapabildim. Bu konuda en iyi anlaştığım insanlar hiç kuşkusuz ki kızım Roxane ve oğlum Sinan’dır. İkisi de beni “ben” olarak kabul etmeyi, sevmeyi  becerebilmişlerdir. Bu saptamadan sonra, sorduğun sorunun yanıtı: “evet  aykırı bir duruş sergiliyorum, aykırıyım!” olmalıdır.

İdeolojik anlamda bir “anarşist” olduğumu hiç bir zaman yatsımadım. Sık sık İtalyan anarşlist Pinelli için yazılmış şarkıyı dinleyip, ruhumu sakinleştirmeyi demem de bundandır belkide. Çaykovski’ye olan hayranlığımın da nedeni bu olabilir.

Türkiye’ye gelince. Türkiye, farklı insanların bileşkesi olan bir toplumdur ve göçebe bir geçmişi olduğu gibi, son yıllarda yakılıp yıkılan köylerden ötürü de zorunlu göçlerin yaşanmakta olduğu bir ülkedir. İstanbul ise pek çok iç göç alan bir metropol değil mi? Yani göçebeliğin tüm özellikleri insanımızda vardır. Bu nedenle de “muhafazakârlığımız” farklı bir biçimde değerlendirilmelidir.

Bundan 20 yıl önce “türban” diye bir sorun var mıydı? Yoktu! Nereden çıktı bu? Ekmeğin boyutundan çıktı…

Gelirin adil dağıtılmadığı, göçebeliğin “temel özellik” olduğu bir toplumda insanlar oylarını ekmeğin boyutuna göre veriyorlar, böylece de “ekmeği büyüten” neyi dayatıyorsa, umursamadan öyle davranıyorlar. Kimsenin umurunda değil, çünkü kapılar kapandı mı “gümüş gölge” ler yansımaya başlıyor duvarlara, varsın sokaklara yansımasın…

N.G. : Bu son soruyu senin insiyativine bırakıyorum. Sana sormamı istediğin bir soru varsa yanıtını da vermeni bekliyorum. “Öğleden Sonra Aşk”ın başına Baudelaire’in bir dizesini koymuştum: “hem yarayım hem bıçak” Ne diyorsun? Öyle bir soru yönelt ki kendine tepeden tırnağa Cüneyt Ayral’ı sorgulasın. Kıvırmadan, topu taca atmadan.

C.A. : Eğer aklıma düşmüş olsaydı, Baudelaire’in bu dizesini Gümüş Gölge romanının başına koyardım !

Bence, kendime sorabileceğim tek soru “kendin gibi olmaktan yorulmadın mı?” olabilir. Cevabı ise “çok yoruldum !” dur. Ama hiç bir zaman kendimden vaz geçemedim. Bunu “bencillik” olarak algılayanlar da oldu, doğrusunu görüp yaşamayı başaranlar da, yarım yamalak yaşantıyı paylaşmayı deneyenler de, ben ise hepsini sevgiyle karşıladım.

Bazı insanlara çok kızdım ve kinlendim ama bunu söz ile dillendirdim, içselleştirmedim. Sevinmediğim ve fiziksel acı çektiğim pek çok yaşantıyı, ayrıntıyı unutmayı ve konuşmamayı yeğledim ve son yıllara kadar da bu konuda ciddi bir başarı elde ettim. Ancak yaşlanma yoluna girince, geçmişle hesaplaşmam artmaya başladı ve zaman içinde beni aptal yerine koyanların bir bölümü ile hesaplaşmaya başladım.

Sen beni neredeyse kırk yıldır tanırsın, seni evinden şöförle aldırdığım günlerimi de, en ucuz Çin lokantasını saatlerce yürüyerek aradığımız günleri de birlikte yaşamadık mı? Paris’in en berbat batakhanelerini birlikte keşfetmedik mi? Her gittiğimiz yerden birkaç satır çıkartmayı başarmadık mı? Bize küfür edenleri, birlikte konuşup, dellenip, hırslanıp ardından yine başbaşa iken  bağışlamadık mı? En üzgün gününde gelip bana dert yanmadın mı? En heyecanlı günümde sana gelip “hadi yürü, gidiyoruz!” demedim mi? İstanbul’un meyhanelerinde, Paris’in batakhanelerinde, Nice’in kıyı cafélerinde, La Napoule şatosunun derin duvarlarında bırakmış olduğumuz ses ve sedayı okurla paylaşabildiğimiz kadar varız diye düşünüyorum.

Nedim Gürsel ile La Napoule şatosunun derin duvarlarının dibinde

Topu taca atmayacağım !…

İnsanları şaşırtmayı hep sevdim… Benim için bir imparatorluk kadar büyük olan maddi zenginliğimi yitirmiş olmaktan ötürü hiç bir zaman üzülmedim, ancak çocuklarımın geleceğini yitirmiş olduğum ayrımına vardığım zaman içim cız etti, fakat onlar bunu anlayışla karşıladılar ve beni hiç yargılamadılar (en azından şimdilik)…

Aşka aşık olduğum söylendi, değil! Ben hep birisine aşık oldum, ama bunu anlatmayı ve yaşamayı pek beceremedim. Sorumlusu da yalnızca “benim ben” olmamdır…

Daha önce de söylemiş olduğum gibi, şiiri bir yaşam biçimi olarak algıladım, her ayrıntısı ile. Yazı yazmak benim için yemek yemek, su içmek kadar “zaruri” dir, bunu yapamadığım zamanları “yok” kabul ediyorum…

Sevişmekten çok, sevmenin önemli olduğunu düşündüm…

Çok tanıdığım oldu, ama çok az arkadaş edinebildim ve buna da hep üzüldüm…

Yeter mi?

Reklamlar

1 Yorum

Filed under HABERLER

MÖ 347 de ÖLEN PLATON’UN “DEVLET” ADLI ESERİNDEN

PROF. DR. ŞAHİN YENİŞEHİRLİOĞLU

Aşağıdaki
paragraf, milattan Önce 427’de doğup 347 de ölen
Platon’un bu tarihte kaleme aldığı devlet adlı
eserinden alıntıdır

PLATON Demokrasilerde
işsiz güçsüz takımı devletin başına geçer ama
bunların en tehlikelileri ağzı iyi laf yapan, gündelik
sorunlara çözüm getirenlerdir. Bu kişiler düzen içinde
yaşayıp zengin olanlardan vergi toplar, bu paraları
genellikle kendileri için harcar, bir kısmını da yine
işsiz güçsüz halk kitlelerine sus payı olarak
dağıtırlar. Bu arada zenginler için haksız
suçlamalarda bulunurlar ve halkı zenginlere düşman
ederler. Halkı oligarşi tekrar gelecek diye korkuturlar ve
halk kendine bir koruyucu seçer.

Tiranlığın
Doğuşu
Halkın başına
geçen koruyucu çokluğun kendine kul köle olduğunu
görünce yurttaşların kanına girmeden edemez, lekeleme
yolunu tutar, onu bunu suçlayıp mahkemelerde
süründürür, kimini sürer kimini öldürür. Böyle bir
adam zorba devletini kurmuş ve zorba olmuştur. Zorba hükümranlığını
sürdürmek için sürekli şiddete başvurmak
zorundadır. Kimlerde yürek, üstünlük, akıl,
kudret görürse bu kişileri bir şekilde tasfiye eder.

Halk yağmurdan
kaçarken doluya tutulmuştur. Zenginler özgürlüklerini
alacak zannederken eli sopalı biri tarafından köle gibi
yönetilmeye başlamıştır. Aşırı ve düzensiz
özgürlük ona köleliğin en ağırını en belalısını
getirecektir.

Yorum bırakın

Filed under ŞAHİN YENİŞEHİRLİOĞLU'NUN YAZILARI

2011 de BİZ NE YAPTIK ?

 

Yeni yıla geçtiğimiz geceyi, memleketten uzakta ama memleketin televizyonlarında gezinerek geçirdik.

 

Doğuş gurubu, Star TV’yi satın alıp, yeni yayın dönemine heyecanlı ve şanlı girdiği için ve yeni logosunu İstanbul Nişantaşı’ndaki sokak eğlentisini düzenleyerek tanıttığı için, NTV’nin haber programları daha çok Nişantaşı’na yönelikti ve Taksim’deki eğlentilerin başarısızlığı üzerine kurulmuş haberlerle desteklendi.

 

Onun ötesinde, 2011 yılının sanat olaylarını anlatan programlarında da, daha çok dev sermaye şirketleri tarafından desteklenmiş sanat – eğlence programları 2011 in en önemli sanat olayları olarak sunuldu.

 

Bu sunumda, edebiyat sanatı neredeyse unutulmuştu, en önemli edebiyat – okuma olayı olarak TÜYAP’ın her yıl düzenlediği kitap fuarı ile  bu programı hazırladığını düşündüğüm Yekta Kopan’ın yeni öykü kitabının piyasaya Can Yayınları tarafından çıkartılmış olması verildi. Eh biraz yaydırgadım tabii, ama aklıma hemen ata sözümüz geldi:”bal tutan parmak yalar !”

 

NTV’nin 2011’i anlatan sanat programında, ustamız Gökşin Sipahioğlu ile büyük sanatçı Esin Afşar’ın ölümlerini vermişlerdi. Genç ve yetenekli viyolosel sanatçısı sevgili Bünyamin Sönmez’in genç ölümü de haber olmuştu. Ama edebiyat dünyamızın acı ve erken kayıpları listesindeki Hulki Aktunç ve Seyhan Erözçelik’ten söz edilmedi. Bu da yapılan programın ne kadar üstünkörü bir iş olduğunun bence belgesidir…

 

Bütün bunları neden anlattım ?

 

Türkiye’de basın ve habercilik her konuda olduğu gibi, yeteri kadar dikkatle yapılmıyor, bu nedenle de kamuoyu herşeyden zamanında ve doğru olarak haberdar olamıyor.

 

Son yeni yıl programlarına baktığımız zaman, 35 insanımızın “kazara (!)” öldürüldüğü bir Türkiye’de “lay lay lom” kültürünün pompalanmasına hızla ve acımasızca devam ediliyor ve hatta “bu insanlar zaten kaçakçılık yapıyorlardı, üstelik de Kürttüler” gibi söylemler ile, bu mesele gerek basında gerekse sosyal medyada (ki artık çok önemli olmaya başladı) küçültülmeye ve yok sayılmaya çalışılıyor.

 

Ama kimse çıkıp da, bu insanları kaçakçı olmaya zorlayan ekonomik koşulların yatarıcısı kimdir? Sorumlusu kimdir? Diye sormuyor, belki de bugünün Türkiyesinde soramıyor !…

 

Türkiye’de olup bitenlerin neler olduğunu doğru olarak topluma duyurmak basının görevidir. Eğer bir sanat muhasebesi yapılacak ise, Van’da yıkılan heykel haberi neden unutuluyor? Yazar Nedim Gürsel’in 2011 Türkiye’sinde kitabı yüzünden savcılığa çağırılıyor oluşu neden sorgulanmıyor? Ve en önemlisi, kaç yazarın ve sanatçının halâ hapiste olduğu neden bu programlarda söylenemiyor?

 

Kendimize sahip çıkmaya mecburuz!

 

Sosyal ve siyasal olaylar ile gün gün ilgilenmek durumundayız, tepkisiz kalırsak, bugün onlara olanlar yarın bize olacaktır ! Unutmamalıyız…

 

Toplumsal hafızası zayıf olan, göçebe özellikleri ağır basan bir ulus olduğumuz için, basınımızın anımsatma görevi daha da öne çıkmaktadır. Gazeteciliğin temel işlevlerinden birisi de haberin izlenmesi değil midir?

 

Sanatımıza, sanatçımıza, sanatsal olaylara da sahip çıkmak durumundayız, çünkü sanatçılar yarını kuranlardır, onların eserlerini izleyerek biz de yarın hakkında fikir sahibi olabiliriz…

 

*   *   *

 

Biz ise, kızım Roxane Ayral ile birlikte 2011 de ciddi bir çabanın içindeydik ve çok önemli olduğunu düşündüğümüz işler yaptık.

 

2010 yılının son ayında, Paris Kiron Galerisi’nde açmış olduğumuz Koray Erkaya’nın “Don’t Tell Mamma” fotograf sergisi, çok beğenildiği için Ocak 2011’e uzatılmıştı, o nedenle de 2011’in ilk uygulamaları arasında bunu saymamız gerekiyor, çünkü 2011 Mayıs ayında Avrupa 11inci Nü Fotograf Festivali, sergiyi KİRON’da gördü ve davet etti. Festivalin en şanlı sergileri arasında Koray Erkaya’nın fotografları vardı. Aynı sergi daha sonra Rusya’da V.İ. Lenin’in doğum yeri olan Ulianovsk şehrinde de konuk oldu.

 

Dünyaca ünlü fotograf sanatçısı UWE OMMER’in “Do It Yourself” fotograf sergisi de 15 Ocak tarihinde İstanbul Kurtuluş’taki Baraz Galerisi’nde kapandı, ancak serginin yankıları sürdü ve sanatçının eserleri İstanbul’daki müzayedelerde satılmaya devam etti.

 

UWE OMMER SERGİSİNİN AÇILIŞINDA BEDRİ BAYKAM İLE SOHBET EDERKEN

 

 

20 Ocak günü yine Baraz Galerisi’nde çok önemli iki sanatçının ortak sergisini açtık.

 

Nicole Lambert 30 yıla yaklaşan bir süredir “TRIPLE” tiplemelerini Fransa’da Madame Figaro dergisinde her hafta çiziyor ve bu tiplemeleri ile de pek çok kitap yayımlıyordu. Taylad’tan Japonya’ya kadar dünyanın pek çok ülkesinde ünlenmiş olan bu sanatçının sergisini İstanbul’da açmak çok önemli bir işti. Hele bu sergiye, dünyanıni yaşayan en ünlü ilüstratör – ressamlarından olan KİRAZ’ın eserlerini de katmış olmak işin önemini daha da arttırdı.

N. Lambert hastalandığı için gelememişti İstanbul’a, ama Edmoınd KİRAZ sergsinin açılışındaydı, ileri yaşına rağmen kalkıp gelmiş, sanatseverler ile buluşmuştu.

Eğer sergiyi, sevgili Betül Mardin açılışından önce izlemeye gelmemiş olsaydı ne NTV de, ne de onların radyosunda haberi bile çıkmazdı.

 

10 Mart – 24 Nisan günleri arasında ise Fransa’nın ünlü ressamlarından Jean – Luc Guerin’in resimlerine ev sahipliği yaptık Baraz Galerisi’nde. Ressam açılışta hazır bulundu, ama bir tek gazeteci yoktu…

Şenlikli Tango resimleri ile Türkiye’ye gelen JAKKİ’nin sergisi ise 28 Nisan – 12 Haziran arasında yine Baraz’daydı.

 

Renk cümbüşü ile dansı ortaklaştıran resimlerin oluşturduğu serginin açılışında bir de tango gösterisi yapıldı. Ressam Melek Atakan’ın arkadaşları ile katıldığı bu şölenden de basında bir tek satır okuyamadı kimse.

 

22 Eylül – 31 Ekim günleri arasında ise Baraz’da açılan sergi çok önemliydi. Çünkü Fransız sokak sanatının önde gelen temsilcisi STOUL, salt İstanbul için hazırlamış olduğu sergisi ile gelmişti.

 

Trafiği ve yolun sapalığını öne süren, araba park edecek yer bulmanın zorlukjlarından yakınan pek çok sanat sever, bu serginin açılışına bile gelmemeyi tercih etti. Tabii basınımız da hiç ilgi göstermeyince, Stoul ile birlikte, üç beş dostumuzla açılışı yapmış olduk…

Yapmış olduğumuz işleri biz çok önemsiyoruz, ama bizi önemsemeleri için gerekli reklamı yapamadığımız için olacak, hiç kimseye sesimizi duyuramadık ve böylece de Baraz Sergilerimizi sonlandırdık..

 

Bu sergilerin açılabilmesi için bize Ray Sigorta – Nart Sanat Sigortası Brokerliği ortaklaşa arka çıktılar. Reysaş, sergilerimizin getirilmesi ve geri götürülmesi  işlerini hiç sorunsuz hallederek destek oldu, Efe Rakı, Divino Şarapları açılışlarımızda, ikramları ile bizi desteklediler. Aktif Dağıtım tüm sergi davetiyelerimizi göndererek katkıda bulundu. Pegasus Hava Yolları Fransa’ya gidiş gelişlerimizi ve sanatçılarımızın gidiş gelişlerini bedelsiz biletleri ile destekledi. Franısz Kültür Merkezi de Fransa’dan gelen sanatçılarımızın konaklama gereksinmelerini üstlendi ve kendi duyuruları ile sergilerimizin duyurulmasına katkıda bulundu.

 

Zaman zaman Mehmet Kemal Mazlum ve eşi Şef Müge Mazlum Antakya mutfağından ikramları ile, zaman zaman da Piola Pizza İtalyan sofrasından ikramları ile bizi desteklediler.  Burak Çimen ve arkadaşları sergilerimizin fotograflanması ve filime alınması işini hiç bir karşılık beklemeden yaptılar.

 

Elbette yıllar sonra galerisini sergilerimize açan Yahşi Baraz’ın katkıları da göz ardı edilemez.

 

Bu sergileri yapabildik, doğru dürüst duyuramadık, tüm basınımıza davetiyeler, e-mailler vs gönderdik göndermesine ama, pek kimsenin umurunda olmadık.

 

Usta magazin gazetecisi Rıza Öziş, NTV’nin bir magazin programı için UWE OMMER sergisine ekibi ile geldiğinde, sergideki fotografların çıplak olması nedeniyle otosansür uyguladı ve “bunu bizimkiler yayımlamaz!” deyip duyurmaktan vazgeçti, zaten o gün, böylesine eski ve usta bir gazeteciden bu açıklamayı duyunca, DUYURULAMAYACAĞIMIZI anlamıştık…

 

2011 de daha yapmak istediğimiz çok iş vardı, ancak beceremedik !…

 

Görsel şiirin büyük ustası TARIK GÜNERSEL’in 50 inci sanat yılıydı ve onun görsel şiirleri ile bir sergi yapmak istiyorduk, yer bulamadık, kimseye anlatamadık, anlaşılmadık!…

 

Benim yazmış olduğum 7 Tango, Arjantin’de bir sahne gösterisi haline getirilmişti, ünlü koreograf Mario Morales tarafından. Bu performansı  sergileyecek olan gurubun başında da Türk sanatçı Pelin Ercan vardı. Ancak bu işin bütçesinin kabarıklığı yüzünden gösteriyi getiremedik Türkiye’ye.

Bu gösteri için ressam Melek Atakan’ın resimleri ise, sergilenmeyi bekleşip duruyorlar.

Bir de Fransa’da yapılmış olan ve geçtiğimiz Aralık ayında piyasaya çıkan “Crosdresser” adlı belgesel filimin Türkiye gösterisini gerçekleştiremedik, oysa sanatçılarından Lolita ve belgeselin yönetmeni gösterimlere gelmeye hazırdılar.

BİZ, yaptıklarımız ve başaramadıklarımız ile varlığımızı sürüdürüyoruz ve çabalarımıza devam ediyoruz, edeceğiz.

 

2012 için planladığımız çok işimiz var, bunlardan bazılarını yüksek sesle konuşuyoruz ama, bazılarını da konuşmamayı ve başarınca “yaptık” demeyi yeğliyoruz…

 

Ben kendi adıma yapmış olduklarımın listesini buraya koymuyorum, ancak pek çok kitabımın çıktığını da anımsatmak istiyorum.

 

2011’in benim açımdan en önemli iki olayından birisi BENCE KİTAP ile anlaşmış olmam ve tüm kitaplarımın oradan çıkacak olması ile, romanlarımın www.idefix.com da artık e-kitap olarak da yayımlanıyor olmalarıdır…

2 Yorum

Filed under YAZILAR