Monthly Archives: Kasım 2012

Slinkachu: Küçük İnsanlara Büyük Dünyalar

 

 

ROXANE AYRAL

Insanoğlu gündelik hayatında çevresine bir göz attığında kendini büyük ve güçlü hisseder. Fareyi süpürgeyle kovalar, sokak köpeğini sopayla, sivrisineği gazeteyle. Bu konuyu bir daha düşünmek gerekir… Yok siz zahmet etmeyim, Londra’da yaşayan, Slinkachu isimli sokak sanatçısı bizim için gözden geçirmiş konuyu ve gümüş tepside önümüze sunuyor.

Ufacık sokak projesinin adı “küçük insanlar”. Sanatçının kendi tabiriyle 2006’dan beri küçük insanlarını sokaklara emanet ediyor ve terkedip gidiyor. Sokak sanatının “büyüklük” merakına, Shepard Fairey veya Bansky gibi isimlerin dev propagandalarının tersine pekte göze çarpmayan, şehirde gizli saklı yaşayan bir sanat sergiliyor.

Nasıl yapıyor sorusuna gelelim. Başlarda plastik model trenler, 60’ların küçük hayvanat bahçesi figürinlerini biriktiren Slinkachu küçük insan figürinleri ile tanışmasıyla onlara şehrin ortasında bir dünya yaratıyor ve enstalasyonlarının yakın çekimle fotograflarını çekiyor. Bu çekim tekniği işin küçüklüğünü unutturuyor ve bizi sahnenin içine çekmeyi başarıyor.

Bu kareler genelikle sanatçının pek sevdiği melankolik, yalnız ve kayıp insanların hikayelerini büyük şehir yaşantısına yakından bakarak ortaya çıkartıyor. Acaba düşündüğümüz kadar büyükmüyüz yoksa sadece kendimizin yarattığı ortamın içinde mi büyük görünüyoruz diye bir sorgulamaya yer bırakıyor. Aceleden birbirimizi bile görmemeyi başardığımız bir dönemde hiç varlığından haberdar olmadan yanında rahatlıkla geçebileceğimiz işler aslında ne kadar büyük bir konuyu ele alıyor.

http://little-people.blogspot.com’dan takip edebilirsiniz.

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları

BRANDALİSM


ROXANE AYRAL

 

Hergün yüzlercesine rastladığımız reklam panoları bizlere sormadan hayatlarımıza sızıyor. Bu durumda sanatında markalara sormadan onların hayatlarına sızmayı kendine hak görmesi doğal sayılır. Sanatçı kişilik sorgular, rahatsız olur, merak eder ve kendince bir cevap bulduğunda yerinde duramaz anlatır. Sokak sanatçıları içinde bulunduğumuz tüketim çılgınlığını kendilerince yorumlayarak bizlerle paylaşıyor. En çok rahatsız eden markalar hep en ön planda tabii. Bu sanat saldırıları onları rahatsız mı ediyor yoksa reklamlarını mı sağlıyor pek emin olamıyoruz…

Şehrin yeşilden yoksun kalmasından sıkılarak işe koyulan Ludo, fransız sokak sanatında ismini yeni ama hızlı duyuranlardan. Atölyesinde hazırladığı dev posterleri sokak duvarlarına yapıştırıyor. Bu işlerin özelliğiyse yeşil rengin ve robotlamış doğal figürlerin hakimiyeti. İşlerden birtanesi yakından tanıdığımız konserve ananas markasını hedeflemiş. Andy Warhol teneke kutuları severdi, Ludo ise pek sayılmaz. Ananasın anatomisiyle oynayarak kuru kafa  haline getiren sanatçı koruyucu maddelerin etkisini açıkça hatırlatmış oluyor.

 

Kimi sokak sanatçısı kendi eserinde konuyu ele alıyor ve sadece fikrini ortaya sürmüş oluyor olsada, arada çok kızgınlar da var. Kidult bunların en başında geliyor olsa gerek. Boyayla doldurduğu yangın söndürme tübünü eline aldığı gibi sokağa fırlıyor ve önüne gelen büyük markaların mağazalarının cephlerine kafa tutuyor. Genç sanatçının cesareti ve isyanı kendinden o kadar çok bahsettirmeyi başarmış ki bazı ufak dukkanların kepenklerinde “keşke bende şık bir mağaza olsamda Kidult banada çarpsa” gibi mesajlar türemeye başlamış.

Zevs de bir başka çılgınlığa imza atmıştı zamanında. 2000’lerin başlarında bir binanın cephesini kaplayan Lavazza reklamında yer alan bir kadını, reklamın arka kısmına saklanarak, saatlerce vazgeçmeden kesip yerinden kaçırmış ve markanın sorumlularından fidye istemişti. Çaresizlikten midir yoksa sanat severlikten midir bilinmez, marka bunu bir reklam kampanyası fırsatı olarak kabullenip, bu işin karşılığı olan miktarda parayı vermişti. Söylentilere göre bu para Paris’in önemli müzelerinden birine sanatçının sergisini açmak üzere bağışlanmış. Markalarla yakından ilgilenen sanatçının birçok şaşırtıcı işinin arasında birde “liquidated logos” serisi var. Geceleri, merdivenini kolunun altına alıp, hedeflediği mağazaların cephesine dayayarak, tepede duran logolardan boya akıtarak kendini ifade eden Zevs, bu seriyi tuvalede taşımıştı.

 

Markalara daha az maddi zarar vererek ama yine ciddi baskı uygulayan isimse Ron English. Reklamlarda anlatılan hikayelere inanmayan sanatçı kendi versyonunu hazırlayıp reklam panolarını kaplamaktan çekinmiyor. Amrerika’da ciddi tartışma konularına yol açan obezite sorunu ve bundan sorumlu tutulan fast food markaları çok üzmüşe benziyor Ron’u. Çağdaş sanatın içinde önemli bir yere sahip olan sanatçı sesini duyurmak için sokaktanda kopamıyor. Mecrası ne olursa olsun konu popüler kültürü evirip çevirip yorumlamaktan şaşmıyor. Dünyasına verdiği isim de bunu çok güzel anlatıyor: Popaganda.

Yorum bırakın

Filed under Roxane Ayral'ın yazıları, YAZILAR

MEHMET KEMAL İLE BİR ANI

 

 

 

DÜNYA GÜZEL OLMALI

 

Gazeteci yazar Mehmet Kemal’in Şair olduğunu bilmiyordum…

 

Şimdi hangisi olduğunu anımsamıyorum ama yanılmıyorsam 1977 ya da 78 dir. AFSAD Ankara Fotograf Sanatçıları Derneği olarak Antalya Filim Festivali çerçevesinde bir fotograf sergisi açmak üzere Antalya’ya davet edilmiştik.

 

O dönemde Marksist düşünceden, solculuktan en ufak bir ödün vermeyen derneğimizin başkanı SİNAN ÇETİN’in çakar almaz bir Volgwagen otomobili vardı. Yoksul sergimizi o otomobile yükleyip Sinan ile birlikte yollara revan olmuştuk. O serginin açılması macerası apayrı bir yazının konusu olabilir. Ancak Antalya’da o dönemde Cumhuriyet Gazetesi’nde yazan Mehet Kemal ile tanışmıştık ve uzun sohbetimizin ardından çooook uzaklardan akraba olduğumuz bile çıkmıştı ortaya.

O dönemde 20li yaşlarında şiirden ve şairlikten ödün vermezdim. Şiiri bir yaşama biçimi olaak lagıladığımdan söz eder, kıyıda köşede yazılmış tüm şiirleri bulur okurdum. Gelin görün ki Mehmet Kemal’in şair olduğunu bilmiyordum ve bunca eleştirel yazıyı yazan bir gazetecinin şair olabileceğini de düşünemezdim, çünkü o dönemde şiirin ille  romantizmi içermesi gerektiğini düşünür ve gaztecilik ile romantizmin aynı bedende buluşamayacağını sanırdım.

 

Aradan zaman geçti ve bir gün postadan Mehmet Kemal’in “Dünya Güzel Olmalı” adlı şiir kitabı çıktı.

 

Kitaplığımın en değerli eserlerinden birisi olarak sakladığım bu kitabın ardından Mehmet Kemal ile “UZAK AKRABAM MEHMET KEMAL” başlıklı bir söyleşi yapmış ve Fahrünnisa kadıbeşegil’in yönetimindeki OLUŞUM dergisinde yayımlamıştım…

 

Geçen gün arşivlerimi eşelerken karşıma çıkan bu güzel kitabın ve içindeki “ithafların” paylaşılması gerektiğini düşündüm.

 

İşte o kitap ve Mehmet Kemal’in yazmış oldukları. İlk ithaf benim doğduruğum yılda 1954 de yapılmış.

 

Bu yazı Yurt Gazetesi’nin kültür sanat ekinde yayımlanmıştır

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, YAZILAR

GÜNDELİK SANAT

 

Roxane Ayral

Sanat kavramının önemini ve değerini bilmekle beraber çok ta fazla kafamızda büyütmemek gerekiyor. Yüzyıllar içinde büyüye büyüye dev, ulaşılamaz bir hal almış sanat kelimesinin ardındaki üretimler. Sanat piyasasıyla beraber “sanattan anlayan” entelektüel bir kesim oluşmuş. “Ben anlıyorum” dedikçe “Sen anlamıyorsun” a gelmiş hikaye. Oysaki ben konuşurken siz beni anlıyorsanız bir esere bakarken de sanatçının ne anlatmaya çalıştığını anlarsınız. Her türlü iletişimde olduğu gibi herkesin kendine ait bir yorumu vardır. Her sınırın da bir diğer tarafı vardır. Özelleşmenin sınırlarına dayanan sanat diğer tarafa geçmeye kararlı görünüyor ki “ulaşılabilir sanat” ve “sanatın popülerleşmesi” (Pop Art akımından ayrı) kavramları gittikçe yaygınlaşıyor. Büyük ihtimalle bu konseptler yaygın kitleye ulaşmayı amaçlayan çoğu sanatçı tarafından uzun zamandır irdeleniyordur fakat benim için Keith Haring, Pop Shop’uyla bu yolda yapılan en önemli adımı atanlardan olmuştur hep. Büyük ve pahalı tuvallerine ulaşmayan insanlarında sanata hakları olduğunu savunan sanatçı Pop Shop aracılığıyla birçok gündelik eşyayı sanat eseri haline getirerek, resimlerinin boyutlarını küçülterek ve beğenilen resimlerini baskı tekniği ile çoğaltarak tüm hayranlarının sanat ihtiyacını karşılamayı seçmiş. Neyseki tek bir sanatçıyla sınırlı kalmamış bu tavır ve devamında oldukça yaygınlaşmış. Günümüzde markalarda işe koyulmuş görünüyor. Bir çoğu sanatçılarla işbirliği yaparak önemli sayıda ürün çıkartıyorlar ve bu şekilde gündelik yaşamımıza sanatı katıyorlar.

Bu derece yaygınlaşarak sanat tehlikeli sularda yüzmüyor değil… Bunu yazarken aklıma iki şey geliyor.

Birincisi sanatın herkes tarafından anlaşılabileceğini savunurken herkesin sanatçı olabileceğini söyleyecek kadar ileri gidemeyiz. Evet, kuşkusuz herkesin kendini ifade etmeye ihtiyacı hatta hakı vardır ve bu durumda sanat birçok kişiye cazip gelir ama bu onların sanatçı olabilecekleri anlamına gelmez. Sanatçıların toplumda özel bir yeri olmasından ve bu alanın belli bir disiplin, cesaret ve adanmışlık gerektiriyor olması fikrinden vazgeçemeyeceğim. Her gündelik eşyanın üzerinde gördüğünüz resmin sanat olduğu düşüncesi bu işin tuzağına düşmek ve kapitalizm canavarını beslemek demektir. Sanatçı hangi markanın ve ürünün yanında durması gerektiğini ve ona nasıl bir yorum katacağını defalarca düşünür ve ancak bu şekilde katma değer ve sanat yaratabilir. Yani bu çatı altında yer alan ürünlerin arkasındaki ismin “sanatçı” olup olmadığının bilincinde olmak çok önemli.

İkinci konu, heyecanını yitirmiş bir tüketim dünyasının sanatın kattığı değeri fark edip bunu olur olmaz kullanmaya başlamasıdır. Daima sanatçıların tarafında durmaya çalışan bir insan olarak, kendilerinin bu tarz işbirliklerinde bulunmalarının hem kendilerine hem de karşı tarafa faydası olabileceğini savunurum fakat her ilişki gibi bunun da belli bir saygı çerçevesinde yapılmasının bu tarz işbirliklerinin daha uzun soluklu olmasını sağlayacağı düşüncesindeyim.

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları