Monthly Archives: Şubat 2013

ŞAİR SALİH ECER ÖLDÜ 23 ŞUBAT 2013

n617208223_584898_2801

 

SALİH ECER, CÜNEYT VE İKLİL AYRAL  İSTANBUL’DA

12 eylül 2008 İklil e verdi

SALİH ECER’İN EL YAZISI VE ÇİZİMLERİ

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

CÜNEYT AYRAL İLE BOĞAZ’DAKİ EVİNDE

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER

BARBAROSSA, AMORE MİO !

Scan0004

BARBAROSSA, AMORE MİO ! [*]

Halil Bezmen’i uzun yıllardır tanırım, son sekiz yıldır daha yakından tanıma olanağım oldu. Bu son sekiz yıl, aslında onun yazarlığının başladığı yıllara da denk düşer.

Halil heyecan verici bir adamdır !

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Onun, Türkiye’de düzenlenen ilk sanat bianalinin babası olduğunu bugün kaç kişi anımsıyor bilmiyorum, ama ben, hem İstanbul’dakine, hem de Ankara’dakine gitmiştim ve bir iş adamının sanatla olan bu içli dışlı, heyecan verici beraberliğinden nasıl bir haz ve onur duyduğuna birebir tanık olmuştum. Kitaplığımda İstanbul Bienalinin kataloğu duruyor.

 

Halil Bezmen, Türkiye’nin en önemli sanayiicilerinden birisidir. Onun hakkında çok şey söylenip yazılmış olduğu gibi, kendisi de hem otobiyografisinde, hem de yazdığı romanlarının bazılarında, olmuş olanları ayrıntıları ile anlatmıştır. Onunla yapmış olduğum yazılı ve görsel söyleşilerde de, geçmişi ile ilgili pek çok anısını paylaşmıştı, hem benimle, hem de toplumla.

 

İnsanların zayıf zamanlarında, onları yok etmek için üzerine üşüşenlere karşı nasıl direnmesi gerektiğinin canlı bir MINOLTA DIGITAL CAMERAbelgesi olarak gördüğüm Halil Bezmen’in, yaklaşık sekiz yıl önce başlayan yazarlık serüvenini ilgiyle izliyorum.

 

“Neden Halil Bezmen?” adlı otobiyografisini yer yer eleştirdiğimi anımsıyorum. “Sıfır Vakfı” ve “Memo’nun Olağanüstü Maceraları” hoş romanlardır.

 

Memo’da Halil Bezmen’in yaşamından ağır parçalar bulabilirsiniz, eğer onu yakından tanımak istiyorsanız, önce otobiyografisini, sonra da ona karşı yazılmış karalamaları okuyup, sonra bu romana başlarsanız, o zaman heyecan duyacaksınız.

 

“Vahşi Aşk Öyküleri” adını taşıyan üçleme beni çok ilgilendirmemişti. Bir tek öyküde, Halil’in yaratıcı – sadist bir düşünce biçimi olduğunu düşünmeme neden olmuştu ve bu halini de çok okumuş bir yazarın, algılaması diye düşünmüştüm, çünkü Halil Bezmen’in o kadar hain olabileceğini hiç tahmin edemem, yazar olarak bile…

 

“Kendime İtiraflarım” benim açımdan Halil Bezmen’in ilk baş eseridir. Bir felsefe kitabı inceliğinde, bunca yaşanmışlığın damıtıldığı böyle eserler pek fazla çıkmıyor günümüzde. Bu kitap, her okura önereceğim, önemli saydığım baş eserler arasındadır.

 

“Estergon Kalesi” kitabı elime ulaşmadı (yurt dışında yaşıyorum ya…) o nedenle kitabı bilmiyorum, okuyamadım.

 

“Hayatını Boynunda Taşıyan Adam”, tipik bir Halil Bezmen romanı olarak çıkıyor karşımıza, yazarın tutarlılığını bize göstermesi açısından önemli bence. Diğer romanlarını severek okuduysanız eğer, bu kitabı da seveceksiniz demektir.

 

Halil Bezmen’in ikinci baş yapıtı “BARBAROS SEVGİLİM” kitabıdır.

 

Çok ciddi ve zor bir çalışmanın ürünü olduğu ortada olan bu tarihi roman, bize pek çok şeyi yeniden anımsamamızı sağlıyor, unuttuklarımı öğretiyor, şaşkınlıklarımızda bize yol gösteriyor.

 

Bugün “tarih cahili” politikacılarımızın hepsinin dikkatlice okuması gerektiğine inandığım bu kitapta, artık yabancı MINOLTA DIGITAL CAMERAbasının bile (TIME dergisi) ilgi alanına giren “Muhteşem Süleyman televizyon dizisi” hakkında başbakanın yanlış bildiklerini belgelerine dayanarak anlatan Halil Bezmen, bilmeden ve muhtemelen istemeden bu tartışmaya çok önceden katılmış görülüyor.

 

Yine siyasetçiler açısından çok önemli olduğunu düşündüğüm “savaşmak ve savaşmamak” üzerine çok önemli ve değerli tartışmaların yer aldığı “Barbaros Sevgilim”, aşıkların birbirine kuşku dolu bakışlarla sordukları “aşk nedir?” sorusunun da yanıtı veren bir kitap.

 

Bu yazıyı yazmaya oturmadan önce, kitabı okurken altını çizdiğim bölümlerden alıntılar yaparak anlatmayı düşünmüştüm, ancak sonra, okurun tadını kaçırmamak için bundan vazgeçtim. Çünkü Barbaros Hayrettin Paşa’nın haritacısı Ali’nin notlarına dayanarak yazılmış olan bu kitabın dil akıcılığını, heyecan noktalarını ve başarılı “roman” kimliğini aradan vereceğim notlarla bozmak istemedim.

 

Eğer hergün gazeteleri önünüze açtığınızda okuduğunuz savaş haberlerini, ölümleeri, kıyımları ve Türkiye’nin neden Suriye’ye saldırmak derdinde olduğunu anlamak istiyorsanız, o zaman bu kitabı okuyun.

 

Eğer milyonlarca dolarla oynayan, dev bir iş adamının, neden sanata ilgi gösterip, yalnızca kolleksiyonculukla yetinmediğini ve bienaller düzenlemeye kalkıştığını merak ederseniz, ya da sanatın, bir ulusun yaşamında önemi var mıdır? Diye soruyorsanız eğer, o zaman da bu kitabı okuyun. İnanın heyecan duyacaksınız, iki ülkenin bir sanatçı için kapışmış olduğunu ve binlerce ölüye mal olan savaşları okuduğunuzda mesele aklınızda berraklaşacak.

 

Türkiye’nin bugün hızla sürüklenmekte olduğu çıkmaz sokağa doğru gidişinin tarihsel nedenlerini merak ediyorsanız, onun da yanıtını bu kitapta bulacağınızdan emin olun.

Ekran Alıntısı

Kadınların gizemli düşünce dünyalarını “erkekerkil” bir bakışla değerlendirmek isterseniz, o da Barbaros Sevgilim’de var. Hatta bu “kadın düşüncelerini” okuduğunuz zaman, eğer kadın bir okursanız, bunların gerçekten “erkekerkil” dünya düzenindeki erkeklerin yorumları mı, yoksa gerçek kadın düşünceleri mi olduğunu bana da söylerseniz sevineceğim. Ben bu konuda yazarın tarafsız kaldığı düşüncesindeyim, ama emin değilim, çünkü roman erkeklerin tek hakim oldukları bir dönemin romanı.

 

Bence Halil Bezmen bu kitabı ile, bize tarihimizle yeniden yüzleşebilmemiz için cesaret veriyor.

 

Öte yandan kitabın bir diğer önemli yanı da, bugün ister istemez tarih yazmakta olanların, nelere dikkat etmeleri gerektiğini, çok özenli bir biçimde ve altını kalın çizgiler ile çizerek anlatıyor.

 

Bugün 70’li yaşlarında olan yazar, Avrupa’nın en iyi okullarında okumuş, pek çok dili ana dili seviyesinde okuyup konuşabilen, hatırı sayılır bir kitaplığın sahibi. Zenginliğin en üst noktalarını tatmış ve yaşamış, ülkesinden kaçmak zorunda kalmış, hapis yatmış, ülkesine elleri kelepçeli olarak dönmüş, yargılanmış ve aklanmış… Yani pek çoğumuzun “benim başıma gelmez” dediği pek çok olay Halil Bezmen’in başına gelmiş. Ancak o, bu başına gelenlerle ne övünmüş, ne de yerinmiş ve kendine açımayı seçmiş. O bütün bu yaşamış olduklarını ince bir imbikten süzmeyi ve yaşam felsefesini oluşturmayı başarmış bir yazar.

 

Bakalım, “Barbaros Sevgilim” romanından sonra bizi ne bekliyor?

 

 

 

 

 

 

 


[*] Barbaros Sevgilim

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER, YAZILAR

O UMUTLAR BUGÜN KONUŞULMUYOR BİLE…

Screen shot 2013-02-16 at 19.56.09

BAĞIMSIZ DERGİSİ 3. SAYI (ŞUBAT 2013)

GİRSEK Mİ? GİRMESEK Mİ?

Kasım 2007 de yayınlanmış olan kitabımın adı “Girsek mi? Girmesek mi?” idi. Bu kitapta, 1996-2004 yılları arasında Dünya Gazetesi’nde yazmış olduğum yazılardan, Avrupa Birliği konusunu işlediklerimi toparlamıştım. Kitabın “söyleşiler” bölümünde ise, İtalya’nın ünlü temiz eller savcısı Antonio di Pietro, o zamanlar Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı olan Tahsin Ertuğrul, Prof Ahmet Aykaç ve Prof Mehmet Odekon, Gazeteci Mahmut Değer ve Marc Semo ve yine o zamanlar Monaco Başbakanı olan Patric Leclerqe ile yapmış olduğum görüşmeleri yayımlamıştım.

MINOLTA DIGITAL CAMERA

Paris’te bir nehir kenarı kitapçısı, şarabı peyniri ve kitapları ile

Kitapta 2013 yılının, Türkiye’nin AB’ye kabul edileceği “umut yılı” olduğuna dair notlar var. Ama görüldüğü gibi aradan altı yıl geçmiş ve o umutlar bugün konuşulmuyor bile.

Biz öncelikle Avrupa Birliği’nin (AB) ne olduğuna bir bakalım.

AB herşeyden önce bir barış projesidir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından yorgun düşmüş olan Avrupa, savaşlarda kazananın olmadığını öğrendikten sonra, nasıl bir barışın en doğrusu olacağını düşünerek, biraz da Amerika “Birleşik” Devletleri modeline bakıp hayal kurarak, AB’nin oluşumuna girişmiştir.

 MINOLTA DIGITAL CAMERA

Paris’te George Pompidou Kültür Merkezi kütüphanesine girmek için sıra bekleyenler

Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak başlayan süreç aslında AB sürecinin içindeki “EURO” projesidir, yani AB’nin kendisi bir ekonomi birliği olmaktan çok, bir barış ve kültür birliğidir.

MINOLTA DIGITAL CAMERAÖzellikle ikinci savaşta birbirini acımasızca katleden Almanya ve Fransa’nın uzlaşması ve Avrupa’da barışa örnek olması gerekiyordu. AB belki de yalnızca bu iki ulusun uzlaşmasını sağlamış olması bakımından yeteri kadar başarılıdır. Bugün Almanya ve Fransa’nın AB’nin liderleri ve hatta “patronları” olduğunu düşünürsek, projenin başarısını ve amacını daha iyi anlamış olacağız.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa Anayasası (hâlâ yazılabilinmiş değil ama uğraşı sürüyor), Schengen sınırsız sınırlar birliği, Avrupa Parlamentosu gibi oluşumlar, AB projesinin temellerini oluşturmakta ve ulusların birbirlerine daha yakın olmalarını sağlamaktadır. Euro – para birliği ise AB içinde tam bir birlik sağlayamamış, bazı önemli ekonomilerin bu birliği kabul etmemesine neden olmuştur, örneğin İngiltere ve İsveç bu birlikte değildirler ve kendi ekonomik özgürlüklerini sürdürmekte, Avrupa Merkez Bankası kararlarına uymamaktadırlar. Zaman onların çok da yanlış karar vermediklerini gösteriyorsa da, daha uzun bir sürece bakmakta ve beklemekte yarar olduğunu düşünüyorum.

AB nedenli bir barış projesi ise de, herkes kendi korunmasını ve kuşkularını henüz bırakmış değil. Örneğin her ayın ilkMINOLTA DIGITAL CAMERA Çarşamba günü, Fransa’nın tüm şehirlerinde sirenler ötmeye başlar. İkinci Dünya Savaşı’nın tüm ağırlığını ve kayıplarını yaşamış olan Fransa, her gün birşey olacakmış gibi, sirenlerini ve uyarı sistemlerini çalışır halde tutmak istemektedir. Bu ve buna benzer ister istemezlikler tüm Avrupa ülkelerinde karşılaşılan olaylardır.

AB projesi, Avrupa’daki uzlaşı kültürünü derinlemesine geliştirmiştir. İtalya’nın yıllar süren Berlusconi iktidarı ve istikrarsız İtalyan siyaseti, Almanya’da süren Merkel iktidarı ile Fransa’nın yeni sosyalist iktidarı, batan Yunan ekonomisinin istikrarsız hükümetleri, İspanya ve Portekiz’in sıkıntılı yönetimleri her zaman AB konusunda belli bir uzlaşmaya yönelmişler ve pek çok konuyu birlikte görüşüp çözebilmeyi başarmışlardır. Elbette onların bu davranışında ortak kültürlerinin “Rönesas” olması ve ortak bir dini paylaşıyor olmalarının etkisi büyüktür.

MINOLTA DIGITAL CAMERAAB kendi içerisinde tutarlı olmakla birlikte, Avrupa’nın genel diplomatik eğilimi olan “çifte standartçılığı” da bırakmış değildir.  Bu tamamen AB’nin çıkarları doğrultusunda uygulanmakta olan bir dış politikanın sonucudur, çünkü diplomaside yalnızca çıkarlar konuşulmaktadır ve her ülke kendi çıkarları doğrultusunda kararlarda israrcıdır. Bu doğaldır. Ancak bir ülke AB’nin karşısına çıkıp istikrarlı ve belirleyici bir siyaset uyguladığı zaman ve AB’nin çıkarlarının zedelenme olasılığını ortaya kararlılıkla koyduğunda iş değişebilir. İşte Türkiye’nin bugüne kadar yapamamış olduğu da budur.

Türkiye, AB karşısında tutarlı ve net bir tavır ortaya koymamıştır, hemen hemen hiç bir uluslararası konuda kendisini yeteri kadar ve doğru biçimde anlatamamıştır. Bunun en belirgin kanıtı Kıbrıs meselesidir. Kıbrıs’ta gerçekçi bir çözüm olmadıkça, Türkiye’nin AB ile ilişkilerini düzenlemesi olanaksızdır. Oysa bugün 1974 harekâtından bu yana 39 yıl geçmiştir ve Kıbrıs’taki nüfusun düşünceleri artık her iki yakada da çok daha farklıdır. Kıbrıs Barış Harekâtı bize savaşta hiç kimsenin kazanmadığını öğreten çok somut bir derstir. Artık ne Rauf Denktaş, ne de Bülent Ecevit – Necmettin Erbakan ikilisi vardır, o nedenle Kıbrıs sorununa başka bir gözle bakıp, Türkiye’nin daha büyük çıkarları öncelikli olmak üzere yeniden düşünmek gerekmektedir.

Yunanistan bir süredir ciddi bir mali kriz ile savaşmakta ve AB’nin desteklemesi ile ayakta durmayı denemektedir, ancak gelen yeni haberlere bakılırsa, Ege Denizi’nde yeniden sorunlar yaşamaya başlayacağız. Oysa Türkiye kaç yıl süre ile kıta MINOLTA DIGITAL CAMERAsağanlığı ve FIR hattı konusunda konferanslara gitmiştir, Türk dipomatları kaç yıl bu konuda çalışmışlardır? Bugün CHP İzmir Milletvekili olan Rıza Türmen bu konuyu Türkiye’de en iyi bilenlerden birisi değil midir? O zaman Yunanistan’ın bu yeni çıkışına biz neden anında cevap verebilecek bir hıza sahip değiliz? İşte burada bizim kendi çıkarlarımızı en iyi biçimde savunamamakta olduğumuzu örnekle görüyoruz.

Bugün Avrupa’da yaşamakta olan Türk nüfusu nereden bakılırsa bakılsın 6-7 milyon insanı kapsamaktadır ve bu nüfusun 2/3’ü de ikinci ve üçüncü kuşak olarak AB içinde doğmuş, büyümüştür. Bu insanların örgütlenmeleri ne yazıktır ki istenildiği gibi olamamıştır ve bunların Türkiye’nin çıkarları için hareket etmelerini sağlayacak bir bilince varmaları sağlanamamıştır. AB içindeki Türk nüfusu, ya birbirinden kopuktur, ya da din ve mezhep ayrılıkları nedeniyle ayrı ayrı ve küçük topluluklar halindedirler, yani Türkiye’nin içinde bulunduğu dikey bölünmüşlük aynen AB içindeki Türklere de yansımıştır.

Avrupa bu durumu en iyi şekilde kullanmakta ve yaşlanan nüfusu için gerekli olan genç nüfusu kendi içinde yetiştirerek yeni bir Avrupalı oluşturmaktadır. Türkiye’de bir gelecek ve istikrar göremeyen AB’li Türkler bu arzunun bir parçası olmuşlardır. Bugün Fransa’da yaşamakta olan Doğu ve Güney Doğu Anadolu’dan gelmiş vatandaşlarımızın Fransızcalarını duyduğunuz zaman hayret edersiniz, onların bu kadar aksansız ve güzel şekilde bu dili nasıl konuştuklarını anlamakta zaman zaman zorluk çekersiniz. Aynı şey, Almanya ve Almanca için de geçerlidir.

Girsek mi? Girmesek mi? Sorusuna gelince.

Yazımın başında andığım kitabımda, AB bizi içine almaya karar verdiğinde, bu kez Türkiye düşünecek ve muhtemelen bir referanduma gidecek, onun sonucuna göre karar verecek diye yazmıştım. Bugünkü duruma bakınca, durum iyice farklılaşmış görülüyor. Çünkü Türkiye’nin AB bakanı, bir mahalle çocuğu edasıyla ve İmparatorluk geçmişine sığınarak, MINOLTA DIGITAL CAMERAuzlaşmaz bir politikayı sürdüryor ve AB içinde sürekli bir tartışmanın odağı olmaya devam ediyor. Öte yandan Türk dış politikası tüm zamanların en kötü dönemini yaşıyor. Komşuları ile sıfır sorun hayali ile yola çıkan dışişleri bakanı, bugün yalnız komşuları ile değil, hemen hemen herkes ile boğaz boğaza gelmiş, yapayanlış bir politkanın çıkmazları içinde. Öte yandan Türkiye tam anlamıyla tutarsız söylemlerin ülkesi olmuş. Başbakan Türkiye dışında demokrasi söylemlerini sürdürürken, ülke içinde “tek adam” olabilmek için elinden geleni ardına koymuyor. Ve ülke yüzünü AB’ye çoktan ters dönmüş durumda, AB ile uzlaşabilmek, uzlaşma kültürünün bir parçası olabilmek için Türkiye’nin hiç bir çabası yok.

Şimdiki zaman : Biz AB ye girmeyiz !

Peki bu doğru mu olur? HAYIR ! Hem de çok yanlış olur…

 

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER, YAZILAR

CÜNEYT AYRAL’IN NOTLARI

 

 

 

 

 

 

 

cuneytayralbanner

 

NOTLARIMI ALDINIZ MI?  OKUDUNUZ MU?

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER, TANITIMLAR & DUYURULAR

Sanata sahip çıkan şehir: Vitry

Scan0009 

C215

Vitry-Sur-Seine, bu şehrin ismini büyük ihtimalle daha önce duymamışsınızdır. Paris’in yakın çevresinde bulunuyor. Açıkçası bir gün oraya işim düşeceğini bende tahmin etmezdim. Hayat süprizlerle doluymuş! C215 isimli sokak sanatçısıyla buluşmaya gittiğim Vitry’de kar soğunda hızlı adımlarla ilerlemeye çabalarken gözümü bu şehrin duvarlarından alamadım. Her yer dünyaca ünlü, sadece internetten takip etmeye alıştığım sanatçılar tarafından kaplanmıştı. Dev bina cephlerinden posta kutularına kadar sanata boğulmuş. Soğuğu unutturacak kadar etkileyici eserleri izleye izleye C215’in atölyesine vardığımda, heyecanla bunun nasıl olduğunu sordum. Şaşkınlığımın nedeni, koskoca Paris dururken bu sanatçıların hiç bilinmeyen Vitry’i seçmiş olmalarıydı ve dünyanın dört bir yanından buraya gelip yaptıkları bu dev eserlerin seneler içinde bozulmadan duruyor olmasıydı.

Roa

Soruyu doğru insana sormuştum. C215, aslen Paris’te yaşayıp çalışan bir sanatçıyken, ayrıldığı karısının ve küçük kızı Nina’nın bu şehire taşınmış olmasıyla başlamış herşey. Çok düşkün olduğu kızını pek sık göremeyen sanatçı kızının peşinden Vitry’e taşınıp evinin çevresini onun portreleriyle kaplamaya başlamış. Büyük bir hevesle Vity duvarlarını doldurduğu dönemde, şehrin Belediye’si tarafından bir görüşme talebi geldiğinde, sanatının yasaya karşı olduğunu bildiği için tedirgin olan C215 buluşmaya gittiğinde şaşırtıcı bir tepkiyle karşılaşmış. Durumdan çok memnun olan Belediye başkanı sanatçıya tebrik ve teşekkürlerini sunmuş. Her iki tarafın bu durumdan mutlu olmasını fırsat bilen C215, şehri daha fazla renklendirmek için izinleri almayı başarıp, dünyaca ünlü sanatçı dostlarına haberi yaymış. Burada yakalanma korkusu olmadan çalışabilecek ve eserlerinin uzun seneler duvarlarda kaldığından emin olabilecekler.

Kendinden daha fazla bahsettirmeyi hakkeden Virty’de sanatçılar duvarları boyadıkları kadar, temizliğini de üstleniyorlar. Kendilerine dostça yaklaşan Belediye’ye karşılık vermek adına, sorumluluk sahibi olduklarını göstermeye karar vererek, sanatçılar “Tag” dediğimiz, sadece imza atma anlamına gelen graffitileri temizleyip büyük eserler gerçekleştirmeye teşvik ediyor ve oluyor tüm sanatçılar burada. Zamanla bu sistem oturmuş ve sokak sanatçıları korunmaya değer işlere yönelmişler. Sonuç ise, açık havada bir müzeyi arattırmayacak kadar kaliteli eserlerin bir araya geldiği bir Vitry ve yakalanmaktan korkmadan sanatlarını hayata geçiremenin keyfini çıkaran sanatçılar.

Şehrin sanat hikayesini dinledikten sonra aklıma bir soru daha takılmıştı (aslında zaten uzun zamandır düşündüğüm bir konuydu). Vitry’e bile giden bu sanatçılar neden halen kozmopolit ve dev bir şehir olan Istanbul’un yolunu keşvedemişlerdi. C215’in cevabı hazırdı tabiikide. Kendi aralarında haberlerin çok hızlı yayıldığını açıkladı öncelikle sanatçı. Sorumun cevabı ise Türkiye de polis tarafından anlamsızca hırpalanan sanatçılar ve kısa zamanda yok edilen eserlerdi.

Roxane Ayral

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, TANITIMLAR & DUYURULAR

Bir sokak olsa, her yeri sanat olsa…

 

opct_492735f8b81c53840cc2876199565f94c5323d3f

Sanat’ın her hali beni uzaklara taşır. Düşündürür, hayal kurdurur, yaratıcılığımı pekiştirir, yepyeni fikirlere yol açar. Duygulara hitap etmenin en doğru yolunu bilir sanat. Kimi insan müzikle mutlu olur, kimisi şiir okurken nostaljik, bazen bir film izleyip tüm hayatı sorgular. Benim sokak sanatına duyduğum özel ilginin nedeni ise, sokaktan çıkan herşeyin “gerçek” oluşudur.

rue-denoyez-9

Bir sabah kahvaltısı sohbetinde annem sormuştu bana “sen çok seviyorsun bu sokak sanatını değil mi? nedir bu kadar özel kılan bu işi?” diye. Heycanla anlatırken, kendime de bu soruyu ilk defa sorduğumu fark ettim ve sizlerle de bu görüşümü paylaşmanın bu sanatı anlatmanın en doğru şekli olacağını düşündüm. Sokakta gerçekleşen sanatın kar amacı gütmediğini (guerilla reklam işlerini ayrı tutuyorum) biliyoruz, peki sokağı boyayabilmek için sanatçıların boya 5_Cyclop_D_noyez_9385malzemelerini karşılamak adına başka işlerde çalıştıklarını ve genelikle geceleri veya hafta sonları uykularını feda ederek, sıcak soğuk hava demeden çıkıp riskli şartlar altında çalıştıklarını hiç düşündünüz mü?  Sonra kendi kaderine bırakıp gidiyorlar o işi, belki birkaç saat, belki senelerce kalmak üzere. Birde üstüne serseri damgası yiyorlar. İşine duyulan gerçek aşk böyle birşey olsa gerek. Çok genç yaşımdan beri sokaktan doğan herşey ilgimi çekmiştir. Jazz barları, hip-hop gece kulüplerinde dans karşılaşmaları, Paris’te evsiz etiketi altındaki sokak filozofları, kaldırım köşelerinde akrobatik harekertler yapan kaykaycılar… tüm bunlar bana hep en saf, en gerçek yapılan işler ve haller gibi gelmiştir.

Bazen kaçıp kendimizi unutturmak ve herşeyi unutmak isteriz. Bu hayattan kopmak anlamına gelmez, sadece ufak bir ara vermek yeterlidir aslında. Uzun zamandır ihtiyaç ve isteklerimize yön vermeyi kendine zevk edinmiş reklam piyasası, tatil için çalıştığımızı bize inandırarak palmiye, beyaz kum, mavi deniz hayallerine yönlendirdiler bizi. Bu manzaraya pot-mosaique-rue-denoyezkarşı olmamakla beraber, her sabah bunun hayali ile kalkıp işe gitmenin zaralı bile olabileceği kanısındayım. Sanatın da doğa kadar dinlendirici ve ilham verici olduğunu düşünen ben, daha çok şehrin orta yerinde bir sokak olsa, heryeri sanat olsa, kafeleride olsa istemişimdir hep. Gitsem saatlerce otursam, nerede olduğumu unutsam. Alice harikalar diyarına dalmak gibi… tamamen kopmadan, uçak bileti almadan birkaç saat ara versem şehire.

Derken… Paris’in “burjuva bohem” denilen mahallerlerinden biri olan Belleville’de beyaz tavşanı takip edip o karanlık deliğe düştüm resmen. Denoyez sokağına hoşgelmiştim. Birkaç yüz metrelik bu sokağın sağı, solu, yerden göğe sanat dolu. Galerilerle dolu bir sokaktan bahsetmiyorum. Tüm duvarları, çöp kutuları, çiçek saksıları… Burada herşey birer sanat eseri. Üstelik bir günü diğer gününe uymuyor, her seferinde yeni bir işle karşılayabiliyorsunuz. Bazı şeyler anlatılmaz yaşanır ya, buda onlardan diyebilirim. Paris’e yolum düştükçe, ufak bir yürüyüş için bile olsa mutlaka uğramayı sevdiğim yerlerden biridir. Yepyeni sanatçılar keşvetmin keyifli bir yolu olmanın yanı sıra, galeri veya müzelerde rastalayacağınız isimlerin de eserlerini elde etmeden sadece oracıkta izlemenin keyfine varabiliyorsunuz.

dsc8864

İstanbul’da da bir sanat sokağımız olması dileğiyle…

ROXANE AYRAL

dsc8878

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, TANITIMLAR & DUYURULAR

Savaşma Üret Benimle

 

francois-robert-bone-art_7

1970’lerin sonlarında Amerika’da ortaya çıkan Hip-Hop kültürünün bir parçası olan “battle”lar (çatışmalar) rapçilerin ve dansçıların birbirleriyle sanatlarını kullanarak yüzleşmeleri anlamına geliyor. Bu çatışmalar, zaten özlerinde isyankar olan gençliğin yumrukları yerine ürettikleri sanatlarıyla yüzleşmeleri için başlatılmış. Güç çatışmalarını sanat karşılaşmalarına çevirmeyi başarmış bir kültür hip-hop. Fakat maalesef bu durum her külütrün ve inancın ulaşabildiği bir nokta değil.

Savaş, sorduğunuzda kimsenin sevmediği, istemediği, fakat gerçeğe bakıldığında halen sevenlerin olduğunun ortaya çıktığı bir gerçek ne yazık ki. Dansçıların ve şarkıcıların dışında. diğer sanatçıların da bu konuda söyleyecek iki çift lafı var…

pink_tank

İsviçre doğumlu fotografçı François Robert’in “Şiddeti durdur” isimli serisini, insan kemiklerinden oluşturduğu silah ve diğer savaşı hatırlatan sembollerinin fotograflarını çekerek gerçekleştirmiş. Siyah fon üzerinde çektiği kareler son derece etkileyici bir sonuç çıkartıyor. Savaş ve şiddetin her birimizde yaratabileceği üzücü etkiyi, lafı dolandırmadan, bu durumlarda ortada tek kalanın insan kemikleri olduğunu anlatarak sunmuş.

Les_Twins_jump

Marianne Jorgensen, 2. Dünya harbinde kullanılmış bir tankı en iyi bildiği şekilde, örgüden hazırladığı pembe bir kılıfla giydirmiş. “Pink Tank” (pembe tank) isimli eseri danimarkalıların Irak savaşına katılımlarına bir protesto olarak gerçekleştirilmiş. Pembe giysi, birçok avrupalı ve amerikalının ördüğü 15×15 cm’lik karelerin birleşmesinden oluşuyor. İnsanların üzerine sürülerek korku yaratan tank, pembeler içinde tüm gücünü yitiriyor.

Roxane Ayral

War-Bone-sculpture-Francois-Robert

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, TANITIMLAR & DUYURULAR