Monthly Archives: Nisan 2013

ANLATIN DEDİ, ANLATTIM !

BUGÜN 19 NİSAN 2013 CUMA

YURT GAZETESİ’NDE YAYIMLANAN YAZIM, SAAT 12.00 DE YURT GAZETESİ WEB SİTESİNDE YAYIMLANDI. DAHA SONRA KALDIRILDI. NEDENİNİ SORDUĞUMDA GENEL YAYIN YÖNETMENİNİN BÖYLE İSTEDİĞİ SÖYLENDİ…

KALDIRILAN YAZIM AŞAĞIDADIR…

——————————————————-

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bakanlığının sorumluluk alanındaki tüm iletişim kurumlarının genel müdürlerini yanına alıp Paris’e, üçüncü medya buluşmaları toplantısına geldi. Ben de davet üzerine kalkıp gittim.

Aslında toplantı gazetecileri ilgilendirmiyordu, daha çok yerel gazete patronlarının toplantısıydı.

Avrupa’da yerel olarak haftalık, aylık yada altı aylık yayın yapan ve pek çok reklâm toplayabilen bu yayın organlarının temel derdi, Basın İlan Kurumu’nun yurt dışı ilanlarından pay kapmak ve Anadolu Ajansı’ndan bedava haber akışını elde etmekti. Konuşmaların temeli ve özeti bundan ibaret.

Anadolu Ajansı genel müdürü açık açık yapmakta oldukları işin ticari bir iş olduğunu ve parasız haber bülteni vermeyeceklerini söyledi ki, haklıydı. Ancak her biri gazetecilik meseleğinden çok uzak olan bu yayınların kendilerini toparlamaları ve bu işi öğrenmeleri için eğitim verebileceklerini de söyledi. Bu bile bence yeterinden fazla bir destektir.

Basın İlan Kurumu genel müdürü ise, Anadolu yerel basınına verilen olanakların yurt dışı için de düşünülebileceğini söyleyerek açık kapı bıraktı. Çünkü asıl amaç bu yayın organlarını kullanarak yurt dışında da “yandaş” bir medya oluşturmaktan başka birşey değil. Benim anlayabildiğim kadarıyla da yurt dışında yayın yapan bu minik, reklam gazetelerinin pek çoğu, payı aldıkları zaman ne yayın yaptıklarına pek de önem vermeyecekler ve istenileni yayımlamayı kolaylıkla kabul edecekler, çünkü siyasal bir görüşü ortaya koyan ya da belli siyasal amaçlarla yayın yapan bir organa raslamadım ben aralarında. Zaten Star ve Zaman gazetelerinden başka da Avrupa’da günlük yayın yapan başka yayın organı da yoktu toplantıda.

Bunun dışında, Türkiye’deki hükümetin gazetecilere ne kadar önem verdiğini ve “hangi görüşte olursa olsun” gazetecilerin ne kadar önemli olduğunu bizzat Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ağzından duydum. Tam “bu adam acaba başka galakside mi yaşıyor da böyle konuşuyor” diye içimden geçiriyordum ki, yine Bülent Arınç bu sefer, Türkiye’nin uyguladığı pasaport harçlarının çok yüksek olduğunu ve dövizli askerlik için istedikleri 10 bin Euro’nun da ödenemez olduğunu yeni anladıklarını, bunu Avrupa’daki Türklerden gelen tepkilerle öğrendiklerini ve Bakanlar Kurulu üyelerinin de “yaaa, demek öyle, o zaman düşürelim” noktasına geldiklerini ve bu konuyu halledeceklerini söyleyerek hükümetlerinin aslında başka bir galakside olduğunun altını çizdi.

Başbakan RTE’ın Cumhuriyet Hükümeti, Tükiye’nin uluslarası kredi derecelendirme kuruluşlarında notunun artmasının ve milli gelirin istatistiklere göre yükseliyor oluşunun, bir kalkınma ve huzur ölçütü olduğunu sanıyor ve bu sanıyı da çevresine başarı ile yayıyor, ancak işçinin, memurun, emeklinin günden güne fakirleştiğinin, yurt dışında yaşayan Türklerin Avrupadaki ekonomik daralmadan en çok huzursuz olanlar olduklarının farkına varmıyor, onlar sanıyorlar ki, milli gelirin kişi başına düşen miktarı ile, herkesin cebine giren aynı paradır. Ama işte bu toplantıda Bülent Arınç duvara tosladıklarını anlattı.

Bülent Arınç toplantıda, yurt dışında yaşayan ve çalışan gazetecilerin ne kadar önemli olduğunu anlatırken, bizim Türkiye için çalışmamız gerektiğini ve ülkemizi anlatmamız gerektiğini söyledi. Üstelik “hangi görüşte olursak olalım” bunu yapmamız gerektiğinin altını çizdi.

Fazıl Say’ın aldığı on aylık hapis cezasının ardından, bugün Fransa’daki, Fransız gazeteci ve sanatçı dostlarımdan telefonlar geldi ve benden, Türkiye’nin ne yapmak istediğini anlatmamı istediler.

Eeee, sayın Bülent Arınç “anlatın” demişti, ben de söz dinledim ve anlattım: “Türkiye barış çağrıları arasında kavgaya sürüklenen, sanat ve sanatçıya saygısız bir araba beceriksizin yönetimde olduğu, ileri demokrasi ile faşizmi birbirine karıştıran, ekonomi bilgisi olmayan insanların yönetiminde ve nereye gittiği meçhul bir ülkedir!”

Reklamlar

1 Yorum

Filed under HABERLER, YAZILAR

Mes Poèmes – Français

DSCN6358

As-tu essayé ?

                                                          pour Pilar,

Faire silence,
Changer ton regard
Par des mots,
Parler aux mouettes…

As-tu essayé tout cela ?

Extrait de Şiir Mezarlıkları Gibi (Kendi Yayınları, 1987) (1)

_________

Silence

Si lointain semble le soleil
Naufrage, par delà les monts sans âge,
De septembre.

Les lucioles s’attardent
Dialoguant avec l’été

Nous restons silencieux par delà la rive
D’un savoir rompu.

Extrait de Şiir Mezarlıkları Gibi (Kendi Yayınları, 1987) (2)255074_108779152544787_3234394_n

_________

La fin des mots

As-tu entendu le silence
Dans la froidure ?
Il ressemble à la mort.
As-tu jamais laissé
Tes fleurs
Mourir de soif dans leur prison de solitude ?
As-tu, de loin en loin,
Prêté l’oreille aux bulletins d’information ?
Es-tu tombé amoureux
Dans des langues inconnues de toi ?

Avant de mourir,

Rester en vie
Grâce à un poème sans paroles.

Extrait de Şiir Mezarlıkları Gibi (1987) (3)

_________
Je pourrais déjà devenir nuit

Je pourrais déjà devenir nuit.
Nous faisons l’amour près de l’eau
Sans témoins.
Et soudain
Que vois-je
Leandros s’éveillant
Chaque matin
Etreindre l’amour.

Extrait de Lodos – Leandros – Lakhesis (Bin Tane Yayınları, 1992) (4)249679_108779092544793_7493232_n

_________

Les mouettes ont-elles jamais vécu sur l’océan ?

Les mouettes ont-elles jamais vécu sur l’océan ?
Peut-être
Sur ses rivages…
J’approche ton univers sans limites
Rivage après rivage.
Gagner ces horizons qui n’ont pas de fin.
Ensuite ?
Une légende.
Le soleil qui saigne sur moi.
Cette ombre, rouge pourpre sur blanc,
Blancheur
Des fleurs sur l’île, qui m’éblouit.
Abordes-tu
Aussi loin que le temps
Loin de tous ces ans disparus ?

Cüneyt Ayral

1. D’après une adaptation de Feyyaz Kayacan (Londres, 1979).
2. Id.
3. Ibid.
4. D’après une adaptation de Nurat Yavuz (1991)

Traductions : © Georges Festa – 06.2010.

http://armeniantrends.blogspot.fr/2010/06/cuneyt-ayral.html

Yorum bırakın

Filed under Cüneyt Ayral Türkçe/English/ Francais, ŞİİRLER

BARSELONA – BARCELONA

Scan0001

 

BARCELONA

Cüneyt Ayral

 

Scan0002Çok sert bir kış değildi, İtalya’nın kuzey şehri Milano’dan yola çıkmıştık, tren ile Scan0003Barcelona’ya vardığımızda sabahın erken saatleriydi. Akdeniz’in o güzel, sıcak esintisini Ocak ayının 3’ü olmasına karşın yüzümüzde yumuşacık hissediyorduk. Ancak, Japon gazeteci arkadaşım ile içimizi daraltan, buluşacak olduğumuz insanlar ve sonrasıydı

İspanya 1980 yılında terörün en zor dönemlerinden birisini yaşıyordu ve 26 yaşında iki genç gazeteci, İspanya’yı zorlayan “ayrılıkçılar” ile görüşmek üzere dağlara gidecektik, daha doğrusu götürülecektik. O dönemde çalışmakta olduğum ajans, bu ilişkiyi sağlamış ve genç yaşımıza göre hatırı sayılır bir para önermişti. Bu iş cesaret istiyordu, biz ise cesur değildik ama, Avrupa’yı dolaşacak parayı da kazanmak istiyorduk, buna “deli kanlı” lık da diyebilirsiniz…

Scan0004Barcelona’da Picasso müzesinin olduğu sokak hayli pis ve karanlıktı, daha çok gemicilerin, liman işçilerinin ve işsizlerin gittiği barların olduğu bu sokağı bulmakta pek zorlanmamıştık, denize yakın bir sokaktı, bize daha önceden tarif edilen barı bulduk ve ilk sabah kahvemizi yudumlamaya başladık. Bize eşlik edenlerin bakışları “burada ne işiniz var?” gibiydi. Soran ve sorgulayan bakışlardı.

O barda buluştuğumuz, tanımadığımız adam ile, yeniden Barcelona tren istasyonuna gidişimiz, oradan Kuzey İspanya’nın bir dağ kasabasında indiğimiz döküntü trenden, gözlerimiz bağlı olarak götürüldüğümüz dağ başı, mağaralar silsilesi ve orada geçirdiğimiz iki gün, ardından aynı şekilde kasabanın istasyonuna geri dönüşümüz ve 26 yaşın coşkusuyla, neredeyse ayrılıkçılara katılmayı arzu eden ruh halimiz, belki bir başka yazının konusu olur bir gün. Fakat 3 Ocak 1980 benim ilk kez Barcelona’ya gittiğim gündür ve hiç unutamayacağım bir zamandır.

Aradan kaç yıl geçmişti? 1983 yılında iş hayatına girişmiş, sanayici olmaya heves etmiştim, sanıyorum 1987 ya da 88 yılıydı, bir Catalan şirketi ile iş yapmaya başlamıştık ve işte o nedenle, hemen hemen üç ayda bir Barcelona’ya gider olmuştum.

Scan0005İspanya, 1986 yılında yapılan oylama ile, 1992 Yaz Olimpiyatları’nı yapmaya hak kazanmıştı. İşte Barcelona şehrinin kaderini değiştiren olay bu olmuştu. 1992 yılında başlayan Olimpiyat Oyunları’na kadar şehrin değişimini, gelişmesini çok yakından izleme olanağım olmuştu. O kirli, karanlık ve huzursuz liman şehri, birden bire dünyanın göz bebeği turizm merkezlerinden biri haline geliverdi ve bugün de aynı halini geliştirerek sürdürüyor.

Federal bir krallık olan İspanya’nın Catalunya bölgesinin başşehri olan Barcelona, bugün İspanyol ekonomisinin en önemli merkezi durumunda ve belkide bu yüzden, sık sık gösterilere neden olan bir şehir. Catalanlar, artık İspanya’dan ayrılmak istiyorlar, çünkü yarattıkları ekonomik değeri, zenginliği, tembel bir İspanya ile paylaşmak istemiyorlar, ancak bu ayrılığı yaşarken, Avrupa Birliği’ne de otomatik olarak üye olmayı şart koşuyorlar. Bütün bu arzular ve karşı çıkışlar demokratik bir ortamda sürerken, Catalanlar demokratik kazanımlarının da tadını sonuna kadar çıkartıyor. Örneğin Barcelona’da İspanyolcayı pek sık duyamazsınız, hemen hemen her yerde herşey iki dilde yazılır ve ana dil olan Catalanca eğitim dilidir. Bir büyük mağazada, merdivenin aşağıya indiğini gösteren işaretin altında bile, önce Catalanca sonra İspanyolca yazar. Ancak tüm Catalanların İspanyolcayı öğrenmeleri koşuldur.

Ayrılıkçı ETA’nın 20 Ekim 2011 de açıkladığı süresiz silah bırakma ve ateş kesten sonra, İspanya yıllarca uğraştığı ve çok DSCN8378can yitirdiği terörden kurtulmuş ve artık ülkenin toptan geleceğini düşünmeye başlayabilmişti, ancak Avrupa’nın içine düştüğü ekonomik sıkıntılar İspanya’yı daha ağır biçimde vurdu.

Barcelona’nın Catalunya meydanından denize doğru giden ünlü La Rambla caddesi, şehrin belkide en ünlü caddesi özelliğini taşır. Geniş bir yaya yolu olan La Rambla üzerinde gazeteciler, çiçekçiler, hediyelik eşya satıcıları, ev hayvanı satanlar sıra sıra dizilmişlerdir, ayrıca pek çok sokak müzisyeni, ressamı, mimcisi de bu caddenin sakinleri arasındadır. Caddenin denize ulaştığı noktada, yeni limanın bulunduğu yerin hemen gerisinde, ünlü denizci Kristof Kolomb’un dev heykelini görürsünüz. Bu heykel, Kolomb’un Amerika dönüşünde karaya ayak bastığı yeri belirlemek üzere dikilmiş… Bir yandan da İspanyol sömürgeciliğinin simgesi gibi duruyor bana kalırsa.

DSCN8600

İspanyoların ve Portekizlilerin sömürgecilikleri diğer Avrupalı sömürgecilerden biraz daha farklı ve belki de AB nin içinde bulunduğu ekonomik krizi, daha derin hissediyor olmalarının bir nedeni de bu.

İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar sömürgelerine ancak valiler atamışlar, uzun boylu yerleşmemişler, yani gittikleri başka ülkelerin insanları ile karışmamış ya da oralı olmamışlar. Ancak İspanyollar ile Portekizliler özellikle Güney Amerika’ya yerleşmişler, bir kısmı oralılar ile karışmış, bir kısmı ise gittikleri ülkelerin yeni burjuva sınıfını oluşturmuşlar, bu yüzden sömürgeciliğin sürekliliğini sağlayamamışlar, Amerikadan yağan altınlar, bir süre sonra durmuş ve oradaki ülkelerin servetini oluşturmaya başlamış. Ancak en son Fransa örneğinde yaşamış olduğumuz gibi, özgürlüğünü kazanmış olan (!) eski Fransız sömürgesi Mali’nin sıkıntılı döneminde ona el uzatan eski “patronları” Fransa oldu! Fransa Mali’yi ya da Malilileri çok sevdiği için mi gitti oraya? Ülkedeki yer altı zenginlikleri bu sevdanın yeğane nedeni…

DSCN8365

Kısacası, bu Barcelona seyahatim sırasında, onca turiste karşın, İspanya’daki ekonomik krizi şehride bire bir hissediyorsunuz. Ünlü eski pazar yerinde yaşına bakmadan çalışan balıkçı kadından, kapanan iş yerlerine, kiralık iş yerlerinin artışına, lokantaların, barların doluluk oranlarına kadar herşey size hemen bir bilgi verebiliyor. İspanya’da bugün her dört kişiden birisi işsiz… Fakat herşeye rağmen Barcelona oturmuş bir kültürün şehri olduğunu size ayrıca hissettiriyor.

DSCN8363

Bizim bir İnci Pastahanesi’ni bile koruyamadığımız zaman ayrımında, Barcelona’da pek çok, en az “İnci” kadar eski pastahanenin korunduğunu izleyebilirsiniz. Onun da ötesinde 1761’den beri Kliseler için mum üreten bir firmanın mağazası, aynı yerinde duruyor ve aynı işini sürdürüyor.

Barcelona çok farklı alanlarda insana kültür şokları yaşatan bir şehirdir. 1852 – 1926 yılları arasında yaşamış olan ünlü Catalan mimar Antonio Gaudi’nin eserleri şehrin pek çok yerine dağılmıştır. Gaudi’nin tamamlayamadan öldüğü ünlü klisesinin dışında, Catalan Modernizmini simgeleyen iki apartmanı gerçekten “çılgınlık” diye nitelenebilinecek eserlerdir, özellikle yapıldıkları yıllara (1898 – 1900) ve o yılların genel mimarisine bakıldığı zaman, Gaudi’nin farklılığı iyice anlaşılır. Hoş Picasso’nun, Dali’nin bu şehriden geçmiş çılgınlar oldukları düşünüldüğünde şehrin sanatçılara “çılgın fikirler” aşılayan bir atmosferi olduğunu da söyleyebiliriz.

DSCN8547

Müzik ve özellikle gitar müziği tüm İspanya’da olduğu gibi Barcelona’da da farkedilir bir öncelik taşımakta. Hemen hemen her akşam saat 21.00 sularında şehrin bir ya da birkaç  klisesinde ünlü bir İspanyol gitarcının resitalini dinlemek olanaklı. Bu seyahatim sırasında iki ünlü gitaristi dinleyebildim, ancak sokaklarda çalan gitarcıları da yabana atmayıp, dinletiler kervanında saymak gerekiyor. Yugoslavya’nın bölünmesi sonucunda, özellikle Sırbıstan’dan göç alan Barcelona’nın yeni sokak müziği ise akordeonlarla çalışan slav ezgileri.

DSCN8367

“Casa Beethoven”, La Rambla üzerinde yalnıza Beethoven notaları, uzun çalarları ve CD leri satan bir mağaza. Burası bile, müziğin bu şehirde ne anlama geldiğini anlatmaya yetiyor.

Catalanlar, çocuklarına ve yaşlılarına çok değer veriyorlar, çocuklar sık sık şehrin çeşitli müzelerine, okullarının düzenlediği gezilerle gidiyorlar ve kültürlerini daha yakından öğrenme olanağını elde ediyorlar, yaşlılar ise evlerine ya da yaşlı bakım yurtlarına tutsak edilmiyor, gençler düzenli olarak bu insanları ziyaret ederek, onların şehir yaşamına katılmalarını sağlıyorlar. Bu kez Barcelona’da karşılaştığım DSCN8596iki genç kız toplam beş yaşlı kadını klise ziyaretine getirmişler, güneşli havanın tadını çıkartmalarını sağlıyorlardı. Ellerindeki iki üç mandalina ile yararttıkları kahkaha ve eğlence ortamı gerçekten görülmeye değerdi.

Toplu taşımacılıkta diğer Avrupa şehirleri ile hemen hemen aynı düzeni sağlamayı başarmış olan Barcelona genelde düz bir şehir olduğu için, bisiklet ve motorsiklet en önde gelen ulaşım araçları arasında. Otobüs, metro, teleferik dışında belediyenin otomatik olarak kiralamakta olduğu bisikletler şehrin en gözde ulaşım araçları arasında yer alıyor.

Bizim belediye başkanlarımıza hiç uymayan bir heykelleşme gözleniyor Barcelona’da, ancak Avrupa şehirlerindeki çıplak heykelleri bir başka yazının konusu olarak saklamayı yeğlediğim için burada uzun uzun anlatmayacağım, fakat şehirin en ünlü meydanlarından birisi olan Catalunya Meydanı’nın çepeçevre çıplak kadın heykelleri ile bezeli olduğunu söyemekle yetineyim. Onun dışında şehrin pek çok yerinde, pek çok farklı heykelle karşılaşmak olası.

Barcelona’nın en önemli kültürel değerleri arasında mutfağı da var…

DSCN8470İspanya’nın her yerinde geçerli olan, bizdeki “meze”yi andıran “tapas” lar, şehrin her yanındaki barların gündelik ikramları arasında yer alıyor. Ancak Ramon Cabau Gausch adı şehride çok önemseniyor, çünkü Catalan mutfağının bu ünlü adının kurduğu Agut d’Avignon lokantası şehrin en ünlüleri arasında yer alıyor ve Ramon Cabau aynı zamanda La Rambla caddesinin yan sokaklarından birisindeki La Boqueria pazar yerinin de koruyucusu kabul ediliyor. Ancak Barcelona’da yemek DSCN8395dendiği zaman ilk akla gelen yer “7 Kapılar” lokantasıdır! “7 Portas” lokantasında ünlü paellamı, bu kez yediğim masa Che Guavera’nın masasıydı. Via Veneto Lokantası da ayrı bir maceradır Barcelona’da ve dana kuyruğunu en iyi pişiren yer olarak bilinir.

Barcelona’nın yemek kültürünü, İspanyol yemeklerini, tapasların nasıl yapıldığını başka bir yazıya bırakmak daha doğru olacak, çünkü şehrin herşeyini bir yazıya sıkıştırmaya çalıştığınız zaman, hiçbir şeyden yeteri kadar söz edemiyorsunuz. Oysa gerek İspanyol Mutfağı, gerekse Catalan mutfağı pek çok özellik içeren mutfaklardr, bir domatesli ekmeğin (tapas) hazırlanmasında bile gösterilen özen ve elde edilen lezzet önemlidir. Catalan mutfağında, Yahudi mutfağının ciddi etkisi olduğunu söylemeden geçmeyeyim.

Yaban domuzunun yoğunlukla işlendiği ve tüketildiği Catalunya’da, peynircilik önemli işlerin başında geliyor. Catalan kalkınmasının ve zenginliğinin belki de sırlarından birisi, dengeli bir kalkınmanın gerçekleştirilmesidir, yani bir yandan sanayiie önem verilirken, bir yandan da tarım ve hayvancılık sürekli olarak desteklenmiştir, bugün pazar yerlerinde onlarca farklı domates ile karşılaştığınız zaman, eğer İspanyadaysanız şaşırmayacaksınız, çünkü tarımda ürün çeşitlemesi meselesini üniversite düzeyinde ele almış olan Catalanlar, her üründen farklı başka ürünler yaratarak pazar paylarını arttırıyorlar.

Siyah Afrikalıların pek rağbet etmediği Barcelona ve çevresi daha çok hispanik Amerikadan göç alıyor ve yeni yeni Uzak Doğu’luların ilgi odağı olmaya başlamış.

DSCN8313

Aradan 20 yıl geçtikten sonra, yeniden Barcelona’ya gitmek, pek çok anıyı yeniden düşünmeme neden olurken, bir şehrin, kültürü ile birlikte nasıl korunduğunu görmek açısından  çok önemliydi. Hiç bir taş yerinden oynamamış, şehir tertemiz korunmaya devam edilmiş ama servisleri ile ileriye götürülmüştü, mimari dokusundaki farklılıklar hiç ellenmeden saklanmıştı. İstanbul gibi “hoyratların” ve değer bilmezlerin şehrinden birisi olunca insan, bu tür şehirlere ve ahalisine sevgi ve saygı duyuyor.

Barcelona, Şubat 2013

 

 

 

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER, YAZILAR

GÖKŞİN SİPAHİOĞLU

 

 

MINOLTA DIGITAL CAMERA

 

 

Scan0007

 

 

ONU HERKES TANIR

AMA BU FOTOGRAFLARINI

BELKİ DE HİÇ GÖRMEDİNİZ…

Cüneyt Ayral / Paris

 Scan0008

Ustam, büyük gazeteci Gökşin Sipahioğlu ile son söyleşimizi Sipa Press’i sattıktan hemen sonra taşındığı, Paris’teki, 102 Bulvar Chapms Elysée’de, yıllar önce bu işe başladığı yerinde yapmıştım. Bu söyleşiyi en son, YOLCULUK adlı otobiyografimde (Elma  Yayınevi, Ankara, 2004 – Sayfa 203-208) yayımlamıştım. O gün, onun kırmız atkılı bir fotografını tam bulvarın ortasında durmasını sağlayıp çektiğimde « eh işi öğrenmişsin sonunda » dediğini anımsıyorum. Bu söyleşi, o zaman Dünya Gazetesi’nde yayımlanmıştı.

Scan0009Sonra, o bürosunda çok oturamadı ve başka bir adrese taşındı, oraya da gittim ve portrelerini çektim. Başbaşa olduğumuz son görüşmemizde bana, digital mi, yoksa refleks fotograf makinası mı almaya karar vermekte hâlâ zorlandığını söylemişti.

2010 yılında kızım Roxane Ayral’ın kürtörlüğünde hazırlanan, 10 Türk Ressamı sergisinin Paris Türk Turizm Bürosundaki açılışına gelmişti. O gün onun ünlü ses sanatçısı Esin Afşar ile birlikte fotograflarını çekmiştim, ardından yazar Nedim Gürsel  ile de poz vermişti, ama aklıma gelip, yan yana bir fotografımızı çektirmedim kimseye. Bu karşılaşmamızdan sonra ki buluşmamız, İstanbul Teşvikiye Camiinde olmuştu. Gökşin Sipahioğlu 05 Ekim 2011 de Paris’te öldü.

kkAdisababa Etiopia 1964  2

Gökşin Sipahioğlu’nun « Nü » fotografları haber değeri olan eserlerdir, ayrıca çekildiği günlerin öyküsünü anlattığı için daha da ilginçtir.

Kendisi, bu fotograflar hakkında İnglizce olarak notlar yazmış, o notlardan özetlersek eğer :

1964’de ikinci defa, Orta Doğu’nun Monaco’su olan Beyrut’a (Lübnan) gittim. O zaman çalışmakta olduğum Hürriyet Gazetesi, benim oradan Zanzibar, Somali, Etiopya ve Nijerya’ya gitmemi istemişti. Bu seyahatimde karşılaştığım Türk dansözünden fotograflarını çekmek için izin isteyince, bana odasında poz verebileceğini söylemişti. Küçük bir Türk bayrağı, Bursa’nın kartpostaları asılıydı küçük otel odasında…

Aynı yıl1930 dan beri sultanlığını sürdürmekte olan Haile Selasiye ile röportaj yapmak üzere Etiopya’ya gittim. 5000 kârhanenin Adisababa’da bulunmasına şaşırmıştım. Fahişelik sanki gündelik olağan bir işe dönüşmüştü o zamanlar. Bir ABD Dolarına kiralanabiliyordu seks işçileri. Kimi lüks randevuevlerinde aynı Paris cafélerinde olduğu gibi ikramda kkAdisababa Etiopia 1964  3bulunuluyor ve daha lüks bir ortamda keyif yapılıyordu. Adisababa’nın bugün bile bu kaderinin değişmemiş olması üzücüdür, 150.000 fahişenin bulunduğu şehirde erkekler 45 yadınlar ortalama 49 yaşına akdar yaşıyorlarve ülke bir yandan tropikal hastalıklarla boğuşurken, bir yandan da AIDS ile savaşıyor.

 

16ıncı yüzyılda Osmanlıların yönetiminde olan Somali’yi ziyaret etmeyi çok istemiştim, çünkü ülkenin büyük çoğunluğunu Sünni Müslümanlar oluşturuyordu. Mısıerlılar sonra da İngilizler tarafından yönetilen ülkeninözgürlüğüne kavuşması1860 yılını bulmuştu. Ülke,  gayet iyi işleyen su sistemi ile okullaşmasını Osmanlılara borçluydu ve Türk kültüründen çok etkilenmişti. Çocuklar ağaca tırmanıp yükseklere ulaştıklarında  « Ben Türk’üm » diye bağırıyorlarmış. O zaman (1964)  görüştüğüm başbakan Abdülraşit Ali Şermarke bunları anlattıktan sonra bana « başka ne yaptınız bize biliyor musun ? » diye sormuş ve  « 1950 yılında Birleşmiş Milletlerde özgürlüğümüz oylanırken size red oyu verdiniz ve biz özgürlüğümüzü bir oyla kaybettik » demişti. Bu hiç de iç açıcı olmayan görüşmeden sonra Mogadişu sokaklarını dolaştım,heryere serpilmiş kârhaneler gözden kaçmıyordu. Çok güzel kadınları bir dolara kiralamak burada da olanaklıydı ve bunu görmüş olmak insanı hiç de mutlu etmiyordu.

kkAdisababa Etiopia 1964  4 kkAdisababa Etiopia 1964  

Gökşin Sipahioğlu öldüğünde tüm dünya basınında haber olmuştu, çünkü çok önemli bir gazeteci ve fotografçının yanı sıra, dünyanın gidişatına yön vermiş haber fotograflarını, dünya basınına yıllarca dağıtmış olan büyük bir ustayı kaybetmiştik. Dünyada, herşey gibi fotograf teknolojileri de değişmişti ve Gökşin çok sevdiği, filimlerden, karanlık odalardan, kâada basılmış görüntülerden bir türlü vazgeçememişti, haber olduğu kadar, haberin görüntüsü de onun tutkusuydu,  bu nedenle SİPA Press’i Bill Gates’e satmayı red etmişti, ama dayanamadı…

Bu sayımızda sizlere ulaştırdığımız Gökşin Sipahioğlu Nü kolleksiyonunu bize sağlayan, en yakın dostlarından Ferit Düzyol’a teşekkür ederim.

kkBangkok Tayland 08 1963 karhane

 

 

kkBeyrut Lübnan 1964 2 kkBeyrut Lübnan 1964 3 Türk dansöz kkBeyrut Lübnan 1964

 

 

kkNijerya Lagos 1964 Temmuz Karhane 2 kkNijerya Lagos 1964 Temmuz Karhane

 

 

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER

An Artical About CÜNEYT AYRAL Published at Yenigün Newspaper (İzmir -Turkey) at 29th July 2011

http://www.gazeteyenigun.com.tr/koseyazilari/21183/hayatla-nasil-dalga-gecilir!

By TUFAN AKSOY

(1947 – 2012)

Cüneyt Ayral, popular ex-boss in the Istanbul underwear industry, once sold bras in an open-air market in Marseille, calling out “bonnets for the twins” ! This was after he left for France in order to escape from his creditors. It would be difficult to find another person in the whole world who can tease and juggle with life to such an extent. Just have a look at the exploits of this exceptional being, ever true to form; Cüneyt Ayral, poet, writer, journalist ….

Did he come from space, arriving from a country unknown until now, or from the planet Krypton? Nobody can answer these questions, becuse he is so different from other people. He has mocked life during his whole existence until the present, and, in spite of his setbacks, his failures, his bankruptcies, he has never stopped smiling. Nobody has ever seen him sulking or grumpy even when he was faced with disaster and distress…. His name is Cüneyt Ayral… and he continues to astonish all those who know him with his incredible resilience towards life.

He has never been afraid of anything or anybody, with just one exception… His fear of death led him to become a poet, a writer and a publisher of books. Having reached his goal, he now says that he will live on in his books and his poems when he is no longer physically present. He believes that he will survive for posterity in his works.

You could have come across Cüneyt Ayral, big businessman, in Istanbul. It was he who invented the Turkish term “içgiyim” (underwear) to describe women’s lingerie, and he was the county’s representative for  women’s favourite brands,  Warners and Gabriel Veneto. As he himself says, his firm went bankrupt, mainly because  Turkish people are not used to the  “concept of association”. Every year he organised fashion shows, presenting ladies’ lingerie in the most prestigious Istanbul venues, and  overwhelmed Turkish high society with the lingerie from abroad which the models displayed. …His activities made the headlines of the most important newspapers… He was the tops…

Those who saw Cüneyt in a provincial street-market near Marseille, selling his bras, shouting out in Turkish “Bonnets for the twins”, must have been very surprised. But this was Cüneyt… He knows how to make a living whatever may happen, even if he has to move mountains. He sells bras, pants, suspender belts,  but when he arrives home, he lights a cigarette, as he has done for forty-seven years, that is to say since he was ten years old. He is back in his own world.

When he gave me two of his latest books, I began to understand what sort of stories inhabited his creative spirit. I watched him gently sipping mouthfuls from his glass of “raki” (too dilute and rather too light for my taste), which he himself called “raki for girls”

“Gümüs Gölge” (“Silver Shadow”) is the story of a travestite. The young Deniz, who was abandoned by his father has run away from his uncle’s  guardianship which he felt to be a constraint, and ends up in Paris where he meets up with Cüneyt Ayral. His adventures, which he recounts during the long nights spent with many cigarettes and a little raki, come to life through Cüneyt’s pen.

The other book, entitled “Mimiti” is a science fiction novel with a theme of interplanetary love.  This may please those readers who are fans of  “conceptual elements”, but for my part I have never been able to become involved with science fiction. It is a field into which Cüneyt made a rapid incursion after meeting, in Sri Lanka, one of the masters of the genre, Sir Arthur C.Clarke,  who introduced him to its subtilities. Clarke wrote the novel from which Stanley Kubrick made the film “2001 Space Odyssey”. In this case, a chance meeting was very profitable for Cüneyt, who enjoys teasing life….

We talked  about Sri Lanka… Cüneyt took his entrepreneurial initiative to this mysterious Island, just south of India, in order to set up a big lingerie factory and thus rise to the top place in this, just as he had done in Turkey. The desire to reach the top is in his genes. When he became bankrupt in Turkey, the managing director of the newspaper “Hürriyet”, Nezih Demirkent, came to his rescue by helping him to emigrate to France while clearing all his various debts. In the last few years, a businessman from Denizli, Ahmet Gökşin, has brought Cüneyt’s problems to an end by negotiating with the banks thus terminating abusive contracts, and allowing him to return to Turkey and continue to make fun of life.

Cüneyt Ayral, the specialist in ladies underwear, could not, however, distance himself from writing. Thus, while working for the ladies and their lingerie, he was, at the same time, publishing a newspaper, under the title of “Kostantıniyye Haberleri” (Constantinople News). I myself was a member of the editorial board. We used to work all through the night in order for the paper to come out the next morning. Cüneyt Ayral had a fabulous collection of personal archives which furnished us with a database of documents, photos and articles about Istanbul. Later, after an anonymous denunciation, the word “Kostantıniyye” was judged to be inappropriate, and the title was banned by law. We were flabbergasted, we could not understand what was happening to the country. We continued to publish the newspaper under the title “Our City”. The court’s decision was even less understandable when one considers that coins from the period of Mehmet the Conqueror bore the inscription “Darb-i Kostantıniyye” (Minted in Constantinople). Somebody obviously wanted to pull a fast one on Cüneyt… But he, with that smile which never leaves his face, continues to make fun of life.. He is on form.

His daughter Roxane and his son Sinan live in France. Roxane, who is twenty-six, is a curator. She organises exhibitions. Artists do not always know how to hang their paintings or photos  or place their sculptures to their best advantage, and they find this worrying. So it becomes the job for the curator. All exhibitions in Istanbul are the work of curators. Sinan, who is twenty, is the image of his father. He takes life in Paris as it comes, improvising music and writing scenarios. He was Cüneyt’s assistant when he was selling underwear in the street markets.

Cüneyt Ayral, popular  boss of yesterday, and author of seventeen books is at present working on a cookery book, telling of his culinary experiences. Some wonderful photos and recipes from ten famous cordon-bleus will be included in it. When he was last in Izmir, he wanted to eat in a small restaurant. We sat  down at a table in the “Aci Biber” , (Hot Pepper) restaurant, in a street by the Hilton hotel. He order stuffed peppers with olive oil. What else could one eat for lunch in Izmir? Food cooked in olive oil of course. He found his peppers delicious. Who knows, maybe he will mention them in his book… After all, that’s Cüneyt….

Discussions, chats with him, friendship… It’s fabulous. An ocean of knowledge, a well grounded culture and heaps of jokes. I’m glad we have been “brothers” for so many years.

                                                                        Translation Beverly Barbey

Yorum bırakın

Filed under HABERLER

CÜNEYT AYRAL

http://www.gazeteyenigun.com.tr/koseyazilari/21183/hayatla-nasil-dalga-gecilir!

TUFAN AKSOY

(1947 – 2012)

Cüneyt Ayral, patron populaire d’antan dans l’industrie de sous-vêtements à Istanbul, a vendu, parait-il, des soutiens-gorge à la criée, sur les marchés de Marseille, en interpellant les clients aux cris de : « bonnets pour les jumeaux ! », après son départ en France, ne pouvant plus faire face à ses créanciers. Difficile de trouver un autre être au monde, sachant si bien taquiner la vie, jongler avec.  Regardez bien les exploits de cet être exceptionnel, égal à lui-même, qu’est Cüneyt Ayral, poète, écrivain, journaliste…

Un être hors du commun, égal à lui-même….

Est-il venu de l’espace, débarquant d’un pays inconnu jusqu’à ce jour, ou de la planète Krypton ?  Personne n’est à même de trouver une réponse à ces questions, car il s’agit de quelqu’un de tellement différent des autres, qu’il a raillé la vie durant son existence jusqu’à ce jour, malgré ses déboires, ses échecs, ses faillites qui n’ont pas enlevé son sourire aux lèvres. Personne ne l’a vu bouder, renfrogné, en dépit d’aventures malheureuses et de tant de peines endurées…Il s’appelle Cüneyt Ayral…et continue d’étonner ceux qui le connaissent, avec sa formidable résistance à affronter la vie.

Il n’a eu peur de rien ni de personne, à une exception près…  Sa peur de la mort l’a conduit à être poète et écrivain, et à publier des livres. Ayant atteint son objectif, il dit à présent, qu’il vivra dans ses livres et ses poèmes, après sa disparition physique. Il croit survivre dans la postérité avec ses œuvres.

 

Un être exceptionnel….

Vous pouviez faire connaissance de Cüneyt Ayral,  grand homme d’affaire à Istanbul. Il était à l’origine du terme turc « iç giyim » (sous-vêtements) désignant la lingerie féminine en Turquie, de même qu’il représentait dans le pays les marques de sous-vêtements tant prisées de femmes, Warner et Gabriel Venato. Comme il le dit si bien, il a fait banqueroute dans le commerce, car nous les turcs,  n’avons pas tellement l’habitude du « concept d’association ». Il organisait chaque année, des défilés de mode de sous-vêtements féminins dans les locaux les plus prestigieux d’Istanbul, et bouleversait la haute-société avec la lingerie présentée par les mannequins qu’il faisait venir de l’étranger… Ses activités figuraient à la une des journaux à grand tirages…  Il était au sommet…

Ceux qui ont pu croiser Cüneyt Ayral à Marseille ou sur un marché de province dans les environs, en train de vendre des soutiens-gorge, en criant à la turque, « Bonnets pour les jumeaux » ne pouvaient dont s’étonner. Il s’agissait bien de Cüneyt…Il sait gagner son pain, quoi qu’il arrive, même s’il faut déplacer des montagnes. Il vend des soutiens, slips, porte-jarretelles, mais une fois rentré au foyer le soir, il allume une cigarette qui ne l’a pas abandonné  durant 47 ans, c’est-à-dire depuis  l’âge de  ses 10 ans. Il est à présent dans son monde à lui.

Un homme à part….

J’ai réalisé, au moment où il m’a offert deux de ses derniers livres, quelles fictions animaient son esprit créatif, après avoir bu doucement de lentes gorgées de son verre rempli d’un doigt de « raki » (dilué et fort léger à mon goût) qu’il qualifiait lui-même de « raki pour fille ».

« Gümüs Gölge » (Ombre d’argent) relate la vie d’un travesti. Le jeune Deniz, abandonné par son père, avait fui l’autorité de son oncle qui apportait des restrictions à sa vie, en se retrouvant à Paris où il faisait la connaissance de  Cüneyt Ayral. Ses aventures contées au cours de ces nuits passées avec beaucoup de cigarettes, et un petit brin de raki, prenaient corps sous forme de livre, par un coup de  plume de Cüneyt.

L’autre livre, intitulé « Mimiti » est dans le genre science-fiction, avec pour thème, l’amour interplanétaire. Cela peut amuser  les lecteurs férus de ces  « éléments conceptuels », mais je n’ai toujours pas réussi, en ce qui me concerne, à m’habituer à la science-fiction, dans laquelle Cüneyt Ayral a fait un plongeon rapide  après sa rencontre au Sri Lanka, avec l’un des maitres du genre, Sir Arthur C. Clarke, titulaire du titre de Chevalier de son état, la Grande Bretagne, et qui lui a enseigné les subtilités du genre. Clarke a en effet travaillé avec Stanley Kubrick pour la réalisation de « 2001, l’odyssée de l’espace ». Soulignons ici, que le hasard d’une rencontre a bien fait les choses, dans la vie de Cüneyt qui aime taquiner la vie….

Oui, il est hors du commun…..

Nous avons parlé de Sri Lanka… Cüneyt a trimbalé son esprit entrepreneur jusqu’à cette ile pleine de mystères, située au Sud-Ouest de l’Inde,  pour y fonder une grande usine de lingerie, et se hisser à la première place en la matière, à l’instar de ses réalisations en Turquie. L’aspiration aux sommets étant dans son moule et ses gènes. Au moment de sa faillite en Turquie, le directeur « plénipotentiaire » du quotidien Hürriyet, Nezih Demirkent, est arrivé à son secours, en l’aidant à émigrer en France, après avoir purgé les dettes contractées à tort et à travers au titre d’associé. Ces dernières années, l’homme d’affaire de Denizli, Ahmet Gökşin, a mis fin aux ennuis de Cüneyt, en négociant avec les banques et lui permettant ainsi d’abroger les contrats abusifs, et de rentrer en Turquie, continuer à se moquer de la vie.

Cüneyt Ayral, spécialiste en sous-vêtements pour femme, ne pouvait certes pas s’éloigner de l’écriture, pour autant qu’il œuvrait pour la lingerie de ces dames, et publiait aussi un mensuel sous le titre de « Kostantıniyye Haberleri » (Nouvelles de Constantinople). Je le savais bien, étant moi-même dans le comité de rédaction de la publication. Nous nous réunissions la nuit durant pour éditer le journal au petit matin. Cüneyt Ayral disposait d’archives personnelles fabuleuses, nous servant de base pour publier des documents, photographies et articles de fond sur Istanbul. Plus tard, sur dénonciation d’on ne sait qui, le titre de « Kostantıniyye » (Constantinople) a été trouvé inconvenant, et interdit par décision de justice. Nous étions abasourdis, en nous demandant ce qui arrivait au pays. Nous avons poursuivi la tâche en changeant le titre en « Notre cité ».  La décision du tribunal était d’autant plus surprenante que l’inscription « Darb-ı Kostantıniyye » (frappée à Constantinople) figurait sur les pièces de monnaie de l’époque de Mehmet le Conquérant. Quelqu’un a sûrement voulu faire un croc en jambes à Cüneyt….Mais lui, avec son sourire qui ne disparait jamais de son visage, continue de se moquer de la vie… Il est en forme.

Un être égal à lui-même

Sa fille Roxane et son fils Sinan vivent en France.  Roxane, 26 ans, exerce le métier de curateur. Elle organise des expositions. Les artistes exposants ne savent pas toujours comment accrocher leurs tableaux et photos, où placer leurs sculptures. Cela les angoisse. Cela devient le travail du curateur. Toutes les expositions, à Istanbul, sont l’œuvre des curateurs.  Sinan, 20 ans, est la copie conforme de son père, et mène sa vie à sa guise à Paris, en faisant de la musique impro tout en rédigeant des scénarios. Il était l’assistant de son père au temps où Cüneyt vendait des sous-vêtements à la criée, sur les marchés.

Cüneyt Ayral, patron populaire d’autrefois, et auteur de 17 livres, travaille actuellement sur un livre de cuisine où il relate ses expériences en matière culinaire. Des photos fantastiques, et des recettes de 10 cordons bleus notoires en feront parie. J’attends impatiemment, le jour où j’aurai accès en lecture, à ses expériences culinaires. Lors de son passage à Izmir, il a souhaité déjeuner dans un petit restaurant. Nous nous sommes attablés au restaurant « Aci Biber » (Poivron piquant) dans une rue adjacente à l’Hôtel Hilton. Il a commandé des poivrons farcis à l’huile d’olive. Que peut-on manger à Izmir, à midi ? Des mets à l’huile d’olive, cela va de soi. Il a adoré ces poivrons. On ne sait jamais. Il est capable de parler dans son livre, du « poivron piquant ».  C’est Cüneyt, après tout…

Un être exceptionnel…

Les discussions, les bavardages avec lui, l’amitié…c’est fabuleux. Un océan de connaissances, une culture sans faille, et des  blagues à la pelle.  Heureusement, nous sommes devenus « frères »  depuis tant d’années.

 

Traduction Salih Bozok

Yorum bırakın

Filed under HABERLER