İSTANBUL ART NEWS HALİL BEZMEN İLE KONUŞMUŞ

PiyasaŞubat6

PiyasaŞubat7

YASEMİN BAY

yasemin@istanbulartnews.com

Hayatını yeni baştan kuran biri Halil Bezmen. Bir dönemin ünlü işadamlarından, Türkiye’nin ilk ve önemli koleksiyonerlerdendi… Ardından hakkında davalar açıldı, tarihi eser kaçakçılığı yaptığı iddia edildi, Amerika’ya gitti, sanat koleksiyonuna el konuldu… “Hepsi temizlendi. Suçlandım, hesabını verdim” diyen Bezmen’in kurduğu yeni hayatında artık baş köşede edebiyat var. “Estergon Kalesi”, “Kendime İtiraflarım”, “Prens Sabahattin’in Saklı Hayatları”nın da aralarında bulunduğu romanlara imza attı.

Sanat ortamının günümüzdeki gibi olmadığı, koleksiyonerlik kavramının yerleşmediği bir dönemde önemli bir koleksiyona imza atan Halil Bezmen

tam anlamıyla bir sanat aşığı. Halen ufak da olsa sanat eseri alıyor, sergileri, fuarları geziyor. 6 – 7 yaşlarından itibaren gitmeye başladığı müzeleri de asla es geçmiyor.

Mütevazılığıyla dikkat çeken, kaybetmekten korkmayan Bezmen ile hem geçmişe gittik hem de bugünü konuştuk. Röportajımızın bir bölümünde Halil Bezmen’in eşi Rengin Suar da bize eşlik etti.

Neler yapıyorsunuz son zamanlarda? Son yıllarda romanlarınızla karşılaşıyoruz. Üzerinde çalıştığınız yeni bir romanınız var mı?

Daha ziyade tarihi romanlara yöneldim. Şu anda 10. kitabım yayıncı arıyor, dokuzu yayımlandı. Sanılanın aksine, o emeğin yüzde 10’u yazmak yüzde 90’ı okumak. Veyahut benim için öyle; belki yeteneğim olmayabilir. Görüyorum, özellikle bazı gazeteciler çalakalem yazıveriyorlar. Yahut mesela Balzac gibi adamlar, o kadar kitabı nasıl yazdılar merak ediyorum. Böyle insanlar var, yazabiliyorlar. Ben günde sekiz saat çalışıyorum; aynen fabrikaya gidiyormuşum gibi, eskiden olduğu gibi. Her sabah 07.00 – 07.15 arası masama oturuyorum. Kahvaltı için ara veriyorum, bir de spora gidiyorum bir, iki saat. Günde sekiz saatimi dolduruyorum ve bunu da altı gün yapıyorum. Ve bu sekiz saatin dörtte üçü okumak, dörtte biri ise yazmakla geçiyor. Herkes bunu yapıyor mu bilmiyorum, çünkü çok yazar tanımıyorum. Dolayısıyla ağır işçilik grubuna giriyor. Entelektüel bir faaliyet olarak sanki çok hafif bir şeymiş gibi algılıyor insanlar ama ben akşam olduğunda çok yoruluyorum. Fabrikaya gittiğim zaman bu kadar yorulmuyordum.

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Yazma güdüsü nasıl doğdu sizde?

 

Biliyorsunuz, 1993 yılının sonunda Türkiye’den kaçmak zorunda kaldım. O dönem hayatımda iki alternatif vardı benim için: Ya iş hayatına tekrar atılacaktım ya da yeni bir hayat kuracaktım. Yaşım 55’e gelmişti, kendimi genç buldum. “İkinci bir hayat kurabilirim” dedim. İş hayatında, her meslek için geçerlidir bu, 25. yıldan sonra tekerrüre mahkum olursunuz. Bir mesleği ne kadar severseniz sevin, 25. yıldan sonra, kafanız da çalışıyorsa, “Ben her şeyi yaptım zaten bu işte” diyorsunuz. Macerayı da seven bir insanım. Kaybetmekten korkmayan biriyim. Acı, bana fazla acı vermiyor.

Hep böyle miydiniz? Yoksa yaşadıklarınız mı sizi öyle yaptı?

 

Hep böyleydim. Çocukken de düştüğüm zaman canım yanardı, ama ağlamazdım, üzülmezdim, kalkar devam ederdim. Acıyı çok önemli bir engel

olarak görmüyorum. Hayatın bir parçası. Yazdan sonra kış geliyor… Sonra tekrar bahar oluyor… Acı abartılan bir his. Türk sanatında, özellikle edebiyatında bence acı muazzam işlenen bir konu. Neticede ben o kadar önemsemiyorum. Başarısız olduğun zaman acı çekiyorsun sonra yeni baştan hayat devam ediyor.

İkinci hayatımı kurmaya başladığımda, ne yapacağım, diye düşündüğüm zaman şunu fark ettim: Okumayı çok seviyordum ve çok okuyordum. Tekrar iş hayatına atılmak için bir istek de duymadım.

Neden acaba? Başınıza gelenlerden dolayı mı?

 

Hayır, sadece “Yetti” dedim. Başımıza gelenleri çok normal buldum. Bir anormallik yoktu. Başımıza gelenler herkesin başına gelebilir. Kimseyi de kabahatli bulunmadım. Bir sürü mahkemeler oldu, suçlandım, tarihi eser kaçakçısı dendi hakkımda. Onların hepsi temizlendi. Bunları önemsemedim, kızmadım, “Vay Türkiye’de yargı, haksızlıklarla doludur” falan diye küsmedim. “Herkes günün birinde çıkar, hesap verir” dedim. Suçlandım, onun hesabını verdim ve bitti. Dolayısıyla büyütülecek bir iş değil, özellikle Türkiye’de hesap verecek herkes. Verirsin hesabını temizlersin, arada bir bedel ödersin, geçer, devam edersin. Okumayı çok seviyordum, iş hayatına da bir çekim hissetmiyordum. Okurken yavaş yavaş bir de yazsam dedim. Çok acemiydim ama yaza yaza öğrendim.

lk başlarda daha otobiyografikti romanlarınız. Şimdi nereye doğru evrildi? Nasıl bir değişim oldu?

 

Otobiyografiyle başladım. Sonra iki macera romanı yazdım. Ardından bir otobiyografi daha yazdım. Çünkü birincisi çok beğenildi. Yargısına önem verdiğim birçok kişi, hatta “Türkiye’de otobiyografi yoktur” diyen birçok insan “Senin otobiyografin ilk defa Batı anlamında gerçek bir otobiyografi oldu” dedi. Benim otobiyografim bir savunma falan değildi. Başıma bunlar geldi, aslında çok haksızlık oldu, ben çok iyi bir insandım, benim hakkım yendi, şeklinde bir otobiyografi yazmadım. Her şeyi normalmiş gibi yazdım ve edebiyat çevrelerinde çok beğenildi. Bunun üzerine ikinci otobiyografim olan “Kendime İtiraflarım”ı yazdım. O da beğenildi. Sonra macera romanları yavaş yavaş tarihi romana dönüştü.

Sizce neden? İlgi alanınız dolayısıyla mı?

 

Evet, öyle tahmin ediyorum ben de. Her koleksiyonerin muhakkak tarih bilmesi lazım. Tarih bilmeden koleksiyon yapıyorsanız siz istifçilik yapıyorsunuz demektir. O eseri yaratan ortamı tanımanız lazım ki o eseri anlayasınız. Her sanat eserini takdir edebilmek için tarih bilmek gerekiyor. Hatırlıyorum 12 Eylül’den sonra Kenan Evren Picasso’nun bir tablosu için “Bunu ben de yaparım” demişti. Doğrudur herkes yapabilir, ama önemli olan onu 1913’te yapabilmiş olmak.

Şu anda nasıl bir kitap üzerine çalışıyorsunuz?

 

Tarihi bir roman. İlk tarihi romanım olan “Hayatını Boynunda Taşıyan Adam”da tarih azdı. O kitapta bir genç çocuk, Adnan Menderes’in asılmasına isyan ediyor ve bu isyanından bir macera doğuyordu. Fakat adam aynı zamanda da şiddete inanmayan biri. Şiddet kullanmadan isyan ediyor. Yani terörizme gitmeden isyanını yapıyor. 12 Eylül’ü yaşıyor, etrafında büyük bir şiddet var, lakin kendisi şiddete hiç başvurmuyor. Dolayısıyla “Acaba ben korkak mıyım?” diyor ve bunu denemek için de uzun yüzmeler yapıyor. Mesela buradan denize atlıyor ve Yalova’dan çıkıyor, boğulmaktan korkmuyor. Öyle birini tanıdım ben zaten. “Fırtınada canımı tehlikeye atabildiğime göre ben aslında korkak değilim, şiddete inanmayan, onun bir fayda getirmediğine inanan biriyim” diyor. O tarihimsi bir romandı. Sonra denizci olduğum için Barbaros’la ilgilendim ve “Barbaros! Sevgilim…” adlı tarihi bir roman yazdım. Onda çok mutlu oldum, yazarken devamlı denizdeydim. Malum Barbaros İtalya ve İspanya’da korsanlık yapıyor, bazı bölümleri Batı’da geçiyordu romanın. Batı dünyasını iyi tanıdığım için kolay yazdım orada olan bitenleri. Onun ardından benim kahramanlarımdan biri olan Prens Sabahattin’i yazdım. Prens Sabahattin, Türk tarihinin ilk liberal politikacısı. Aslında pek politikaya atılamadı, ama biraz yaptı. İttihat ve Terakki’nin başlangıcında bulundu, Jön Türkler’in kurucularındandı. Onun ardından da şimdi yayımlanmayı bekleyen “Mustafa Kemal’e Aşklanmak” adlı romanı yazdım. Bir genç kız hem Anadolu isyanında Atatürk’e yardım ediyor hem de ona aşık. Uzaktan bir aşk… Bu kitabım için de her an bir yayıncı tamam diyebilir ve bir, iki ay içinde piyasada olur. Şu anda ise Lale devri ile ilgili bir roman yazıyorum. Çok ilginç bir dönem. O da sanıyorum seneye yayımlanır.

Siz Türkiye’nin en önemli ilk koleksiyonerlerinden birisiniz. Çok önemli bir koleksiyona sahiptiniz. Şu anda elinizde yapıt var mı ya da alımlar yapıyor musunuz?

Benim koleksiyonuma devlet tarafından el konuldu, müzayede oldu, satıldı, çoğu kayboldu. Son kalan kısmını ben sattım, paraya ihtiyacım vardı. Dolayısıyla pek koleksiyonum kalmadı denilebilir. Tek tük eserler var elimde. Birkaç tane Abidin Dino var. Yeni alımlar da yapıyorum, mesela en son Contemporary İstanbul’da Jean-François Rauzier adlı bir sanatçının fotoğrafını satın aldım. İnsanlar genellikle bu tip etkinliklerin, sergilerin açılışına gider. Kokteyller verilir, fotoğraflar çekilir ve magazin olur. Bir de kapanışına gidenler vardır. Orası artık sessizdir, bir saat sonra kapanacaktır, kimse kalmamıştır, birazdan ambalajcılar gelecektir. O sessizliğe giderim ben. Kapanmadan bir saat önce giderim. Kalanların arasından daha ehven fiyata eser alırım. Rauzier’in eseri mesela 50 kilo falan, “Bunu tekrar Fransa’ya taşıyacak mısın” diye sorarım. Bu eseri de fuarın son saatinde aldım. Kütüphaneyi gösteren bir fotoğraf ve kütüphaneler, kitaplar benim aşkım. Benim için önemli bir eser de Erkmen Senan’a ait. (Salo-nun duvarında asılı eseri gösteriyor.) Yakın bir zamanda vefat etti. Erkmen, bence üstün bir sanatçı, bu eserini de çok beğenmiştim.

En başa dönecek olursak, sizi sanata yaklaştıran neydi?

 

Bu işlerde anne, baba önemli. Herkesin hayatında anne, baba sanıldığından daha önemli hatta. Bizimkiler her sene Fransa’ya giderlerdi ve beni de altı, yedi yaşımdan itibaren beraberlerinde götürdüler. Onlar ne yapardı bilmiyorum ama bana bir dadı tutarlardı. O dadı da beni Louvre Müzesi’ne götürürdü. Yedi yaşından itibaren müzelere gire çıka, insanın ayağı, gözü alışıyor ve yavaş yavaş onunla yek vücut oluyorsunuz. Bir daha da kopamıyorsunuz. Cizvitlerin kurucusu Ignacio de Loyola, “Yedi yaşına kadar bana ver, sonra senin olsun” demiş. İnsanı yedi yaşına kadar tahmin tasavvur edebileceğimizin ötesinde şekillendiriyor hayat. Ben her sene o müzelere gidip geliyordum, o yaşlarımda tabii memnun kalmıyordum bu durumdan ama demek ki alışmışım, devam etti. Ne zaman seyahate gitsem müze programı işin belkemiğidir. Müze programı yoksa ben o seyahati yapmam. Çok görmek önemli. Bana bazen soruyorlar “Sen bu resmi niye ilginç buldun?” diye. Ben çok resim gördüm; anahtar o. “Senin gözünde bir ayar mı var?” diyorlar. Benim gözümde ayar falan olduğunu sanmıyorum, çok görmüş olmanın mirası bu. Koleksiyonerlere ne tavsiye ettiğimi sorsanız “Çok eser görsünler” derim. İyisi, kötüsü hiç önemli değil. Hep gözünü dolduracaksın, o yavaş yavaş terbiye oluyor.

Siz ‘60’ların sonu itibariyle eser satın almaya başladınız. Sizi o dönemde sanat eseri satın almaya, koleksiyon yapmaya iten neydi?

 

Ben onu yatırım olarak yapmadım. O işe dayanılmaz bir cazibe hissettim. Ben bu eserleri gördüğüm zaman ne yapıp ne edip almalıydım, “Ah bunu evime alsam, duvarıma asıp seyretsem” diyordum. O parçaları evimin içine yerleştirirdim, sonra zamanla koleksiyon halini aldı. Bir, üç, beş falan gidersiniz bir süre sonra “Bende şu var. Bende şu eksik” demeye başlarsınız. Bu iki cümleyi söylemeye başladığınız zaman koleksiyoner oldunuz demektir. Koleksiyon yapmanın zorluğu oradadır; eksik aramaya başlarsınız. Veyahut da sizdekinin daha iyisini bulursunuz. O ressam, o denizi üç sene evvel yapmış ama daha güzel yapmış. Siz hemen elinizdekini satar ve onu alırsınız. Diğeri biter sizin için artık. Sıfır! O hemen değiştirilir. Tabii bu arada biraz zarar edilir falan ama o önemli değildir artık. Parayı düşünmüyor işte koleksiyoncu. Parayı düşündüğü zaman yatırımcı oluyor. Müzayedelerdeki insanların birçoğuna bakıyorum; yatırımcı. Faizler düşük sanat eseri alıyor; mantıken doğru. Yeteri kadar gayrimenkulü varsa, parası da duruyorsa, bir yerden şunun eseri ucuza gidiyor şeklinde bir dedikodu da duyduysa fırsat bu fırsat, duvara da güzel bir şey asarım diyor ve eser alıyor, o da yatırım oluyor. Tabii koleksiyoncuyla yatırımcı aynı şey değil.

Siz satın aldığınız ilk eseri hatırlıyor musunuz?

 

Hatırlıyorum. Satın aldığım ilk resim Nuri İyem’e aitti. 1968 civarıydı, yılbaşıydı. Tam evimin karşısında Gezi Parkı vardı. Orada belediyeye ait bir sanat galerisi açılmıştı. Galerideki sergiye gittim ve Nuri İyem’in tablosunu görünce birden aşık oldum. O zamanlar genç bir mühendis olarak çalışıyordum, ayda 2 bin 500 lira kazanıyordum. Resim de 2 bin liraydı. Dolayısıyla benim için ağır bir işti. Galeriye gittim geldim, gittim geldim. Sonunda Nuri İyem’in karısı geldi yanıma. “Siz memur musunuz?” diye sordu. Şimdi aslında Fuat Bezmen’in oğluyum, ama bir yandan da memurum. Evet desem bir türlü, hayır desem bir türlü, “Öyle sayılır” falan dedim. “Taksit yaparım” dedi. Neticede oradan, buradan topladım, o eseri satın aldım.

Ne kadar kaldı o resim sizin koleksiyonunuzda?

 

20 sene kaldı, sonra hediye ettim bir arkadaşıma. O da çok mutlu oldu. Hediye etmemin nedeni de Nuri İyem’in o resimlerden çok yapmış olması. Soğudum eserden.

Başlangıçta alım yaparken nasıl hareket ederdiniz?

 

Başlangıçta severek alıyorsunuz. “Bu resmi çok sevdim” diyorsunuz, sonra paranızın olup olmadığına bakıyorsunuz, ona göre alıyorsunuz. Ama bir süre sonra koleksiyoner olduğunuz zaman para biraz önemini kaybediyor. Ben de biraz zengin oldum ve para önemini kaybetti. Bu kez bende olmayanları, bendekilerin daha iyileriniaramaya başladım. O zaman iş zorlaştı.

Hangi açılardan zorlaştı?

 

10 resimden dokuzu işime yaramaz oldu. Çünkü bende ya vardı ya daha iyisi vardı. “Şu ressamın şu dönemi eksik ya da peyzajı var ama portresi yok” diyorsunuz. Bu sefer onun peşine düşüyorsunuz. Koleksiyoner daha da obsesif oluyor. Ve tabii şu cümleyi çok söylemişimdir: Önemli, tanınmış bir ressamın kötü, sıradan bir resmini mi ya da sıradan bir ressamın çok başarılı bir resmini mi tercih edersiniz? Mesela Nazmi Ziya büyük isim, fakat eseri eh, bakıyorsun ruhunu koymamış. Öte yandan daha az tanınmış Nazmi Çekli. Önemli bir ressam değil ama adam oturtmuş; o güneşin batışını halletmiş, nasıl yapmışsa. Bir de küçücük bir yelken koymuş. Ben de yelken olunca hemen hoşlanıveriyorum o resimden. Birdenbire “Nazmi Ziya varsın gitsin” deyip Nazmi Çekli’yi alıyorum. Dolayısıyla her zaman önemsiz ressamın önemli işini tercih ettim. Bunu çok az insan yapar. Kulakla satın almak ile gözle satın almanın farkı bu. Nazmi Ziya’yı aldığın zaman beğenmesen de kulağın çok duymuş oluyor. Kulağınla duyup almış oluyorsun. Nazmi Çekli enayi bir tip ama bunu da iyi becermiş işte. Onu gözünle alıyorsun. Koleksiyoncu kulağıyla değil, gözüyle alır.

Eser almaya başladıktan ne kadar süre sonra kendinizi koleksiyoner olarak tanımladınız?

 

1980’lerin başında.

Niye bu kadar uzun bir süre?

 

Evet, uzun bir süre. Param olmadı. Koleksiyoner olmak için biraz para lazım. Çünkü kolekisyonerlik kabadayılık; onu almam, bunu alırım falan. Havalara girmek için arkanda çek defterin olacak. Dolayısıyla ‘80’den sonraya kaldı, sebebi para. Zaten içimde potansiyel vardı ama kinetik enerjiye dönüşemedi.

O dönem çok az koleksiyoner vardı. Birbirinizle ilişkileriniz nasıldı, mesela çekişmeler falan yaşanır mıydı?

 

Çekişme olmazdı. Şöyle olurdu: Ben bir eseri beğendiğim zaman pazarlık etmezdim. Dolayısıyla ilk bana gelirdi eserler. Bu bir avantaj mı? Koleksiyoner için düşünebiliyor musun, ilk ona gidecek eserler, daha ne istiyorsun? Satan da alan da birkaç kişiydi zaten. Bizim zamanımızda sanat piyasası yoktu. Bizler sayesinde, bizlerin ardından sanat piyasası oluştu. İlk tuğlalardı bizim alımlarımız. Bizlerden önce insanların elinde bir, iki parça iş vardı. Onlar da çağdaş eserler değildi; dededen falan kalma işlerdi.

O zaman şöyle diyebilir miyiz; diğer koleksiyonerler sizin tercih etmediklerinizi satın aldılar.

 

Genellikle. Çünkü pazarlık etmiyordum. Ben daha pahalıya satın alıyordum. Ben satın almadığımda öbürü pazarlık ettiği zaman daha ucuza alıyordu. Dolayısıyla belki o daha akıllıydı.

Eser alırken birilerine danışır mıydınız?

 

Hayır.

O eseri size satın aldıran neydi peki?

 

Klasik Türk resmi dediğimiz, mesela Nazmi Ziya’lar falan, aslında hepsi kopya. Bir özellikleri yok. Fakat iyi kopya, kötü kopya var. İyi kopyaları bulduğum zaman almaya çalışıyordum. Çağdaşta iş çok değişiyor, daha zorlaşıyor. Nazmi Ziya’nın iyi ve kötü resmini ayırt etmek çok kolay bence. Adam empresyonist. 1880’de empresyonistler başlamışlar, hababam yapmışlar, 1940’ta bizimki yapıyor. Binlerce var ortalıkta, herkes görmüş. Mimar Sinan’dan bir hocayı bile çağırsanız, imzayı göstermeden “Bu başarılı bir empresyonist midir, değil midir?” diye sorsanız, “Işığı iyi koymuş” ya da “Koyamamış” der size. Empresyonist dediğiniz de zaten ışık işi. Orada başarmış mı, başaramamış mı. Çağdaşlara geldiğin zaman iş özgün kelimesinde oynamaya başlıyor. Dünyada bu var mı, bunu bir yerden kaptı mı, hem annesi hem babası kendisi mi, tek başına mı doğurdu? Buna karar vermek çok zor. Büyük bir üretim var dünyada çünkü. Erkmen Senan’ın bu eserini gördüğüm zaman aldım, çünkü ben böyle bir şey görmedim, duymadım. Erkmen’in eseri bana çok özgün geldi ve ayrıca da beğendim. Özgün olur ama beğenmeyebilirsin de. Hem özgün hem içimi çekti benim. Dolayısıyla çağdaş resim daha zor oluyor. O dönemlerde ben çağdaş resim de alıyordum. Türkiye’de, özgün çağdaş resim bulmak zor. Genellikle biraz tesir vardır. Kopya yoktur da bilmem kimin tesiri vardır. O tesir az mı, çok mu? Yüzde 10 başkası tesir etmiş yüzde 90 özgün olduğunda alıyordum. Ama tam tersinde almamaya çalışıyordum. Özgünlük ağır basıyor çağdaşta.

Almayı çok isteyip de alamadığınız işler var mı?

 

O hep oluyor. Bazen fiyattan dolayı oldu. “Bu kadar da verilmez ki” diyor-sun. Sonra zaman geçiyor, bakıyorsun ve “Aslında o kadar da pahalı değilmiş, çok da güzel resimmiş” diyorsun. Öyle resimler oldu. Her beğendiğimi her zaman almıyordum, bazen fiyat yüksek geliyordu. Niye yüksek geliyordu o da belli değil. Bir raici yok ki bunların. Müzayedeye bakıyorsunuz bir resim 10 bin liraya satılıyor, ucuz diyorsunuz, aynı resmi ertesi müzayedede iki kişi kapışıyor, 30 bin liraya satılıyor. Bunun değeri mi değişiyor? Yok. Fiyat yüksektir, alçaktır geçerli bir ölçü değil. Fiyat pek belli değil. Fiyat hikayesi hissi bir iş. Bazen fiyat bir mazeret oluyor. Belli değil içimizde neler oluyor da biz o gün “Kalsın” diyoruz o işe. Birçok kez satın almadığım için pişman olduğum resimler oldu. Mesela satın almadığıma pişman olduğum eserlerden birinin hikayesi şöyle: Osman Hamdi’nin iki tane “Kaplumbağa Terbiyecisi” vardır. Biri büyük, diğeri küçük. O küçük olanı almak için Londra’ya gittim ve açık arttırmaya katıldım. Eser, Erol Simavi’nin yetkili kıldığı kişi tarafından 56 bin pounda satın alındı. Ben o gün kendime 50 bin pound sınırını koymuştum. Üstelik kendime ihanet ederek 55 bin pound’a kadar da çıkmıştım. Bin pound fazla vererek Simavi aldı. Ona pişman oldum, niye kendime bu kadar düşük sınır koyduğum için. Biraz daha çıksaydım diyorum kendi kendime. Niye 60 bin pound’a cesaret edemedim? Beni biraz zorlardı ama öldürmezdi aradaki 10 bin pound. Madem sevmişsin alıver, orada küçük düşünmüşüm.

Koleksiyonunuza kattığınız için çok mutlu olduğunuz işler var mıydı?

 

Bazılarını çok severdim. Mihri Müşfik çok severdim mesela. Onun kalemle yaptığı peçeli bir kadın resmi vardı. Gözleri gözüküyor kadının sadece, şeffaf peçenin altından da çok hafif yüzünü görüyorsunuz. O resim benim en sevdiğimdi; aklımdan hiç çıkmadı.

Sahibi olduğunuz Santral Holding, Türkiye’nin ikinci bienalinin sponsorluğunu yapmıştı. Henüz güncel sanatın, çağdaş sanatın çok konuşulmadığı, bugünkü kadar gündemde olmadığı bir dönemde bianele sponsor olmaya nasıl karar verdiniz? Neden bienali desteklemek istediniz?

 

Vatana hayırlı olur diye düşündüm. Bana bir hayrı olacağını düşünmedim. Çünkü ne gören ne duyan vardı. Fakat ülkemizin farkına varmadığı bir eksiklik olduğunu düşündüm. Bir eksiklik vardır, farkındasındır, allem eder, kallem eder o eksikliğini giderirsin. Bir de farkında olmadığın eksikliklerin var; Türkiye’de o, sanattı işte. O zamanlar düşündüm ki faydalı bir iş olacak.

Rengin Suar: Bienal bir ilkti. Şimdi koskoca kurumsal bir yapı oluştu. Zor bir iş yapıyor İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı. Muazzam da değerli bir iş yaptıklarını düşünüyorum.

Sizin o dönem sanatçılarla ilişkileriniz nasıldı? Dostluklarınız var mıydı?

 

Yoktu.

Neden?

 

Bilmem, gerek duymadım. Beni eserleri ilgilendiriyordu.

Rengin Suar: Aradaki kurumlara da bir saygıydı bu. Herkesin bir işi var diye

düşünürdü Halil.

 

Galericileri atlamakistemedim.

Hep galerilerden mi alım yaptınız?

 

Tabii her zaman aracı kurum oldu. Hiçbir zaman direkt sanatçıya ya da tabloyu satmak isteyen ev sahibine gitmedim. Mesela bir kadın evindeki tablosunu satmak istiyor diye haber gelirdi bana, gitmezdim.

Niçin?

Mutlaka bir galerici olmalıydı. Doğrusu oydu. Bir profesyonel gitmeli, “Şu şudur, bu kadar isterseniz makuldür” demeli. Bir hizmet verecek. Bir kadın mesela dedesinden miras kalmış satmak istiyor, evet ama ne istediğini bilmiyor. Yüzde yirmi ya da iki misli istese makul ama on mislini istediğinde ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Dolayısıyla hiç gitmedim ve de öyle diyaloglara girmedim.

Rengin Suar: Şöyle küçük bir hatırlatma yapayım. Herhangi bir galerici veya sanat ajanı gelip herhangi bir sanatçının içinde bulunduğu sıkıntıyı, sergisi öncesinde yaşadığı sorunları söylediğinde Halil’in önemli destekleri olmuştur. Eskiden şartlar çok iyi değildi sanatçılar için. Halil’in sanatçılara, tabii arada bir olmak kaydıyla, önemli destekleri olmuştur.

 

Neler oldu mesela?

 

Zeki Faik’te oldu mesela. Eşi de, kendisi de yaşlıydı, bodrum katı gibi bir yerde oturuyorlardı; havasız, küçük bir yer. Türkiye’nin en önemli ressamı, sonuç acıklı, trajik… Galericiye Zeki Faik’in mali durumunu sordum. “Kendilerine bir daire almak istiyorlar” dedi. Ben oraya aslında iki tane resim almaya gitmiştim. Galerici böyle söyleyince işler değişti. Zeki Faik’e “O yeri alabilecek paraya bana kaç resim verirsiniz?” diye sordum. O da “Şunların arasından 20 – 30 tane seç” dedi, bana kocaman bir koleksiyon gösterdi. Ben de seçtim, istediği parayı da verdim. Şartları o koştu bana. Dolayısıyla Zeki Faik küçük bir daire sahibi oldu.

Koleksiyonunuz için şu sanatçıların en iyi dönemleri vardı diyebilir misiniz?

Mesela Zeki Faik”in en güzel işleri kesinlikle bendeydi.

Birkaç koleksiyoner daha aynı cümleyi kurmuştu.

Benden gitti hepsi. Zeki Faik’in 45 – 50 resmi vardı koleksiyonumda. Öyle bir rakam. Herkeste 5 – 10 tane vardı. Ayrıca Nazmi Ziya’nın muazzam bir koleksiyonu vardı.

Sevmedikleriniz var mıydı mesela, koleksiyonunuza hiç almadığınız?

Vardı. Sabri Berkel mesela almadım.Kopya çünkü.

Şimdi baktığınızda o dönemki koleksiyonunuzu nasıl tanımlarsınız? Nasıl bir koleksiyondu?

Koleksiyonumun yarısı klasikti, yarısı da o zamanın çağdaşları. 1992’ye kadar eser aldım ben. Ve 500 rakamını tutturmuştum.

Rengin Suar: Ama hepsi başyapıttı ya da gelecekte çok iyi olacağını öngördüğü isimlerin eserleriydi.

 

Kimler vardı öngördüğünüz isimler arasında?

 

Öyle bir başarım pek olmadı.

Rengin Suar: Niye? Mesela Kemal Önsoy’da oldu.

Evet Kemal Önsoy oldu. Kemal’i İngiltere’ye gönderdim hatta. Yıl 1990 ya da 1991’di. Nitekim olmuş sonra.

Rengin Suar: Erol Akyavaş var sonra mesela. Ona da çok katkıları oldu.

 

Erol Akyavaş 1990’larda şu anki kadar meşhur değildi. Küçük bir ressamdı. New York’ta ameliyat parasına ihtiyacı varmış. Yine bir galerici, Yahşi Baraz söyledi bana bunu. “Parayı vereyim, karşılığında ne isterse versin” dedim. Akyavaş da karşılığında birkaç resim verdi.

Rengin Suar: Halil çok mütevazıdır. Ben sanata bu kadar aşık bir insan görmedim. Profesyonel olarak yapmaya çalıştığı zamanların dışında da öyle biri. Biz birlikte zor zamanlar da geçirdik. Borçlar ödendi, toparlandı her şey ama o hiçbir zaman sanattan vazgeçmedi. Beş, altı yaşından itibaren gezmedik müze bırakmamış bir insan.

 

Bu önemli koleksiyonunuzdaki yapıtlara 1995 yılında vergi borçlarınız nedeniyle devlet el koydu. Ve bunlar satışa çıkarıldı. O dönem neler hissettiniz?

 

İnsan tabii biraz üzülüyor ama ağır bir üzüntü yaşamadım. Hayatın devamı dedim, demek ki böyleymiş bu işler. Benim niyetim müze yapmaktı. Eserler satılmasaydı müze yapacaktım. Hatta bu müze fikrimi Ferit Edgü ile konuşmuştum, 1990’ların başında. Koleksiyonda 500 resim olunca müzeye doğru gidebileceğimi düşünmüştüm. Ferit Edgü’ye “Müzeler çok sıkıcı oluyor. Ben sıkıcı bir şey yapmak istemiyorum. İnsanları kendine çekecek bir müze nasıl olmalı? Bana ne tavsiye edersin?” diye sormuştum. O da bana “Senin müzen panayır gibi olsun” demişti. Bu cümle kaldı aklımda. Müzemi kuramadım, kısmet dedim.

Sizin eserleriniz 2009’daki müzayedede de satışa sunuldu. Bu kez siz elinizdeki yapıtları satışa çıkardınız. Bu yapıtlara niye el koymadı devlet?

 

Onlar benim Amerika’ya göndermek istediğim ama tarihi eser diye gümrükte el konulan eserlerdi. Bu eserler nedeniyle hakkımda tarihi eser kaçakçısı iddiaları çıktı. Gümrükte kaldı, el konulduğu için kurtarılmış oldu.

Rengin Suar: Kendi evinin resimleriydi onlar. Evinin eşyası yani. Bunlar tarihi eserdir kararı olmamasına rağmen gümrükte kaldılar.

10 küsur sene gümrükte kaldılar.Gümrükten çıktığında ne durumdaydı eserler?

Yağlıboyalara hiçbir şey olmamıştı ama mobilyalar çürümüştü. Ahşaplar gitmişti, mobilyaların çoğu bitmişti.

Onları satmaya neden karar verdiniz?

Paraya ihtiyacım vardı çünkü.

Rengin Suar: Bir de onlardan kurtulmak lazımdı. Geçmişin olumsuz enerjisini ortadan kaldırmak gerekiyordu. Madem bunlar tarihi eserdi onca sene nasıl tuttun bunu gümrükte? Tarihi eser değilse niye tutuyorsun? İlk müzayedede de diğerinde de eserlerin Halil’in sanatsever arkadaşları tarafından satın alınması bizim için her zaman mutluluk oldu. Onun koleksiyonu olduğu için o müzayedeye koşturan insanlar oldu.

O zamanlar piyasa fiyatının birkaç misline satıldı bu eserler. Benim eserlerimin satıldığı ilk müzayededeki fiyatların yarısını görmemişti o güne kadar Türkiye. 3 – 5 misline satıldı eserler. Tek eldeyken 50 kişiye birden dağıldı resimler, dolayısıyla hareket geldi. Belki hayırlı oldu.

Rengin Suar: İnsanlar Türk resmini tanıdı.

 

Şu anda kimi özel müzelerde sizin koleksiyonunuzdan çıkmış eserler var mı?

 

Bilmiyorum, dikkat etmedim. Ama mesela Sakıp Sabancı çok eser satın aldı benden; hatlar, fermanlar, Osmanlı eserleri. Onun müzesinde var. Sonunda, üç, beş kuşak derken, her şey müzeye girer. Eğer değeri varsa tabii.

Günümüzde de sanat eseri alıyorsunuz. Çağdaşlardan özellikle takip ettiğiniz isimler var mı?

 

Erkmen Senan vardı ama kaybettik kendisini.

Peki şu anda eser alırken nasıl hareket ediyorsunuz?

 

Özgün mü diye bakıyorum. Klasikleri pek almıyorum. Yeni yeni, yaklaşık 3 – 5 aydır genç sanatçıların işlerine bakmaya başladım. Tuval dışında fotoğraf da ilgimi çekmeye başladı. Teknolojik resim de hoşuma gidiyor; o da yeni bir sanat çünkü.

Koleksiyonerlik serüveninizde bir dönem kapandı, şimdi yeni bir dönem mi başlıyor?

Diyebiliriz tabii. Edebiyatla beraber…

Rengin Suar: Yeni bir kariyer diyebiliriz. Birinci, ikinci hatta üçüncü kariyer yapma şansınız oluyor hayatta.

Babam 103 yaşında öldü. Altyapı iyi yani.

NOT: Söyleşinin bana geldiği fontlarda değişiklik olanağı olmadığından bazı yazılım hataları var, özür dilerim

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, SANAT, TANITIMLAR & DUYURULAR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s