Monthly Archives: Nisan 2014

YENİ KİTAPLARIM PİYASADA…

DAHA GÜZEL SOFRALAR, DAHA HOŞ LEZZETLER İÇİN ŞEFLER PİŞİRDİ… ŞİMDİ SIRA SİZDE…

 

 

SİZİN İÇİN PİŞİRDİLER KAPAK

 

ŞİİR BİR YAZI SANATI OLMANIN ÖTESİNDE, BİR YAŞAMA BİÇİMİDİR, YAŞAMA ANLAM KATAR… OKUYUN, DENEYİN!

Kambur ilan edilen kapak

 

OĞLAK YAYINLARINDAN ÇIKAN SON İKİ KİTABIM PİYASADA

TÜM İNTERNET KİTAÇILARINDA

SEÇKİN KİTAP EVLERİNDE BULUNUYOR

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under HABERLER

VARİATİONS – ÇEŞİTLEMELER…. SABİHA AYRAL

photo 1

 

Eğer sürekli bir sahnesi olabilseydi, inanıyorum ki yaşamını oorada geçirir ve evine uyumak için bile dönmezdi… Benim bildiğim Sabiha Ayral (Saboş) tiyatroyu o kadar çok sever ve o denli içselleştirmiştir.

DSCN6239

Hayatının uzun yıllarını Paris’te T.C. Büyükelçiliği ve daha sonra da OECD’de çalışarak geçirirken tiyatro yönetmenliği öğrenimini almayı ihmal etmemişti. Dışişleri Bakanılığından emekli olduktan sonra çalışmaya başladığı Bilkent Üniversitesi’nde her yıl bölüm öğrencileri ile bir Fransız yazarının oyununu fransızca olarak sahneye koymaya başlamıştı.

DSCN6222

Senede bir gün oynanan bu oyunlardan 10’uncusunu 14 Nisan 2014 günü seyircisine sundu Sabiha Ayral !…

Çeşitli yazarların oyunlarından derlediği “çeşitlemeler” oyununun tam olarak tadına varabilmek için Sabiha’yı çok yakından tanımak ve belki de benim gibi kardeşi olmak gerekiyor… Çünkü yaşam öyküsünü anlatmış !

DSCN6355

Bir tiyatro sahnesinde, bir oyun ile kocaman bir yaşam ancak bu kadar anlatılabilinir diye düşünüyorum…

Onu yakından tanımıyorsanız bile oyunu dikkatle izlediğiniz zaman bir yaşam şeridini izlediğinizi çok rahat kavrayabilirisiniz… Üstelik de bu oyunu oynayanların hepsi bambaşka bir iş ile uğraşan öğrenciler…

Hem ablamı hem de o gencecik çocukları candan kutlamaktan başka ne geliyor elden… Keşke  diyorum, keşke sahnesi olsaydı da, yaşamını herkes ile paylaşabilseydi…

DSCN6219 DSCN6238 DSCN6246 DSCN6251 DSCN6258 DSCN6271 DSCN6275 DSCN6278 DSCN6281 DSCN6285 DSCN6290 DSCN6294 DSCN6305 DSCN6316 DSCN6320 DSCN6344 DSCN6380 DSCN6395 DSCN6406

 

2 Yorum

Filed under Fotograflar

DÜNYA UYGARLIĞI PROJESİ İÇİN: LÂİK SEVGİ TOPLUMU

YAŞANABİLİR BİR DÜNYA İÇİN

LÂİK SEVGİ TOPLUMU

Özellikle Batı dünyasında pek çok demokrasinin “lâik” olmadığını biliyoruz, eğer öyle olsaydılar “Hristiyan Demokrat” partileri kurulamazdı…

Örneğin Fransa, Batı demokrasileri arasında lâikliği ilke olarak kabul etmiş ülkelerden birisi. Bir diğeri de Türkiye

Biz lâikliği olması gerektiği gibi algılamıyoruz. Daha doğrusu ülkemizdeki siyasi partilerin algı yönetimi buna izin vermiyor

Kısaca, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı yönetim biçimi olarak algılatılıyor lâiklik

Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’nin geçerli Anayasasında, “lâik” olduğumuz yazılı olduğu halde, yani Anayasaya rağmen, ülke din temelli bir parti tarafından yıllardır yönetiliyor. Buna kimsenin sesi sedası çıkmıyor! Demokrasi adına “susan” muhalefet ve “hukuk” aslında, toplumsal bir uzlaşmayı belirleyen Anayasaya karşı hareket etmekten kendisini alamıyor

Lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının yanı sıra, düşüncede, bilimde ve sanatta da lâikliği öngören bir düzenin tanımlanması değil midir?

Böyle olabilseydi eğer, o zaman Türkiye, dünyada bilimde ve sanatta adını duyuran ülkelerden birisi haline gelebilirdi. Ancak bugünün Türkiye’sinde ne üniversiteler özerk ve bağımsız, ne de sanatçılar yeteri kadar özgür.

Bu durumu belgeleyecek pek çok örnek var olmasına, ama onları burada sıralamanın bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Gören gözlerin (bakan değil) bunları gördüğünü, bildiğini varsayıyorum.

“Sevgi” kadar soyut başka hangi kavram var

Sevmenin doğası, içeriği, anlamı nedir? Yoksa “seni seviyorum, sizi seviyorum” demek, sevdiğini anlatmak için yeterli midir?

“Seni seviyorum, sizi seviyorum” cümleleri kadar, günümüzde içi boşaltılmış ve anlamsızlaştırılmış başka cümle pek bilmiyorum. İşte bu yüzden yaşanabilir bir dünya yaratacaksak, önce bu cümlelerin içini doldurmamız gerekiyor…

selam

Yaşamakta olduğum Fransa’da, günün herhangi bir saatinde sokağa çıktığımda, özellikle kendi mahallemde, kim ile karşılaşsam en azında bir gülücükle selamlaşıyor olmak bile bir anlam kazandırıyor sevgiye. Yani “günaydın” ya da “iyi günler” demek birbirimize karşı “husumetimiz” olmadığının altını çizmek anlamına geliyor. Bir de nereye girsem, önce “merhaba” diyorum, bir şey isterken “lütfen” demeyi unutmuyorum, unutmuyorlar.

Bütün bu gündelik sözcük kullanımları aslında sevginin, birlikte yaşıyor olmanın getirdiği bir öncelikten başka birşey değil.

Oysa Türkiye’de durum çok farklı, özellikle büyük şehirlerde kimse kimseye “sevgi” içeren bir sözcükle yaklaşmıyor

Gündelik alış veriş için girdiğimiz mahalle bakkalında bile “bir ekmek versene” deyip çıkıyoruz, ekmeğin parasını bakkalın yüzüne atarcasına veriyoruz, ekmeği alırken teşekkür etmek ihtiyacını duymuyoruz. “Parasını verdik ya… Bedava vermiyor ya… Para da kazanmadı mı?” anlayışını öne çıkartıp günümüzü sevgisiz yaşamayı sürdürüyoruz..

39270

Bizden oy isteyen siyasi partilerde de aynı tavır yok mu? Zaten onların bu tavırları yüzünden birbirimize düşman olmadık mı?

Türkiye’de, insanlar arasında yaratılan dikey bölünmenin kimseye bir yararı olmadığını çok kısa bir zamanda daha iyi anlayacağız, çünkü %50 nin iktidarı karşısında, diğer bölünmüş %50 yi bulacak ve çok taraflı bir hır gürün içinde buluşacağız

Bu buluşmamızın hiç de öyle “sevgi” dolu bir kucaklaşma olmayacağını günümüzü yaşayan herkes biliyor olmalı. Olası bu durumun kime ne yararı olacak? İşte bu soruyu soramayan insanlar topluluğunun karşısında “aydın” olduğunu savunanların yapması gereken birşeyler olduğunu düşünüyorum.

Biz, “Marx der ki, Engels’e göre, Troçki’nin görüşleri doğrultusunda” diye yetişmiş bir nesilden geliyoruz, karşımızda da Turancılar ve Kavgam’ı okumuş olanlar vardı, bir de tabii Hilâfetin kaldırılmış olmasını bir türlü içine sindirememiş olanlar… Bu söylemler neye yaradı? Ardımızda her kesimden, kaç idam, kaç infaz, kaç faili meçhul bıraktık? Hangimizin anılarında işkence yoktur?

İnsanlar yapmış olduklarının sonuçlarından ders alması gereken yaratıklar değil midirler? Eğer ders alamıyorsak, o zaman bir sorun var demektir ve bunun çözümü için kafa yormamız gerekiyordur…

Yıllar önce (1989 – 1993) yayımlamış olduğum Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’nin ilk sayısında, İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nın kapısındaki bir uyarının fotografını yayınlamıştım, o uyarıda “buradan girmek yasaktır” gibilerinden bir “yasaktan” söz ediliyordu, yayınladığım o fotograf ile “lütfen buradan girmeyiniz” önerisinde bulunmuştum.

gazete-gazetecide-01

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’nin yayınlanma amacı İstanbul’un sevgiyle korunmasına katkıda bulunmaktı ve ilk sayısındaki manifestosunda bu açıkça belirtilmişti.

Gazetenin başına gelmeyen kalmadı! Beş yıl kadar direndim, ama sonra direncim kırıldı… Direncimin kırılma nedenlerini burada tartışmayacağım, ama direnmem için bir neden kalmadığını açıklayabilirim.

Kendi şehrindeki müzeleri gezemeyen, kendi şehrinde açılan sergilere gitmeyen, kendi şehrinde kapatılacak olan tiyatrolarına sahip çıkamayan, kitapçıların oyuncakçı dükkânlarına dönüşmesine neden olan çünkü kitap okumayan bir toplumda “sevgi”yi göğerteceğiz… İşimiz gerçekten çok zor.

Hemen yanı başımızda Irak’ta olup bitenlere bakıyorum, Suriye’de işlenmekte olan cinayetlere ve bu cinayetlere olan iktidarımızın katkılarını izliyorum. ABD’nin desteği ile İsrail’in bölgesinde yaymakta olduğu sevgisizliğe baka kalıyorum. Zehirlenerek öldürülmüş Filistin lideri Yasser Arafat aklımı kurcalıyor ve Filistinlilerin kendi aralarında bile bir iktidar kavgasında olduklarını gözlemliyorum.

İran İslâm Devrimi’ni, 1979’da arkadaşım Hale Tabib Kohei’nin telefon konuşmaları ile, İngiltere’de birebir yaşadığımı ve o zamandan beri süren o inanılmaz zulüm ve sevgiziliği anımsıyorum.

untitled

Kapitalist üretim ilişkilerine boyun eğen milyarlarca insanın yaşamakta olduğu Çin Halk Cumhuriyeti’nde tanık olduğum olaylar gözümün önünde gitmiyor. Sokağın kenarında kurşuna dizilen insanlardı onlar !

Romanya’ya yıllarca kan kusturmuş bir liderin yok oluş öyküsünü hep beraber izlemedik mi?

Bugün, acaba, Sosyalist diktatörlükten, kapitalist diktatörlüğe geçmiş olan Rusya’da yaşanmakta olanlarda sevginin kırıntısını bulabiliyor muyuz?

Batı Afrika’nın pek çok ülkesini gezdim, insanları ile konuştum, devlet adamları ile tartıştım ve Hür (?) dünyanın Afrika’daki egemenliğinden daha yıllarca vaz geçmeyeceğini, onları farklı yöntemlerle sömürmeyi sürdüreceklerini anladım.

Gezi Direnişinin başladığı günleri anımsıyorum. Başbakanın neden sevgisiz davrandığını o gün anlamamıştım, 17 Aralık kovuşturması başladığı zaman telâşın nedenini çözebildim, oysa o gün Gezi’de gösterilecek bir gıdım sevgi bugün %45 ile iktidarını sürdürmekte olanları %60 ların üzerine taşıyabilirdi. Sevginin gücünü azımsamamak lazım. Tabii sevginin ne olduğunu hissedebilenler için geçerli bu dediğim…

DSCN6566

Yaşanabilir bir dünya için, lâik bir sevgi toplumunu kurmamız gerekiyor! Bunu biliyorum ve sizlerden bunu nasıl başarabileceğimiz konusunda öneriler bekliyorum. Ama ayağı yere basan öneriler

Paris, 05 Nisan 14

NOT: Bu yazıyı Tarık Günersel’in İstanbul’da 22 Nisan’da düzenlemek istediği Dünya Uygarlığı Projesi için yapılacak seminer için hazırlamıştım, ancak ben dahil o gün orada olamayınca seminer yapılamadı, herkes kendi yerinden katkı sağladı 

 

 

Yorum bırakın

Filed under YAZILAR

Un “BOSSU” CHASSEUR DE SOI-MÊME

 

 

 

Un “BOSSU” CHASSEUR DE SOI-MÊME

 

V.B.Bayrıl

 

 

Dans son recueil de poêmes “Kambur” (Bossu), Cüneyt Ayral dépose sur papier la charge de poésie qu’il porte sur le dos. Avec une exquise et élégante révérence.

Il s’agit d’un ouvrier souterrain de la poésie, qui écrit des poêmes depuis 40 ans. Le texte intitulé “40 ans après”, qui se lit comme la préface du livre, nous rappelle et nous conte les principales étapes de ce voyage.

Sauf erreur de ma part, j’ai fait la connaissance de Cüneyt Ayral dans les années 90, chez Hilmi Yavuz. Il demandait l’avis de l’éminent professeur sur le roman qu’il était en train d’écrire.

Jusque là, je n’avais connu que trois personnes qui portaient des noeuds-papillons dans leur vie courante. Doğan Hızlan, Celal Şengör et Cüneyt Ayral. Et le plus jeune était Cüneyt…

Il s’intéresse à plein de choses et il est fin connaisseur. Il a également un cercle très large de connaissances. Il a le mérite d’être l’initiateur du concept de “sous-vêtements” dans la langue turque, au fil des ans. C’est un esthète qui commercialise des sous-vêtements féminins…..Cela forme un binôme fort attrayant.

Fétiche, passion, sexualité, littérature, cuisine, femme, société, monde artistique, photographie, peinture, écriture, pays, villes, livres, exposition…..C’est ce que suggère le fait d’évoquer Cüneyt Ayral. Un caractère qui pourrait dire : “ma vie est un roman”…..si quelqu’un se donnait la peine de l’écrire.

“Kambur” est le premier receuil de poésie de Cüneyt Ayral que j’ai lu. Ce que j’en pense? Ce n’est pas mal du tout. Cüneyt Ayral écrit des poêmes au moins du niveau d’Enis Batur. Il a lu des poêmes. Il a des connaissances. Son utilisation de la langue turque est limpide. Il a le goût de composer des vers tels que “ Le temps s’effondra/ En morceaux épars/ Comme de l’argent fondu/ Noir et blanc”, assez abstraits mais évoquant la peinture moderne.

Les poêmes de “Kambur” sont receuillis en trois parties : Poêmes à Iklil, Histoire privée de l’amour et Kambur qui donne le nom au recueil.

La première partie de “Kambur” comporte des témoignages éclatants, des fragments de vie d’un amour vécu, à l’exemple de l’amour d’Aragon pour Elsa:

Je sors d’un nouvel amour tel un apprenti…..

Je dis au temps de s’arrêter, mais il ne m’écoute guère,

Tant souffle fort le vent

 

Dans “Kambur” nous voyons en grande partie des poêmes qui suscitent une sensation d’instantanéité, probablement due à la familiarité de l’auteur avec l’art photographique, et qui laissent par moment un certain goût de haïku, avec une voix mature.

Cela fut soudain

(Ce qui put advenir!)

Je n’entendis pas la voix de l’affrontement

Tant les mots étaient incisifs.

Le téléphone sonna

Ce fut le début…..

 

Les vers suivants nous révèlent un autre exemple de haïku et de l’estéthique instantanée de la photographie se traduisant dans l’expression verbale:

Au fur et au mesure du Silence

La Voix

Cria

Même les bruissements des feuilles d’automne

Se turent

Face à ce cri.

Assistons-nous à un changement de saison?

 

“Kambur” se compose essentiellement des poêmes d’amour qui forment l’ossature du recueil. Les poêmes d’amour du poête aux femmes aimées, à celle qu’il aime, dévoilent à mes yeux un aspect de Cüneyt Ayral que je ne connaissais pas beaucoup: le lyrisme.

Oui, une vision lyrique,une expression lyrique et une manière lyrique de sentir de Cüneyt Ayral auxquelles je m’attendais si peu dans ces poêmes qui sont autant de douleurs de coeur, plus qu’une douleur dorsale.

Comme je l’ai précisé, Cüneyt Ayral connait la poésie turque. Il l’a lue et cela est parfois visible dans certaines références de “Kambur”:

 

Maintenant

C’est l’heure des adieux.

Voyons

Combien de temps durera

La douleur de l’amour

Au

61è siècle.

 

A part cette référence visible à Nazim Hikmet, le recueil est tapissé d’autres renvois, pour ceux qui les comprennent et les voient. “Kambur” est un livre orné de finesses et de bon goût. Il mérite d’être lu, pour suivre les pas d’un esthète dans sa vision lyrique de l’Amour et de la femme.

 

Traduit par Salih Bozok

 

 

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, SANAT, TANITIMLAR & DUYURULAR

V.BAHADIR BAYRIL KİDONYA DERGİSİNDE KAMBUR’U YAZMIŞ…

Screen shot 2014-04-22 at 21.22.28

 

KENDİ KENDİNİN AVCISI BİR ‘KAMBUR’

V.B.Bayrıl

 

Kambur’da sırtındaki şiir yükünü kağıda bırakıyor Cüneyt Ayral. Nazik ve zarif bir reveransla.

Kırk yıldır şiir yazan, gizli bir şiir işçisi o. Kambur’un önsözü gibi okunan “ 40 Yıl Sonra” başlıklı metin, bu yolcuğunu ana duraklarını anlatıyor/hatırlatıyor zaten.

90’lı yıllardır Cüneyt Ayral ile tanışıklığım. Belleğim beni yanıltmıyorsa Hilmi Yavuz’un evinde olmalı. Bir yemek sonrasında. Hoca’ya yazdığı roman hakkında fikrini soruyordu.

Günlük hayatında papyon kravat takan üç insan tanımıştım o zamana kadar. Doğan Hızlan, Celal Şengör ve Cüneyt Ayral. En gençleri Cüneyt’ti…

İlgili ve bilgilidir. Çok da geniş bir çevreye sahiptir. Yıllar içinde Türkçeye “iç giyim” kavramını yerleştirmiş biridir de… Kadın iç çamaşırları ticaretini yapan bir estet … Aslında çok çarpıcı bir ikili bu…

Fetiş, tutku, cinsellik, edebiyat, yemek, kadın, sosyete, sanat dünyası, fotoğraf, resim, yazı, ülkeler, şehirler, kitaplar, sergiler; Cüneyt Ayral’ı düşündüğümde bunlar geliyor aklıma. Birisi yazsa, “hayatım roman” denecek bir karakter…

Kambur benim okuduğum ilk Cüneyt Ayral şiir kitabı. Ne düşünüyorum? Hiç fena değil, en azından Enis Batur seviyesinde şiir yazabiliyor Cüneyt Ayral. Türkçe şiiri okumuş. Bilgili. Türkçesi tertemiz. Dize zevki var. Mesela; Zaman düştü

/ Paramparça / Eritilmiş gümüş sanki /Siyah beyaz” gibi hayli soyut ama o oranda modern resmi andıran dizeler yer alıyor Kambur’da…

 

Üç ana bölümde toplanmış Kambur’daki şiirler: İklil’e Şiirler, Aşkın Özel Tarihi ve kitaba adını veren Kambur

 

Kambur’un bu ilk bölümü yaşanan bir aşkın kimi anlarından çarpıcı tanıklıklar, yaşantı parçaları seriyor önümüze. Aragon’un Elsa’ya Şiirler’ine nazire yaparak:

 

Bir aşktan daha çırak çıktım…

 

Zamana dur dedim, dinlemiyor,

Yel öyle sert esiyor ki,

 

Kambur’da belki de Cüneyt Ayral’ın fotoğraf sanatına olan aşinalığından gelen çoğunlukla enstantane duygusu veren ve bu yönüyle de yer yer haiku tadında şiirlere rastlıyoruz çoğunlukla. Olgun bir ses var onlarda:

 

Birdenbire oldu

     (ne olduysa!)

Çarpışmanın sesini duymadım

Sözcükler o denli çarpıcıydı.

Telefon çaldı

         Başladı…

 

Haiku ile fotoğrafın enstantane estetiğinin dile dönüşmüş bir başka örneği ise aşağıdaki dizelerde çıkıyor karşımıza:

 

Sustukça

Ses

Bağırdı

Sonbaharın yaprak hışırtıları bile

Dinip kaldı

Bu çığlığa.

Mevsim mi değişiyor yoksa?

 

Kambur ağırlıklı olarak Aşk şiirlerinden oluşuyor. Kitaba asıl ağırlığını veren şiirler onlar. Sevilen, sevdiği kadınlara yazdığı şiirler bunlar bir şairin. Haliyle Cüneyt Ayral’ın benim çok görmediğim bir yönünü ortaya koyuyorlar; lirizm…

 

Evet, Cüneyt Ayral’dan beklemediğim bir “lirik bakış, söyleyiş, duyuş’ yer alıyor Kambur’da. Bir sırt ağrısı gibi değil, bir gönül ağrısı olarak şiirler.

 

Belirttim, Türk şiirini biliyor Cüneyt Ayral. Okumuş. Kambur’daki kimi göndermelerle bunu da açık ediyor bazen:

 

şimdi

“veda”nın saati.

Bakalım

       61inci yüzyılda

ne kadar sürecek

aşkın

       acısı.

 

Nazım’a yapılan bu açık atıfın dışında, başka birçok gönderme daha var Kambur’da . Elbette bilene, görene. Kambur bir sürü incelikle ve zevkle örülmüş bir kitap. Tanışmakta fayda var. Bir estet’in Aşk’a ve kadına olan lirik bakışının izini sürmek için.

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, SANAT, TANITIMLAR & DUYURULAR

GERÇEKLERİ GÖREMEZSEK EĞER…

Gerçekleri görmemiz gerekiyor.

Biz Facebook’ta Twiter’da yazışırken, birlik olup sorunları aşmaya uğraşırken, 75 milyonluk Türkiye’nin rahat bir uykusu var, onların dünyadan değil, ülkelerinden bile haberleri yok.

İktidar meseleyi bizden çok daha iyi çözmüş, ortaya çıkan bir olay gazetelerde, televizyonlarda haber olur olmaz, hemen bir yalanlama kampanyası başlatılıyor, ardından, öyle bir gündem yaratılıyor ki herkes o gündeme kaptırıyor kendisini. Bizler dahil! Baksanıza günlerdir kedi karikatürleri ile yatıp kalkıyoruz, eğleniyoruz.

Başbakan, Anayasa Mahkemesi’nin kararının “milli” olmadığını “beyan” ediyor ve sosyal medyanın şirketlerden oluştuğunu söylüyor.

Hukuğa inanmıyor, insan hak ve özgürlüklerinin “milli” olması gereğini savunacak kadar cahil, ama umursamıyor. Aslında “cahil” değil, “uyanık!” çünkü insanları böylece uyutabileceğinin bilincinde. “Helâl olsun bak, AYM’nin kararına bile karşı çıkabiliyor..” dedirtecek insanlara…

PTT, Devlet Demir Yolları, Türk Hava Yolları, Elektirk ve Sular idaresi gibi kurumların hiç birisi şirket değilmiş gibi, birkaç cümle ile algıları farklılaştırmayı becerebiliyor, çünkü insanlarımız düşünmeyi sevmiyor, duyduğunu kabul edip, olduğu gibi algılamayı tercih ediyor.

Muhalefet ise bir başka alem…

17 Aralık’çılar ile seçime girmişler ve yeterli önlemleri almamışlar, her anı kaydetmemişler, şimdi kayıt kuyut peşindeler. Bu kadarı da olmaz dedirtiyorlar insana…

Fransa’da yerel seçimlerde beklediğini bulamayan Sosyalist Parti ne yaptı? Hemen hükümetini değiştirdi ve gencecik insanları bakanlıklara getirdi… Seçimde başarılı olmayan CHP ne yaptı? Hâlâ iç çekişmeler ve sanki seçim öncesindeymişiz gibi itişmeler devam ediyor…

Bizim bizi okumakta olduğumuz Twiter ya da Facebook’ta bile “bizim cemaat ile, Pensilvanya ile bir ilişkimiz YOKTUR” falan gibi bir nota hanüz raslamadığımız için, herkes bunun üzerine gidiyor. CHP’nin içindeki ayrışmanın sesleri iyiden iyiye yükseliyor…

“Ben kaybedeceğim seçime girmem” diyen Mustafa Sarıgül, ortaya çıkıp nerede yanlış yaptığını anlatmak zorunda değil midir? Neden sesi soluğu çıkmıyor?

Türkiye’yi “yalan” yönetiyor. Görmemi gereken ilk ve temel gerçek bu… İnsanlar neden yalana inanıyor? Bunu anlamak için ne yapmaya başladık? Hangi sosyologlar ne tür çalışmalar yapıyorlar? Bize ne zaman nasıl bir sonuç açıklayacaklar?

Türkiye “hırsızlığa” prim veriyor! Bunu ben anlamakta güçlük çekiyorum. Bu durumu anlamakta güçlük çeken, koskoca Türkiye’de hiç savcı falan yok mu? Hiç mi hakim kalmadı bu işlere re’sen bakacak? Hukuk sistemimiz aslında birkaç hakim ve sevcının yerleri değiştirilince çökecek kadar zayıf mıydı? Türkiye Barolar Birliği bu konuda bize bilgi vermeyecek mi?

Önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimleri var ve muhalefetin kimi önereceği henüz belli değil! Peki bu seçim için çalışmaya ne zaman başlayacağız? Seçime beş kala mı?

Bu soruların cevaplarını öğrenene kadar politik yazı yazamamaya kararlıyım…

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

L’ARTICLE DE GÜLTEKIN EMRE CONCERNANT MON LIVRE “KAMBUR”, PUBLIÉ DANS LE NUMERO D’AVRIL 2014 DE LA REVUE LITTERAIRE “VARLIK”

 

Le “Kambur” (Bossu) de Cüneyt Ayral ne prête pas à confusion avec le livre de même nom de Necati Tosuner, car il s’agit d’un recueil de poêmes. Cüneyt Ayral poursuit en silence la poésie d’une “révolte” anarchisante à travers ses sentiments et son vécu. Ses poêmes de ‘Şiir Mezarlıkları’ (Cimetières de poêmes) sont l’expression d’une autre “révolte”, celle de la confrontation de la poésie avec le reflet de la vie dans son miroir.Le “Journal de Konstantiniye” était publié pour attirer l’attention sur la Ville d’Istanbul en pleine dégénérescence et dissolution, en voie de “provincialisation” et en perte d’identité avec sa transformation en un immense terrain à bâtir. ‘İstanbul Şarkıları’ (Chansons d’Istanbul) constituaient une ode à Istanbul en voie de disparition. Une harmonie de la voix et de la musique dans ‘Opus 7, Birinci Nar senfonisi’ (Première Symphonie de la Grenade) entr’ouvrent la porte de la poésie. Les poêmes chargés de sentiments de ‘Lodos-Leandros-Lakhesis’ , puis l’ensemble de sa poésie avec ‘Mürekkep Kâat ve Sen – Şimdi Şiir Zamanı ‘ (Encre, papier et toi – C’est le temps de la poésie) surviennent en contemplation de soi. Ilhan Berk le qualifie de “travailleur souterrain de la poésie” et cela est vrai. En menant sa vie dans la nostalgie des siens en silence et dans les contrées lointaines, où le pays et les êtres aimés sont toujours présents dans ses pensées, il accumule des poêmes en son for intérieur. Les vers et les images forment une bosse, sous la forme d’une charge difficile à supporter. Il fait le choix de vivre en France, ne supportant plus la répression, les atteintes aux droits et aux libertés dans notre pays. ‘Kambur’ est composé de quatres parties: “40 Yıl Sonra” (40 ans après), “İklil’e Şiirler”(Poêmes à Iklil), “Aşkın Özel Tarihi”(Histoire privée de l’amour)  et “Kambur”(Bossu).  Dans ce recueil publié 40 ans après l’édition de son premier livre, Cüneyt Ayral cherche refuge dans la magie des mots. Le poête salue ainsi ses lecteurs avec de nouveaux poêmes qui expriment la révolte et la contestation, avec une bonne dose de sentiments bien distillés, et structurés sur la base d’une philosophie et des observation solides. Les vers sont composés de demi-strophes courtes et poignantes : “La marque/ Ta marque!∕ Telle l’empreinte/ Du fer incandescent/ Sur ma joue”. Il poursuit l’empreinte du temps dans le triangle de l’amour, de la vie et de la mort: “Quand /Tu cherches refuge/Dans la vie/ L’amour/ Devient souffrance!”. Certaines expressions évoquent des aphorismes: “Ma gourde est pleine d’eau/Mais le désert/ Est immense et sans fin”. Tout concerne la vie sans oublier le passé pour autant: “Je dois écrire une telle chose/ Que tout doit résider dans ce texte/ Et par mon écriture/ Le temps doit revenir en arrière”. Kambur est un recueil de courts poêmes, de vers disséminés par ci et par là sans trop s’éloigner les uns des autres. “A chaque page /Des cahiers/ La vie se dresse/ Juste en face/ Comme si/ Elle prend un nouveau départ” .Dans le poême écrit “Pour Hrant Dink”, il est possible de retrouver l’empreinte de l’Histoire de Turquie. Le recueil est parsemé de références inoubliables à l’écrivain Sabahattin Ali, à Deniz Gezmiş et ses camarades, à Süleyman Demirel, premier ministre de l’époque, aux victimes des massacres de Reyhanlı, à celles et ceux de Gezi Park “asphyxiés par le gaz” à Taksim – Istanbul. L’état du pays est décrit dans ces vers : “Rafales de balles dans les rues/ Agression dans les avenues/ Les routes souillées….” et “ Les gens tués sous les coups de matraques de la police”. Le poême final de Kambur,“İlle Memleketim”(Mon pays coûte que coûte) exprime le désarroi, la tristesse et la contrariété de l’éloignement du pays: “La route est longue/Le temps est court/ Des tâches de sang/ Sur la peinture blanche des maisons/ Les larmes font déborder/ La mer bleue”. Les lendemains sont lointains, et le pays encore plus loin. La douleur d’observer, d’un pays étranger, la pitoyable situation dans laquelle notre pays est entrainé! Kambur, la preuve de la maitrise de l’art.

Traduit par Salih Bozok

Yorum bırakın

Filed under SANAT, TANITIMLAR & DUYURULAR, ŞİİRLER