DÜNYA UYGARLIĞI PROJESİ İÇİN: LÂİK SEVGİ TOPLUMU

YAŞANABİLİR BİR DÜNYA İÇİN

LÂİK SEVGİ TOPLUMU

Özellikle Batı dünyasında pek çok demokrasinin “lâik” olmadığını biliyoruz, eğer öyle olsaydılar “Hristiyan Demokrat” partileri kurulamazdı…

Örneğin Fransa, Batı demokrasileri arasında lâikliği ilke olarak kabul etmiş ülkelerden birisi. Bir diğeri de Türkiye

Biz lâikliği olması gerektiği gibi algılamıyoruz. Daha doğrusu ülkemizdeki siyasi partilerin algı yönetimi buna izin vermiyor

Kısaca, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı yönetim biçimi olarak algılatılıyor lâiklik

Üstelik Türkiye Cumhuriyeti’nin geçerli Anayasasında, “lâik” olduğumuz yazılı olduğu halde, yani Anayasaya rağmen, ülke din temelli bir parti tarafından yıllardır yönetiliyor. Buna kimsenin sesi sedası çıkmıyor! Demokrasi adına “susan” muhalefet ve “hukuk” aslında, toplumsal bir uzlaşmayı belirleyen Anayasaya karşı hareket etmekten kendisini alamıyor

Lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının yanı sıra, düşüncede, bilimde ve sanatta da lâikliği öngören bir düzenin tanımlanması değil midir?

Böyle olabilseydi eğer, o zaman Türkiye, dünyada bilimde ve sanatta adını duyuran ülkelerden birisi haline gelebilirdi. Ancak bugünün Türkiye’sinde ne üniversiteler özerk ve bağımsız, ne de sanatçılar yeteri kadar özgür.

Bu durumu belgeleyecek pek çok örnek var olmasına, ama onları burada sıralamanın bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Gören gözlerin (bakan değil) bunları gördüğünü, bildiğini varsayıyorum.

“Sevgi” kadar soyut başka hangi kavram var

Sevmenin doğası, içeriği, anlamı nedir? Yoksa “seni seviyorum, sizi seviyorum” demek, sevdiğini anlatmak için yeterli midir?

“Seni seviyorum, sizi seviyorum” cümleleri kadar, günümüzde içi boşaltılmış ve anlamsızlaştırılmış başka cümle pek bilmiyorum. İşte bu yüzden yaşanabilir bir dünya yaratacaksak, önce bu cümlelerin içini doldurmamız gerekiyor…

selam

Yaşamakta olduğum Fransa’da, günün herhangi bir saatinde sokağa çıktığımda, özellikle kendi mahallemde, kim ile karşılaşsam en azında bir gülücükle selamlaşıyor olmak bile bir anlam kazandırıyor sevgiye. Yani “günaydın” ya da “iyi günler” demek birbirimize karşı “husumetimiz” olmadığının altını çizmek anlamına geliyor. Bir de nereye girsem, önce “merhaba” diyorum, bir şey isterken “lütfen” demeyi unutmuyorum, unutmuyorlar.

Bütün bu gündelik sözcük kullanımları aslında sevginin, birlikte yaşıyor olmanın getirdiği bir öncelikten başka birşey değil.

Oysa Türkiye’de durum çok farklı, özellikle büyük şehirlerde kimse kimseye “sevgi” içeren bir sözcükle yaklaşmıyor

Gündelik alış veriş için girdiğimiz mahalle bakkalında bile “bir ekmek versene” deyip çıkıyoruz, ekmeğin parasını bakkalın yüzüne atarcasına veriyoruz, ekmeği alırken teşekkür etmek ihtiyacını duymuyoruz. “Parasını verdik ya… Bedava vermiyor ya… Para da kazanmadı mı?” anlayışını öne çıkartıp günümüzü sevgisiz yaşamayı sürdürüyoruz..

39270

Bizden oy isteyen siyasi partilerde de aynı tavır yok mu? Zaten onların bu tavırları yüzünden birbirimize düşman olmadık mı?

Türkiye’de, insanlar arasında yaratılan dikey bölünmenin kimseye bir yararı olmadığını çok kısa bir zamanda daha iyi anlayacağız, çünkü %50 nin iktidarı karşısında, diğer bölünmüş %50 yi bulacak ve çok taraflı bir hır gürün içinde buluşacağız

Bu buluşmamızın hiç de öyle “sevgi” dolu bir kucaklaşma olmayacağını günümüzü yaşayan herkes biliyor olmalı. Olası bu durumun kime ne yararı olacak? İşte bu soruyu soramayan insanlar topluluğunun karşısında “aydın” olduğunu savunanların yapması gereken birşeyler olduğunu düşünüyorum.

Biz, “Marx der ki, Engels’e göre, Troçki’nin görüşleri doğrultusunda” diye yetişmiş bir nesilden geliyoruz, karşımızda da Turancılar ve Kavgam’ı okumuş olanlar vardı, bir de tabii Hilâfetin kaldırılmış olmasını bir türlü içine sindirememiş olanlar… Bu söylemler neye yaradı? Ardımızda her kesimden, kaç idam, kaç infaz, kaç faili meçhul bıraktık? Hangimizin anılarında işkence yoktur?

İnsanlar yapmış olduklarının sonuçlarından ders alması gereken yaratıklar değil midirler? Eğer ders alamıyorsak, o zaman bir sorun var demektir ve bunun çözümü için kafa yormamız gerekiyordur…

Yıllar önce (1989 – 1993) yayımlamış olduğum Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’nin ilk sayısında, İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nın kapısındaki bir uyarının fotografını yayınlamıştım, o uyarıda “buradan girmek yasaktır” gibilerinden bir “yasaktan” söz ediliyordu, yayınladığım o fotograf ile “lütfen buradan girmeyiniz” önerisinde bulunmuştum.

gazete-gazetecide-01

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’nin yayınlanma amacı İstanbul’un sevgiyle korunmasına katkıda bulunmaktı ve ilk sayısındaki manifestosunda bu açıkça belirtilmişti.

Gazetenin başına gelmeyen kalmadı! Beş yıl kadar direndim, ama sonra direncim kırıldı… Direncimin kırılma nedenlerini burada tartışmayacağım, ama direnmem için bir neden kalmadığını açıklayabilirim.

Kendi şehrindeki müzeleri gezemeyen, kendi şehrinde açılan sergilere gitmeyen, kendi şehrinde kapatılacak olan tiyatrolarına sahip çıkamayan, kitapçıların oyuncakçı dükkânlarına dönüşmesine neden olan çünkü kitap okumayan bir toplumda “sevgi”yi göğerteceğiz… İşimiz gerçekten çok zor.

Hemen yanı başımızda Irak’ta olup bitenlere bakıyorum, Suriye’de işlenmekte olan cinayetlere ve bu cinayetlere olan iktidarımızın katkılarını izliyorum. ABD’nin desteği ile İsrail’in bölgesinde yaymakta olduğu sevgisizliğe baka kalıyorum. Zehirlenerek öldürülmüş Filistin lideri Yasser Arafat aklımı kurcalıyor ve Filistinlilerin kendi aralarında bile bir iktidar kavgasında olduklarını gözlemliyorum.

İran İslâm Devrimi’ni, 1979’da arkadaşım Hale Tabib Kohei’nin telefon konuşmaları ile, İngiltere’de birebir yaşadığımı ve o zamandan beri süren o inanılmaz zulüm ve sevgiziliği anımsıyorum.

untitled

Kapitalist üretim ilişkilerine boyun eğen milyarlarca insanın yaşamakta olduğu Çin Halk Cumhuriyeti’nde tanık olduğum olaylar gözümün önünde gitmiyor. Sokağın kenarında kurşuna dizilen insanlardı onlar !

Romanya’ya yıllarca kan kusturmuş bir liderin yok oluş öyküsünü hep beraber izlemedik mi?

Bugün, acaba, Sosyalist diktatörlükten, kapitalist diktatörlüğe geçmiş olan Rusya’da yaşanmakta olanlarda sevginin kırıntısını bulabiliyor muyuz?

Batı Afrika’nın pek çok ülkesini gezdim, insanları ile konuştum, devlet adamları ile tartıştım ve Hür (?) dünyanın Afrika’daki egemenliğinden daha yıllarca vaz geçmeyeceğini, onları farklı yöntemlerle sömürmeyi sürdüreceklerini anladım.

Gezi Direnişinin başladığı günleri anımsıyorum. Başbakanın neden sevgisiz davrandığını o gün anlamamıştım, 17 Aralık kovuşturması başladığı zaman telâşın nedenini çözebildim, oysa o gün Gezi’de gösterilecek bir gıdım sevgi bugün %45 ile iktidarını sürdürmekte olanları %60 ların üzerine taşıyabilirdi. Sevginin gücünü azımsamamak lazım. Tabii sevginin ne olduğunu hissedebilenler için geçerli bu dediğim…

DSCN6566

Yaşanabilir bir dünya için, lâik bir sevgi toplumunu kurmamız gerekiyor! Bunu biliyorum ve sizlerden bunu nasıl başarabileceğimiz konusunda öneriler bekliyorum. Ama ayağı yere basan öneriler

Paris, 05 Nisan 14

NOT: Bu yazıyı Tarık Günersel’in İstanbul’da 22 Nisan’da düzenlemek istediği Dünya Uygarlığı Projesi için yapılacak seminer için hazırlamıştım, ancak ben dahil o gün orada olamayınca seminer yapılamadı, herkes kendi yerinden katkı sağladı 

 

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under YAZILAR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s