YASAKSIZ TOPLUM


dbizimsehirnrlB 

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’ni yayınlamaya başladığımda (1989 – 1993) İstanbul’da ilk dikkatimi çeken “YASAKTIR” levhaları olmuştu.

Dolmabahçe Sarayı’nın yan giriş kapısındaki “BU KAPIDAN GİRMEK YASAKTIR”  levhasının fotografını çekmiş ve “LÜTFEN BU KAPIYI KULLANMAYINIZ” önerisini getirmiştim.

Buna benzer YASAKLAR zaman içinde, turizmin gelişmesi ile birlikte “ricaya” dönüşmeye başladı, ancak “yaşantımızdaki yasaklar” günden güne artıyor ve artık boğazımızı sıkacak dereceye kadar vardı!

Türkiye’de iktidarların en sevmediği şey eleştiri, ancak “demokrasi” ile yönetilen ülkelerde gerek basının, gerekse yazarların, sanatçıların temel görevi “karşı” olmaktır.

“Karşı” olurken, ya iktidarın siyasi görüşüne karşı durulur ya da aynı siyasi görüşten bir partinin iktidarı ise, o zaman sürekli eleştirisel bir bakış açısı ile “daha iyisinin yapılması” için önerilerde bulunulur.

İktidar olmak öylesine bir duygudur ki, öylesine bir güçtür ki, eğer eleştiri ile karşılaşmazsa, kendisine çeki düzen vermeyi kabul etmezse, rayından kolaylıkla çıkabilir. Bunun aklımda kalan ilk ve en çarpıcı örneği, Eski başbakanlardan Turgut Özal’ın iktidarı sırasında söylemiş olduğu “bir defa anayasayı delmekle birşey olmaz” sözüdür.

İktidar kendisinde anayasayı, toplum en temel sözleşmesini “ihlâl etme hakkını” görebilecek kadar ciddi bir güçtür. İşte bu yüzden iktidarların basın ve yazarlar, sanatçılar aracılığıyla sürekli eleştirilmesi, yolundan çıkmasına fırsat verilmemesi gerekir.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’ni yayımlamaya başladığımızın hemen birkaç ay sonrasında, o zamanlar kırmızı başlıkla yayınlanmakta olan ZAMAN Gazetesi’nde çıkan bir yazıyı “ihbar” kabul eden İstanbul Valiliği gazetemize silahlı polisler göndermiş ve yayınımızı durdurmuştu. Yayınımızı durduran “komik” gerekçe, gazetenin adının “eski Bizansı” anımsatması ve bunun kabul edilemez olmasıydı, genel ahlâka mugayyir bulunmuştu Kostantiniyye adı.

İlk olarak anlamayı denediğim ve hâlâ anlayamadığım “eski Bizans” kavramıdır, yenisi neredeydi ki, bu eskisi olsun? Sonra, Kostantıniyye adı üzerindeki bu anlaşılmaz baskıyı irdelemeyi denedim, çünkü İstanbul’u Osmanlı topraklarına katan Fatih Sultan Mehmet, şehre girdikten sonra bastırdığı paralara “Kostantıniyyede darb olundu” ibaresini koymuştu, yani “Kostantıniyye” şehrin Osmanlılar tarafından kullanılan adlarından birisiydi.

Herşey bir yana, tarihte pek çok adla anılmış olan İstanbul’un adı, bugün kullanılan halinin aslı Elencedir. “Stin poli”, “şehre gidelim” anlamında olan bu ad, zaman içinde “İstanbul” halini almıştır.

Burada altını çizmek istediğim, iktidar gücünün zaman zaman “cahilce” de olsa, gücünü göstermek için saçma sapan yasaklara başvurabileceği, göz dağı vermek için her yolu deneyebileceği gerçeğidir.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi adından ötürü yayını durdurulduktan sonra “Bizim Şehir Haberleri Gazetesi” adıyla yayınına devam etmiş ve İstanbul İdare Mahkemesi’nde açılan konuya ilişkin davayı kazanmıştı, ilginç olan şudur ki, davalı olan İstanbul Valiliği, bu davayı temyiz bile etmemiş, yapmış olduğu yanlışı kabul etmişti.

Ulusal ve uluslararası basında yoğun bir tepki ile karşılaşan bu örnek sindirme eylemi, iktidarların basını susturma, korkutma arzularının bir örneği olarak tarihin sayfalarındaki yerini aldı.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’nin yayınlandığı yıllarda, (1989 – 1993)  idare mahkemesinin salonlarında, gazetenin başına gelenleri desteklemek için, ne bir yazarı, ne de okurları vardı. Yalnızca Yeni Moda Eczahanesi’nin sahibi  Melih Ziya Sezer mahkemede “okur” olarak bulunmuş ve destek vermişti.

gazete-gazetecide-01 

Muhalif olduğundan, iktidarı sürekli olarak eleştirmekte olduğu için ve iktidar tarafından  yasaklandığından, hiç bir reklam geliri olmayan gazetenin abone gelirleri de çok düşüktü. Yani Kostantıniyye Haberleri Gazetesi, o yıllarda okurları tarafından desteklenmemiş, sahip çıkılmamıştı ! Oysa yapılmak istenen tek şey, İstanbul’un tarihi dokusuna zarar verilmesini önlemek ve hemşehrilik bilincini oluşturmaktı.

Peki, o zaman, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü için mücadele vermekte olan bir yayın organını desteklememiş, sahip çıkmamış olanların, bugün basın ve sanatçılar üzerinde uygulanmakta olan acımsız baskıları eleştirmeye ne kadar hakları vardır?

Dün görmezden gelinen, küçük bir yayın organına uygulanmış baskılar, bugün devleşerek ülkeyi bir “yasaklar ülkesi” haline getirmemiş midir?

Peki bu yasakların iktidara yararı nedir?

Hırsızlıklar, yolsuzluklar, yasa dışı eylemler kamu oyundan rahatlıkla gizlenebiliyor!

Bir ülke, hırsızlık yapılmadan, yolsuzluklara neden olunmadan, yasalara uyularak yönetilemez mi

Halk arasında yaygın biçimde kullanılan “bal tutan parmak yalar” sözü, bir alışkanlık olmaktan çıkartılamaz mı

Güç sahibi olmak, insanları neden, ille hırsızlığa, yolsuzluğa ve yasa dışı eylemlere iter? İnsanoğlu elde ettiği gücün sınırlarını kendi kendisine belirleme yeteneğinden yoksun mudur?

Galiba, toplumsal yaşamda insanlar sürekli olarak birbirlerini, belli yöntemler ile denetlemek durumundadırlar. Birlikte yaşamanın kuralı olarak ortaya çıkan bu durum, özgürlüklerin, “özgürce” kullanılabilmesi için gereklidir, çünkü en basit söylemiyle özgürlüğün sınırı, diğerinin özgürlüğünün başladığı yerdedir

Bugün ülkemizde gücünü “yasaklardan” alan bir hükümet iktidardadır ve yasaklarını uygulamak için kullanmakta olduğu en geçerli silahı da “kandırmacadır”.

Başını önüne eğmiş, söylenileni dinleyen, “biat” etmiş bir toplum yaratma çabasının ardında saklı olan, insanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen “güç” arzusundan kaynaklanıyor ve toplumu günden güne demokrasiden ve özgürlüklerden uzaklaştırıyor. 

Bugün, bu durumu saptayan bir yazıyı kaleme almak bile ciddi tehlikeler içermekte, çünkü iktidar gücünü pekiştirmek için nerede, ne zaman, ne yapacağını belli etmeden, inanılmaz boyutlara varmış bir korkuyu toplumun her kesimine salmış durumda.

Eğitimden, ekonomiye, ekonomiden gündelik yaşamın her alanına karışmaktan geri durmayan iktidar, siyaset sosyolojisinde pek az raslanan üst üste iktidarı seçimle kazanmış olmanın verdiği rahatlıkla toplumu dönüştürme, kendi arzularına göre bir toplum yaratma işini hızlandırmış görülüyor.

Bu oluşuma karşı olan basın, yazarlar, sanatçılar ile aydınlar, karşı çıkışlarını toplumun her kesimine ulaştıracak yol ve yöntemleri bulamadıkları sürece “yenilgiyi” kabul etmek zorunda kalacaklar.

Türkiye’de gazetelerin satış miktarlarının ne kadar az olduğu ortada. Muhalif gazetelerin bu satıştan almakta oldukları pay ise belli, üstelik muhalefeti okuyanlar, muhaliflerin kendileri zaten…

Sosyal medyanın gücü azımsanamayacak bir değerde olmasına karşın, orada da körler ve sağırlar birbirini ağırlar gibi bir durum söz konusu, yani muhalefet, neden karşı olduğunu, yapılan yanlışların nasıl yasaklı bir toplumu oluşturmak için bilinçle yapılmakta olduğunu anlatabilme yeteneğini henüz gösterebilmiş değil.

Burada herhalde dönüp kendimize bakmamızda ve yalnızca muhalif olmaktansa, kendi özeleştirimizle yola çıkmakta yarar var.

Bugün Türkiye’de muhalefet partilerinden tutun, solda olduğunu savunan partilere ve muhalif aydınlara kadar bir bölünmüşlük ve kendi içinde anlaşamamazlık yaşanıyor.

Toplumların yaşamlarında çok seslilik kadar olumlu ve geliştici başka ne olabilir?

Ancak Türkiye’nin bu günkü durumunda bu, ne kadar geçerlidir? Çünkü çok seslilik ancak demokrasilerde bir işe yarar ve günümüz Türkiye’sinde “demokrasi” iktidarın çerçevesini çizdiği biçimdedir, bu biçimin ise gerçek demokrasi ile bağdaşır yanı olmadığı açıkça ortada

Yani Cumhuriyetin temel ilkeleri teker teker askıya alınmış ve alınmakta, ailelerin kaç çocuk yapmaları gerektiği talimatla bildirilmiş, kadınların vücutlarına sahip çıkma özgürlükleri ellerinden alınmış, toplumun haber alma özgürlüğü, “yandaş” basın ile sınırlandırılmış ve biçimlendirilmiş, egemenliğin halk adına kullanıldığı TBMM’inin çalışmaları topluma kapalı hale getirilmiş, hukukun üstünlüğü yok sayılmış ve adalet sistemi olduğu gibi iktidarın emrine verilmiş.

Böyle bir durumda muhaliflerin tek ses olmaları ve önce demokrasiyi kurtarmaları gerekmez mi?

Unutulmaması gereken bir ayrıntı var. Son (2014) mahalli seçim sonuçlarına göre, iktidarın gücü “şimdilik” %45 civarındadır, ancak iktidarın anlayışı çerçevesinde yetiştirilmiş olan bir seçmen gurubunun oy kullanabilir yaşa gelmeleri için kalan süre gittikçe azalmaktadır. Türkiye özgürlüklerine sahip çıkabilmek için, yasaksız bir toplumda huzurla yaşayabilmek için henüz %55’in muhalif seçmen konumunda olduğu bir ülkedir..

Mayıs 2014, Paris

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s