Monthly Archives: Ağustos 2014

DUVARLARIN DİLİ / LANGUAGE OF THE WALL

DUVARLARIN DİLİ

LANGUAGE OF THE WALL

13.08 – 05.10 2014

İSTANBUL PERA MÜZESİ

ISTANBUL PERA MUSEUM

A MUST SEE EXPO

DSCN8657

Bir keresinde yazar Halil Bezmen ile konuşurken bana, “gerçek zenginliğin son noktası müze sahibi olmaktır” demişti. Pera Müzesi işte böyle bir ailenin, özellikle kendi kolleksiyonlarını sergiledikleri, İstranbul’a ilginç sergiler taşıdıkları klâsik bir müzedir.

Roxane, 2011 yılının sonlarına doğru Topkapı Sarayı, The Hall, Galeri Baraz, Paris Kiron Sanat Galerisi ve yine Paris Türk Kültür ve Turizm Ofisi Galerisi’inde küratörlüğünü üstlendiği farklı disiplinlerdeki sergilerinden sonra artık Graffiti ve Sokak Sanatı üzerine yoğunlaşmak istediğini ve bu disiplinde bir sergiyi müzeye taşımak istediğini söylemişti. Aklında ana hatlarını çoktan hazırlamış olduğu sergiyi Pera Müzesi’nde açmak istiyordu ve içinde taşımakta olduğu coşkusu onun bireysel bekleme süresini iyice azaltmıştı.

 

Yakın dostum şair (rahmetli) Salih Ecer Galatasaray Liseli olduğu için ona sormuştum, soru: “Pera Müzesinde kimsemiz var mı?” idi, bana bir telefon numarası verdi, ben de Roxane’a “al bu numarayı ara, Salih’ten selam söyle” demekle yetindim. Duvarların Dili böyle başladı… Ama ne yazık ki Salih Ecer bu muhteşem sergiyi gezemeden, göremeden ölüp gitti…

Serginin hazırlanış sürecinde olup bitenlerin özellikle Paris ayağına birebir tanık oldum. Birbirinden farkıl pek çok ülkeden insanı, sokakların özgürlüğüne alışmış, söz dinlemekten uzak pek çok sanatçıyı bir araya getirip, onlara müzenin duvarları boyatılacak, kendilerini bu kez bir müzede tanımlamaları istenecekti.

DSCN8735 DSCN8734 DSCN8732

Eğer sokak sanatını, graffitinin özgürlük ayağını biliyorsanız, bunun hemen hemen olanaksız olduğunu tahmin etmeniz zor değil. Nitekim, her davet alan sanatçının ilk sorusu “benden başka kimler geliyor” şeklindeydi.

Küratör Roxane Ayral bu konuda bilinen, daha önce bu konuda işler yapmış birisi değildi, bu onun bu disiplindeki ilk işi olacaktı, elinde iki tane silahı vardı, birisi Doğuya açılan kapı İstanbul, diğeri de bir müzenin bu konuya ilgi duymuş olmasıydı

Roxane’ın en büyük şansı müzede çalışmaya başladığı ekibin genç ve heyecanlı olmasıydı, herkes bu işe inanmış ve ekip ruhunu çarçabuk yakalayıvermişti. İki yılı aşkın bir süre devam eden çalışmaların sonucunda 12 Ağustos 2014 günü serginin açılışı yapıldı. Ağustos başından itibaren İstanbul’a gelmeye başlayan sanatçılar Beşiktaş ve Beyoğlu Belediyeleri’nin onlara verdiği duvarları da dillendirirlerken, geceleri Karaköy’ün arka sokaklarında gerçekleri ile buluşmaya ve onlara verilmemiş duvarları da boyamaya başladılar. Böylelikle Pera Müzesi açılmış olduğu günden beri bir ilke imza atıyordu, yani sergi bir yandan müzenin duvarlarında dillenirken, müze kendisini sokaklara taşımış ve oralarda da varlığını sürdürümeye başlamıştı. Bu oluşum bir müze için ancak ve ancak KIVANÇ / ÖVÜNME meselesi olarak değerlendirilebilirdi, öyle de oldu Pera Müzesi’nin kurucusu, sahibi Kıraç ailesi bu başarıdan duyduğu mutluluğu kimseden gizlemedi, serginin oluşmasına katkıda bulunanların hepsinin yüzü gülüyordu, sanatçıların ağzında ise yepyeni bir söz vardı artık “sokak sanatında- graffiti de İstanbul gurubu oluştu” deniliyordu, Roxane ise işini tamamlamış olmanın ciddi huzurunu, tadını yaşamaya başladığını, açılış gecesi Jonone ile karşılıklı delicesine dans ederek gösterdi.

Pera Müzesi belki de ilk defa böyle bir açılışa ev sahipliği yapmıştı, her gelenin hayranlıkla ve heyecanla izlemiş olduğu, güler yüzle ikramın yapıldığı salona geri döndüğü bir sergi şimdi tüm sanat severlerin ilgisine, seyrine açıldı. 5 Ekim’e kadar izlenebilinecek serginin çok farklı bir özelliği var, bu sergiyi gezeceksiniz, göreceksiniz ve 5 Ekim akşamı, tüm buradaki eserlerin üzerinden bembeyaz bir badana geçilecek, hepsi yalnızca fotograflarda yaşamaya devam edecekler.

Sokak Sanatı / Graffiti disiplinlerini başladığı günlerden bu yana izleyip fotograflarla belgeleyen ve bu segide de yerlerini almış olan fotograf sanatçıları, Duvarların Dili sergisini de belgelediler ve tarihteki yerine hazırladılar.

DSCN8714

DSCN8690

Önümüzdeki günlerde sanat eleştirmenlerinin kalemlerinden okuyacağınız birkaç gerçeği kulaklarımla duyduğum için burda söylememde bir sakınca yok…

Duvarların Dili sergisi Türkiye’de yepyeni anlayışlara ve heyecanlı sanat eylemlerine bir başlangıç oluşturuyor ve artık herkes serginin küratörü Roxane Ayral’dan bu işin bienalini yapmasını bekliyor.

Duvarların Dili sergisi Türkiye’de müzecilik alanında tüm ezberleri bozdu… Artık müzeler önlerine gelecek olan önerilere başka gözle bakmaya başlayacakalr ve daha cesur davranacaklar, bunun öncülüğünü yapan Pera Müzesi de bu konuda tarihteyi onurlu yerini aldı.

Pera Müzesi, özgürlüğün sınırlarını zorlayan sanatçılara hiçbir öngörü ya da öneride bulunmayarak, sanatta sansür olmadığını, bunun düşünülmesinin bile ayıp olduğunu sergileyerek, Türkiye’de sanat üzerindeki ağır ablukanın dağıtılması yönünde çok ciddi bir nefes verdi, öncülük etti, dikkat çekti…

Yine Pera Müzesi, bu konuda genç ve ilk olan Roxane Ayral’ı izleyerek, gençlerin ve yeniliklerin nasıl başarılı olabileceğini göstererek genç sanatçıların umudu olmayı başardı…

Bana gelince…

Serginin küratörü kızım, onun gönüllü yardımcılarından birisi de Dilara Kutay, o da küçük kızım. Gelin içinde bulunduğum o çok keyifli duygu fırtınasını siz tahmin edin…

Teşekkürler Roxane

Teşekkürler Dilara

Teşekkürler Pera Müzesinin değerli ekibi

Teşekkürler hepimizi onurlandıran sanatçılar

İnan Kıraç Roxane'ı kutlarken

İnan Kıraç Roxane’ı kutlarken

Teşekkürler Kıraç ailesi

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, SANAT, SERGİLER, TANITIMLAR & DUYURULAR, YAZILAR

CUMHURBAŞKANINI SEÇECEĞİZ

Ekmeleddin Ihsanoglu

 

Türkiye bugüne kadar çok ciddi badireler atlattı, sıkıntılar yaşadı.

Ülkeyi 27 Mayıs’a (1960) götüren sıkıntılı dönemi, Yassıada yargıcı Salim Başol’un “sanıklar getirildiler, elleri bağlı olmayarak yerlerini aldılar” deyişini günlerce radyolardan dinlediğimizi ve daha sonra, birisi başbakan ikisi bakan, üç politikacının darağacındaki fotograflarını gazetelerde gördüğümüzden bugüne, bir ülke tarihi açısından baktığınızda, çok uzun zaman geçmedi…

1971 de askerlerin verdiği muhtıra sonrasında kaybolan, haksız yere hapsedilip inanılmaz işkencelerden geçen, ama bugün aramızda olan insanlar o günleri anlatırlarsa eğer nasıl bir faciadan döndüğümüzü anlar gençlerimiz.

Ardından 1980 darbesini yaşadık ve Kenan Evren’in o kulaklarımdan hâlâ gitmeyen “ne yani, asmayıp beslese miydik?” deyişini de gördü bu ülke.

Anlatmakla bitmeyen felâketler geldi geçti hep…

Ardından Turgut Özal gibi, “Anayasayı bir kere delmekle birşey olmaz” diyebilen bir başbakan ve cumhurbaşkanı gördü memleket.

O dönemde başarıyla uygulanan toplum mühendisliği sayesinde gençler yalnızca kendilerini düşünür oldular ve ülkeyi, siyaseti “yok” varsaydılar. Bunun böyle gideceğini düşünenler iktidara talip oldular ve AKP iktidarını başlattılar.

Dün Türkiye’nin başından çok sıkıntılar geçmiş olması, bugün Türkiye’nin sıkıntılarla yaşamasının nedeni olamaz, olmamalıdır.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durum, eskilerin toplamından daha tehlikeli, ülkeyi daha hızla yok etmeye yönelik bir tedittir, çünkü askeri darbeler rejimin askıya alındığı darbelerdir, ancak şu anda yapılmakta olan darbe askıya alma işlemi değil, rejimi değiştirme çabasıdır ki, bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tehdit etmektedir.

Cumhurbaşkalığına aday olan AKP genel başkanı, açık açık, seçildiği halde “Başkan” olacağını ve sistemi buna göre uygulayacağını söylemekte, varlığından memnun olmasak da, temel ilkelerini yitirmek istemediğimiz Anayasamızı, değil bir kere delmeyi, ciddiye bile almayacağının işaretlerini vermektedir. Bu Cumhuriyet Devrimi’ne karşı girişilmiş bir karşı devrim hareketi olmanın ötesinde çok tehlikeli ve günden güne ülkeyi yok etmeye yönelik bir davranıştır.

Lâik ve demokratik bir cumhuriyet esasına göre kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarını, Kürt, Ermeni, Alevi, Yahudi vb tanımlamalar ile ayrıştırıp, Sünni bir İslam devleti hevesine kapılmış olanları, geçmişte yaşamış olduğumuz felaketlerle karşılaştırmamız olanaksızdır, çünkü geçmişteki katliamlar, böyle bir hareketin önü açıldığı zaman neredeyse “solda sıfır” kalacaktır.

Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığına “başkan” olmak için aday olan AKP genel başkanı, üzerine atılı olan hırsızlık suçlamasını, yolsuzluk suçlamasını ve daha nice hukuksuzluğu açıklayamamış, seçim öncesi vermiş olduğu mal beyanında bile yalana başvurmuştur

Bugün Türkiye dört bir yanından tehdit altındadır ve en ufak bir kıvılcımın yangına dönüşmesi işten bile değildir. İşte bu yüzden AKP genel başkanına oy vermek, en hafif deyimi ile TEHLİKELİDİR!

Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığındaki hesap, 2015’e kadar iktidarını sürdürecek olan hükümet ile “sözde açılım” politikasında daha güçlü pazarlık edebilmeyi sağlamaktır. Arkasındaki oy yüzdesini masaya koyarak AKP ile pazarlığa oturabilmek ve arzularını kabul ettirebilmek için aday olmuştur. Seçim propagandası dönemindeki “sempatik ve aklı başında” tavırlarının tek nedeni bu pazarlıktaki gücünü arttıracak bir yüzdeye varabilmektir.

Demirtaş ve Türkiye’nin Kürt halkı bir gerçeği görememektedir, onlarla pazarlık etmekte olan başbakan yalancıdır, hırsızlıkla suçlanmaktadır ve halkın bugüne kadar %50sinin itibar etmediği birisidir. Oysa içinde bulunduğu muhalefet ile oturup yarının Türkiye’sini oluşturmak çok daha akılcı ve doğru bir seçenektir.

İşte bu yüzden Demirtaş’a verilecek oyların hepsi aslında AKP genel başkanına yarayacaktır ve seçimlerin ilk turda bitmemesine neden olacaktır.

Ekmeleddin İhsanoğlu (Ekmel bey) Türkiye’nin son 10 yılı aşkın süredir duymayı ve görmeyi özlediği “beyefendi” adam olduğunu kanıtlamıştır.

Tarafsız Cumhurbaşkanı adayı olduğunu, muhalefet tarafından desteklenmekte olduğunu, cumhurbaşkanı seçildiği halde nasıl davranacağını açık seçik anlatabilme yeteneğine sahip olan Ekmel bey, kendisine yöneltilen çirkin ve düzeysiz suçlamalara karşı ne terbiyesizleşmiş, ne de hakareti bir söylem olarak kullanmıştır.

Ekmel beyin seçim propaganda dönemi sürecinde kullandığı uslûp, seçildiğinde nasıl davranacağının bir işaretidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kökünden yıkılıp yok olmasını istemeyenlerin kendisini desteklemesi gerekmektedir.

Türkiye 76 milyon nüfusu içerisinden zaman içinde gereken devlet adamlarını üretebilecek kabiliyettedir, ancak bunu yapabilmesi için, seviyesiz ve ahlâki sıkıntı içinde olan yöneticilerin temizlenmesi gerekmektedir.

Ekmel beyin bu ahlâk erozyonunun içinde cumhurbaşkanlığına aday olmayı kabul etmiş olmasını bile, onun yurtseverliğinin bir sonucu olduğunu anlamak durumundayız.

1 Yorum

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR