Monthly Archives: Ekim 2015

ANLAYAN BERİ GELSİN

Fransa’da bir trafik kazası sonucunda 40 tan fazla yaşlı insan yanarak yaşamını yitirdi.

Geçtiğimiz günlerde meydana gelen kaza üzerine BFMTV televizyon kanalı ve diğerleri günlerdir yayın yapıyor, cumhurbaşkanından bakanlara kadar herkes kaza yerine gitti ve kaybedilen insanların hangi hatalardan ötürü yitirildiğini anlamaya çalıştılar.

Çok ölümlü trafik kazalarının bir elin parmağı kadar az olduğu Fransa’da, her kazadan sonra bir önlemler paketi ortaya çıkmış, örneğin emniyet kemeri kullanma zorunluluğu bir kaza sonrası alınmış bir karar.

İnsan yaşamının bu kadar önemli olduğu bir ülke burası…

Türkiye’de ise anlaşılmaz olaylar yaşanıyor.

Ankara katliamının kim tarafından nasıl yapıldığı besbelli, devletin sorumlu organları ve savcılar tarafından açıklandığı halde, Cumhurbaşkanı hâlâ çıkmış bu katliamın ortaklaşa bir çaba sonucu yapıldığını ileri sürebiliyor ve katliamla ilgisi olmayan diğer örgütleri özellikle de Kürtleri suçluyor, işaret ediyor…

Onüç yıldır iktidarda bulunan AKP’nin genel başkanı ve geçici başbakan mitinglerinde tüm muhalefet partilerini suçlarken, sanki kendisi muhalefet partisiymiş gibi bir garip dil kullanabiliyor. Gerçekten anlaşılır gibi değil, sanki Türkiye bugün gelmiş olduğu noktaya başkaları tarafından getirildi.

Cumhurbaşkanı çıkmış “aldatıldık” diyebiliyor.

İktidar olabilmiş bir partinin genel başkanlığından gelmiş ve yıllarca başbakanlık yapabilmiş birisinden “aldatıldık” sözünü duymak bence iktidarsızlığın ta kendisidir.

Aynı “aldatıldık” sözünü Türkiye’nin aydınları da dillendirmeye başladılar. “Yetmez ama evet” diyerek Erdoğan’ı desteklemiş olan aydınlar bugün aldatıldıklarından söz edebiliyorlar. Bunu da anlayamıyorum.

Cumhurbaşkanının yüksek okul mezunu olmadığı, diplomasının sahte olduğu yolunda iddalar sosyal medyayı kasıp kavuruyor.

YSK’ya yapılan bu konudaki bir başvuruya, YSK bunun muhattabı olmadığını söylüyor. Bir yargı mercii olan YSK, adı geçen üniversiteye, yüksek okula bir yazı yazıp soramıyor mu?

Bu diploma meselesi şimdi de savcılığa gitmiş ve soruşturulması isteniyor.

Adı geçen okulun rektörü çıkıp “yahu kardeşim bu diploma bize aittir, işte şu yıllarda şu adlı öğrencimiz şu notları almıştır, şu derslere devam etmiştir vb” gibi bir bilgiyle kamu oyunun önüne çıkamıyor mu? Savcı bey, kalkıp, gidip okulun arşivine giremiyor mu? Nedir bu atalet, bu yavaşlık, bu vurdum duymazlık? Anlaşılır gibi değil…

Bir okul bünyesinden, öğencileri arasından Türkiye’nin cumhurbaşkanını çıkartmış, çıkıp ortalık yere neden öğünmüyorlar? Bu işin içinde bit yeniği yok mu?

Genç bir kız, evine giren pois tarafından kurşunlanıyor ve kaldırıldığı hastahanede hayatını kaybediyor… Suçlu tutuklandı mı? Gazetelerden okuduğumuz, yalnızca kızın hayatını kaybettiği…

Bu ülkenin insanları:

  • Sabah uyandığında güler yüzlü olmak istiyor
  • Hergün Cumhurbaşkanının her konuda ahkâm kestiği nutukları televizyonlarından dinlemek istemiyor
  • Bu ülkenin insanları yalan duymak istemiyor, bugün dediğinin tersini yarın söyleyenleri dinlemekten usanmışlar
  • Komşusu ile huzur içinde yaşamak, dostluğunu korumak istiyor
  • Ekonomik olarak hakkı olan rahatı kazanmak istiyor, emeğinin karşılığını alarak yaşamak istiyor
  • Huzur istiyor bu ülkenin insanları, BARIŞ istiyor, kardeşçe bir yaşamı özlüyor
  • Ve bu ülkenin insanları 13 yılda bu ülkeyi getirdiği nokta aşikâr olan AKP’nin iktidarını artık istemiyor.

Tehdit ve baskılarla yaşamaktan usanmış bir millet var karşımızda, kardeşin kardeşe düşürüldüğü, düşman edildiği bir millet ve onu yöneten yolsuzluk bataklığında boğazına kadar batmış bir hükümet.

Bundan kurtulmanın bir tek yolu var… Bir Kasım seçiminde oy kullanmaya gitmek!

Not: Değerli gazeteci dostum Doğan Yurdakul abcgazetesi.com daki yazılarına başlamış, hoş geldin!

Paris, 26/10/2015

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

TARİHE KÖR OLMAK

Birkaç yıl önce yine Merdan Yanardağ’ın yönettiği Biz TV’de “sanat ve biz” adıyla bir televizyon programı yapıyordum.

Ardı ardına tarihi anlatan romanlar yazan, gazeteci Hıfzı Topuz’un evinde konuk olmuş, çalışma masasının önünde kameralara karşı sohbet ediyorduk.

Türkiye’deki gelişmeleri Topuz’a sorduğumda bana : “Biz bu filimi daha önceden gördük, nasıl gelişeceğini ve nasıl biteceğini de biliyoruz” demişti…

Aradan kaç yıl geçti? Onunla yaptığımız bu söyleşi sırasında basına olan baskılar devam ediyordu ama, daha Hürriyet Gazetesi gibi büyük gazetelere milletvekillerinin rehberlik ettiği saldırılar başlamamıştı, gazeteciler (Ahmet Hakan gibi) henüz dövülmemişti… Yani filim devam ediyor.

Eğer tarihe karşı kör davranmazsanız, Tan Gazetesi olayından sonra nelerin olup bittiğini ve gelişmelerin nereye vardığını da anımsayacaksınız…

Artık elinizin altında Google var, o da yoksa akıllı telefonlarınızda soru sorabildiğiniz Siri diye birisi var…

Siri ye “Tan Gazetesi olayı nedir?” diye sorunca bakın ne diyor: “4 Aralık 1945 günü sol eğilimli Tan Gazetesi yağmalandı”

Kitap okumadığınız zaman, övünerek “arkadaşlar kitapları okuyup bana özetlerini anlatıyorlar” dediğiniz zaman, dünyadan kopuk yaşamaya başladınız demektir. Hele hele steril bir yaşamı, korumalarla çevrili yaşamaya başlamışsanız, düyanın tüm gerçeklerinden iyice uzaktaysanız…

Dünyadan kopmaya başladığınız zaman, gelişen olayların sizi ve ülkenizi nereye doğru götüreceğini, nasıl etkileneceğinizi kestiremezsiniz, bilginiz size okuyanların kavrama ve anlatma gücü ile sınırlıdır.

Örneğin Alman Merkel size 3 milyar euro para teklif ettiğinde, siz de ondan Avrupa Birliği ile görüşmelerin açılmasını istersiniz, o da hemen “aaa tabii ne demek” deyiverir, çünkü Merkel Kıbrıs’ın ambargosunun kalkmayacağını

Fransa’nın bu meseleye farklı baktığını adı gibi bilir ve “vallahi ben isterdim ama” diyecektir.

Siz eğer Maraş konusunun Kıbrıs meselesindeki kilitlerden birisi olduğunu bilmiyorsanız, okumamışsanız, unutuyorsanız, Fransa’nın, Türkiye’nin AB üyeliğini referanduma götüreceğini ve hayır oyları için uğraşacağından habersizseniz, o zaman istemeye devam edersiniz, ama hiç bir somut sonuca da varamazsınız.

4+4+4 eğitim sisteminiz ile cahil bir toplum yaratıp, kendi cehaletinizi, cahiller ile örtmeye kalkışırsanız, sonunda ne özgürlüğünüz, ne egemenliğiniz kalır, kala kala bir koca saray ve içindeki altın varaklı tahtlar kalır.

Elbette onlar da sonuna kadar sizin değildir, çünkü cehalet ve tarih bilmemek bir ülkeyi yok eder, yok olduğunuzda da o saraylarda başkaları oturmaya başlar…

Bir ülkenin gelişmişliğindeki önemli ayrıntılardan bir tanesi de müzeleridir.

Müzeler size tarihi anlatır, geçmişten gelenleri sergileyerek, nereden nereye geldiğinizi gösterir. Bu yolculuğunuzda yeni hedefleri belirleyebilmek ve şimdi olduğunuz yerden, nereye gideceğinizi hesaplayabilmek için ise bilgiye, bilimsel bilgiye gereksinmeniz vardır.

AKP iktidarı 13 yıllık sorumluluğunda kaç kere eğitim sistemini değiştirdi? Lâik eğitimden vaz geçileli ne kadar oldu? Başbakanı, karşı olduğunu anlatmaya çalıştığı bir örgüte 360 derece uzak olduğunu söyleyebiliyorsa ve üstelik “Profesör Doktor” ünvanını taşıyorsa, bu eğitim sisteminin üreteceği insan stokundan Türkiye’nin gerçekten korkması ve önlemini alması gerekiyor.

Demokrasilerde önlem almanın tek yolu var, o da sandık/seçim!

Tarihe kör kalmayıp, yakın geçmişimize bir göz atarsak eğer, Türkiye’nin bu türden sıkıntıları çok çektiğini göreceğiz, anımsayacağız.

16 Şubat 1969 Kanlı Pazar Taksim

01 Mayıs 1977 Taksim Kanlı 1 Mayıs 34 insanımızı o meydan da yitirmiştik, ilk akla gelenler bunlar…

Şimdi artık geçmişimize bakıp, iyi değerlendirip, yanlışlarımızı kavrayıp, doğruyu nasıl bulabileceğimizi hesaplamamız gerekiyor.

Kısaca söylemek gerekirse, 01 Kasım seçimleri bir partinin iktidara getirileceği bir seçim olmaktan çoktan çıktı. Türkiye bu seçimlerde tarihi ile hesaplaşacak ve nasıl bir ülkede yaşamak istediğine karar verecek.

Ya çağdaş, uygar ülkelerin yanına geri döneceğiz, ya da Orta-Doğu’nun bataklığında boğulacağız. Bunu ben demiyorum, tarih böyle anlatıyor…

21/10/2015 Paris

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

ABD & AB VE İŞ DÜNYASI TÜRKİYE’DE AKP-CHP KOALİSYONU İSTİYOR !

Usta gazeteci Doğan Yurdakul ile 

Paris’te  konuştuk

doğan yurdakul portre

Deyim yerindeyse eğer 70’ine merdiven dayamış bir gazeteci Doğan Yurdakul, geçmişinde bıraktığı 69 yılın 4 yıla yakın zamanını Türkiye’nin hapishanelerinde geçirmiş, Toplamda 9 yıla yakın Paris’te 3 yıl kadar da Cenevre’de yaşamış gençliğinde, şimdi ise Paris’e “torunlarını” görmek için gelmiş 20 gün için.

Onunla önce bir akşam yemeğinde buluştuk, eski eşi Leyla Güz’ün evindeki yemekte aynı dönemde, aynı yerlerde çalışmış olduğumuzu yeniden keşfettik ve anılarımızı paylaştık, ikimiz de “Rüzgârlı sokak” çıkışlı olduğumuz için, aynı yıllarda aynı yerlerde dolanıp durmuşuz. Kalabalık bir ortamda, her ayrıntıyı konuşamayacağımız için randevulaştık ve sonunda Paris’in şanlı cafélerinden saydığım Rotond’da buluştuk. Bunca yıl Paris’te yaşamış olduğu halde bu café’ye ilk kez gelmiş olması da hoş bir tesadüf çünkü Rostand gazetecilerin, yazarların sıklıkla uğradıkları cafélerden bir tanesi, Paris’in hayli eskilerinden yani.

Doğan Yurdakul’a ilk sorum, bugünlerde herkesin herkese sormuş olduğu soruydu: “Ne olacak bu memleketin hali?”

“Eğer” dedi, “Doğrusunu istersen bu memlekete artık kolay kolay bir şey olmaz, olamaz, çünkü nüfus çok genç ve hemen hemen bütün gençler sosyal medyayı cadı gibi kullanıyorlar, her şeyden haberleri var, hızla birbirlerine ulaşabiliyorlar, o nedenle Türkiye’de İslamcı Faşist bir dayatma pek sökmez, yani Suudiler gibi, İran gibi bir rejimi özleyenler varsa, bunu elde edemezler, çünkü bu ülke insanlarının bir yaşama alışkanlığı, algısı var. AKP bugüne kadar oy aldıysa eğer, yoksulun yanında olduğu için ve onları beslediği için aldı, ama artık dayatmalar artınca onlardan bile “yeter” diyenler olmaya başladı, Haziran seçimlerinde dikkat ettiysen eğer CHP’nin söylemi hep ekonomik çıkarlar yönünde gelişti, çünkü AKP’yi ayakta tutanlar yoksulardı…”

Doğan Yurdakul 1960’ı, 71 ve 80’i de yaşamış olduğu için, ona bu darbeler ile bugün yapılmaya çalışılan faşist sivil darbe arasındaki bağlantıyı sordum.

“1960 darbesi, 1961 Anayasası gibi bir kazanım ile sonuçlandı, çünkü darbeyi yapanlar sola eğilimli subaylardı, nitekim 14 ler denilen Türkeş ve ekibini tasfiye etmişlerdi, fakat sonuç olarak onlar da askerdi. Ancak hemen söylemek gerekir ki Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamı kabul edilebilir bir sonuç değildi, İsmet İnönü’nün bu idamları istediği söylenir hep, yanlıştır, engellemek için çok uğraştı ama darbecilerin içindeki “Silahlı Kuvvetler Birliği” denilen ekip, ki bunların içinde Talat Aydemir de vardı (ve daha önce de, sonra da birkaç kez başarısız darbe girişimleri olmuştu) TBMM’inin etrafını kuşatıp, bu meclisten ya idam kararı çıkacak ya da siz çıkamayacaksınız şeklinde tehdit etmişlerdi, hoş idam edilen Zorlu, Polatkan ve Menderes daha karar çıkmadan İmralı’ya götürülmüşlerdi bile. 60 darbesinin ardından yapılan Anayasa ile Türkiye’de bir özgürlük ortamı oluştu, o güne kadar yasak olan tüm sol yayınlar YÖN Dergisi’nin yayınlanmaya başlaması ile basılmaya başlandı, konuşabiliyordu insanlar, basın özgürlüğü iyileştirilmişti; bence diğerlerinden temel farkı budur. 1971 muhtırası verildiğinde ben Paris’te bir yandan “asya tipi üretim tarzı” üzerine doktoramı yapıyordum, bir yandan da Atatürk düşmanı, rasist bir Afganlının, Fransız eşinden dolayı sahip olduğu otellerden birisinde geceleri resepsiyonda çalışıyordum. 1969 da özel burs ile gelmiştim Paris’e, az fransızcam vardı, ama önce biraz kurslara falan gittim, ilerlettim, sonra da Sorbonne’dan “doktora yapabilir” diye kâat aldım, öyle başladım, ama 71 muhtırası verilip, Deniz Gezmiş’in asılmasına karar verilince beni çağırıdılar, devrim olacak dediler, gittim hemen… Ne oldu? Hiç! Biz hapse girdik. 80 darbesi de bugünü hazırlayan darbedir, zaten bugünküler de onların Anayasası ile götürmüyorlar mı işi? Türkiye’de sosyalist devrim halka anlatılamadı, aydınların ve gençlerin arasında sıkışıp kaldı, o nedenle de darbeler hep diğerlerinin arasında olup bitti, solcular sürekli dayak yedi. Bugün yapılmak istenen, ama başarılması hemen hemen olanaksız olan faşist devrimin de ilkece diğerlerinden bir farkı yok açıkçası.”

Yurdakul ODA TV davasının sanıklarındandı ve Silivri “toplama kampında” bir yıl kadar yatmıştı, bunun nedenini sorduğumda, o işi yapanların Fettullahçılar olduğunu söyledi. Bugün havuz medyası denilen gazetelerin okunmadığını, satışlarının çok düşük olduğunu, o yüzden de tüm gazetecileri toplamak niyetinde olduklarını, ancak batıdan gelen tepkilerin yoğunluğu yüzünden işi Ertuğrul Özkök’e kadar uzatamadıklarını anlattı. Sözcü gibi gazetelerin tiraj aldıklarını, buna karşılık yandaş basının bir iş becermediğini ve bundan hırslandığı söyledi. Merkez medyanın, daha da açık söylemek gerekirse Doğan Gurubu televizyonlarının başarısını, izleyicisini bir türlü ele geçirememekten çok hırslandıklarını anlatan Doğan Yurdakul, faşistlerin iktidarında ilk yaptıkları işin muhalifleri susturak olduğunu söyledi, 71 ve 80 darbeleri ile bugünün benzeştiği bir diğer noktanın da bu olduğunun altını çizen Yurdakul “hâlâ Aydın Doğan ile uğraşmıyorlar mı?” diye ekledi.

doğan cüneyt 2

Balyoz ve Ergenekon davalarında ABD’nin de parmağı olduğunu anlatan gazeteci Doğan Yurdakul, ordunun içindeki ABD yanlısı olmayanların bu davalarda içeri alınmasının nedeninin de bu ortak davranıştan kaynaklandığını söyledi. Ordu içinden bazı subayların Çin’e gidip işbirliği aramış olmalarını örnek olarak veren Yurdakul, ama işlerin karıştığını ve hoca efendi ile iktidarın arasının açıldığını, dengelerin değiştiğini söyledi.

Ankara Katliamı’nın devlet destekli bir operasyon olduğunu ve endişesinin 01 Kasım seçimlerine kadar başka katliamlar olacağına dair haberlerin gerçek olmasının olduğunu söyleyen Yurdakul, söylentilerin seçimlerin iptali yolunda olduğunu anlattı, ancak kendisine Batı’nın gözü üzerimizdeyken seçimleri iptal etmenin güç olduğunu anımsatınca, “eğer seçimler yapılırsa, yapılan anketler AKP nin bir miktar daha oy kaybedeceğini gösteriyor, bu durumda da büyük koalisyona giderler” değerlendirmesini yaptı. Ben CHP – HDP koalisyonunun daha gerçekçi olup olmadığını sorunca, CHP nin bünyesinin henüz buna hazır olmadığını ve ABD & AB ve iş dünyasının AKP – CHP koalisyonunu dayattığını anlattı, Yurdakul: “Davutoğlu’da Erdoğan’dan rahatsız, güçlü bir koalisyon ile Erdoğan’ı saraya kapatmak istiyorlar, AKP’nin içindeki rahatsızlık da had safhada, ayrıca Abdullah Gül’ün uyuyan partisinin bu seçimlere girmesi hükümetin kontrolündeki YSK tarafından engellenmedi mi? Amblemi AKP ile benzeşiyor gerekçesi ile adamları seçime sokmadılar, ama Gül yüksek sesle partisini açıkladığında, AKP içinden çok kişi oraya geçecek ve Erdoğan ister istemez hesap vermek durumunda kalacak” dedi.

Ankara katliamının AKP tabanında olumsuz bir etki yapmadığı görüşünde olan Doğan Yurdakul “herşeye rağmen Türk seçmeninin ne zaman ne yapacağı belli olmaz, o nedenle seçimleri beklemek ve sonuçları görmek lazım” dedi.

07 Haziran yenilgisinin ardından Tayyip Erdoğan’ın kurgusunun yeni bir seçimde HDP ve MHP yi baraj altına itmek ve tek başına iktidar olmayı sağlamak olduğunu anlatan Yurdakul, anketlerin MHP’nin oy kaybettiğini gösterdiğini ancak HDP de bir oy kaybının görülmediğini anlattı, ayrıca MHP’nin baraj altında kalmasının Türk siyaseti açısından tehlikeli olduğunu ve mecliste bulunması gerektiğini sözlerine ekledi.

Doğan Yurdakul’a seçimlerden 07 Haziran benzeri bir sonuç çıktığında Tayyip Erdoğan’ın tavrının ne olabileceğini sorduğumda: “Şu anda Türkiye bir azınlık hükümeti ile meclsin yok sayıldığı bir ortamda yönetiliyor. Bildiğin gibi Osmanlıdan beri Türkiye’de darbe geleneği meclisin kapatılıp, tek adamlığın ilanı şeklinde olmuştur, yani hep baştaki adamı değiştirmek için darbe yapılır Türkiye’de, sistemi değiştirmek için değil. Böyle bir durumda da Erdoğan’ın meclisi fes edip tek adamlığını ilan etmesi bir olasılıktır, o zaman bir karşı derbe söz konusu olabilir. Yalçın Küçük böyle bir durumda Fettullahçı askerlerin karşı darbe yapabileceğini savunuyor, olabilir…” dedi. Ancak AKP içinden bir karşı darbe olasılığını da göz ardı etmemek gerektiğini söyledi, Abdullah Gül’ün hazırlıklarından söz ettiğini ve bu olasılığın hazır beklediğinin altını çizdi.

Abdullah Gül’ün çok fazla stratejik davranan birisi olduğunu ve atak, çabuk hareket eden bir kişiliği olmadığını anlatan Yurdakul “Peki Erdoğan gidip Gül gelirse, hangisi daha iyi?” diye sorduğumda: “Bu öyle bir soru ki şimdi, beterin beteri var mı demeliyim? Gül bugüne kadar çizdiği tabloda Avrupa yanlısı, demokrasiden yana bir tavır sergiledi, Hürriyet Gazetesi’ne yapılan saldırıda Erdoğan sessiz kalırken Gül hemen kınadı, ama sen de biliyorsun, deneyimlerin yeterli, bunlar iyi polis kötü polis…” dedi.

Türkiye olup bitenlerin daha önceden de yaşandığını ve bu yaşananların da gelip geçeceğini ama faturanın yine halk tarafından ödeneceğini anlatan Doğan Yurdakul’un eski bir Mao yanlısı olduğunu bildiğim için, Doğu Perincek ve Vatan Partisi hakkındaki görüşlerini sordum, ancak Yurdakul, “istersen bu konuya hiç girmeyelim, Vatan Partisi Kürt meselesinin çözümü açısından milliyeçi bir söylem tutturdu ki bunu ben çok uygun bulmuyorum, ama daha çok da bu konuda konuşmak istemem” dedi. CHP içindeki ulusalcı gurubun Emine Üker Tarhan ile tasfiye edildiğini, ancak CHP’nin içindeki değişimin şimdi daha sermayenin partisi olmaya başlaması olduğunu, soldan daha da uzaklaştığını söyleyen Yurdakul ile sohbetimizin siyaseti kapsayan bölümünü böylece bitirmeye karar verdik.

Bundan 18 yıl önce geldiğim Fransa’da üniversite mezunu, sanayiici, gazeteci ve yazar kimliğimle pazarcılık dahil pek çok işte çalışmış olmamın bana özel bir durum olduğunu kendime “belkide” ispat etmek için, hukuk fakültesi mezunu, yazar ve gazetci olan Doğpan Yurdakul’un 80 darebesinin ardından yeniden hapse girmemek için geldiği Fransa’da ne işler yaptığını sordum: “İlk olarak bir metalurji atölyesinde kantincilik yaptım, 150 kişi falan çalışıyordu orada, onlara öğlen yemeği veriyordum, adımı Nicolas koymuşlardı, herkes bilme, Fransızların en önemli şarap mağazalar zincirinin adı Nicolas’dır, bende onlara tezgâhlarda çalışırlarken önlüğümün altında şarap götürdüğüm için adımı böyle koymuşlardı. Bu kantinde çalıştığı dönemde her işçi bir kere doğum gününde bir kere de hristiyanlarda adet olduğu gibi isim gününde herkese pastis yani Fransız rakısı ikram ederdi, bir keresinde bana sen hristiyan olmadığın için bir tek doğum gününde ikram ediyorsun, o nedenle adın Saint Nicolas oldu bundan böyle sen de iki kere ikramda bulunacaksın demişlerdi… Yıllar böyle geçti. Fransa’daki son iki yılımda ağabeyimin desteği ile bir akrabam ile Madelene de bir ara sokakta küçük bir derici mağazası açmıştık, iki yılın ardından baktım ki işler kötüye gidecek, kapattık, sonra zaten eşimden ayrıldım ve Cenevre’de bir arkdaşım çağırdığı için onun yanına gittim ve orada Türk işçilere sosyal yardım çerçevesinde tercümanlık yapmaya başladım. 80 darbesinin ardından 141-142 den ötürü bana 220 yıla yakın hapis cezası vermişlerdi, özel gelip 141-142 yi kadırınca tüm hapis cezalarım da kalkmış oldu ve Türkiye’ye geri döndüm, gazeteciliğe yeniden başladım ve kitaplarımı yazıyorum” diye anlattı, o zaman gurbete gelenlerin üç aşağı beş yukarı aynı işleri yapmış olduklarını anladım, öğrendim.

Doğan Yurdakul ile sohbetimizin kayıtlı bölümü 48 dakika sürüyor, burada tüm ayrıntılarına yer vermedim, konumamızın özetini sunuyorum ve Paris’te geçirdiği 20 günün en tatlı anısı ile bitirmek istiyorum.

Doğan Yurdakul’a sakın ne ola en sevdiği yemek olan etli yaprak dolması ikram etmeyin, çünkü onun anılarında eski eşinin annesinin leziz yaptığı etli yaprak dolmasını ne zaman “Doğan sever bugün yapalım” dediyse, o gün Yurdakul göz altına alınmış ve eve gidememiş…

Paris, 14 Ekim 2015

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

KANADA’NIN TAYYİBİ SEÇİMİ KAYBETTİ

 YENİ BAŞBAKAN ARTİST GİBİ YAKIŞIKLI, BOKSÖR GİBİ GÜÇLÜ VE GENÇ

 Justin Trudeau

Kanada’da seçimleri kazanan Liberal partinin genel başkanı Justin Trudeau zaferini kutlarken, bu seçimi neden ve nasıl kazandığını yıllardır bu ülkede yaşamakta olan AYTÜL ÖZBAKIR’a sorduk.

Özbakır, ABC Gazetesi için Kanada seçimlerinin geçmişini ve bugünü kaleme aldı…

İşte sıcağı sıcağına, Yunanistan’ın ardından bir genç adam başarısı daha…

KANADA BU SABAH ÜMİDE UYANDI 

Aytül Özbakır

Kanada, 19 Ekim’de federal seçimlerde ezici bir çoğunlukla merkez sol Liberal Parti’yi seçti.

2015 federal seçimleri Kanada tarihinin en çekişmeli seçimleri oldu. Ülke, 2006’da iktidara, önce azınlık hükümeti olarak gelen, 2008’deki erken seçimlerde azınlık hükümetini devam ettiren ve 2011’de mecliste çoğunluğu alarak tek başına iktidara geçen Muhafazakar Parti tarafından yönetiliyordu.

Stephen Harper başkanlığındaki Muhafazakarlar, Kanada’nin 2008 ekonomik krizinden çok fazla etkilenmemesinden faydalanarak dokuz yıl iktidarda kalmayı başardılar. Bir görüşe göre Muhafazakarlar ekonomik kriz sırasındaki ülkeyi başarıyla yönetmeyi becerdiler. Gerektigi noktada bütçe açığı vererek, ekonomiye destek olmalarına rağmen, 2014’te bütçe açığını önemli derecede kapamayı başardılar. Diğer bir görüş ise Kanada’nin 2008 krizinden çok fazla etkilenmemesinin nedeninin Harper ve Muhafazakarlar ile ilgi olmadığı; finans ve banka sektörünün iyi kontrol edilmesinden ve güçlü altyapısının olmasından kaynaklandığı.

Kanada ekonomisinin 2008’de büyük bir darbe almaması, ekonominin güçlü olduğu anlamına gelmiyor. Düşen petrol fiyatlari ekonomiyi, özellikle de Harper’in yuvası Alberta eyaletini vurdu, ekonomi 2015’te recession’a girdi. Harper’in ekonomik politikaları da bu konuda çok eleştirildi. Ekonomik kalkınmayı daha çok petrol çıkarmaya dayaması, Alberta ekonomisine katkı yapacak yatırımları yapmaması, özellikle de ülkenin bütün ekonomik geleceğini Alberta’dan Amerika’ya döşenecek yakıt hattı Keystone Pipeline’a bağlaması, şu andaki kötü ekonomik durumdan sorumlu tutuluyor. Keystone Pipeline projesi Harper’ın yönetimine getirilen eleştirileri de özetliyor: Petrol çıkarımına dayalı, diretmeci ve bilime kulak asmayan. Keystone Pipeline çevreciler tarafından eleştiriliyor ve Obama yönetimi projeye sıcak bakmıyor. Harper’ın bu konudaki diretmeleri yüzünden Kanada-Amerika ilişkileri soğuk bir döneme girdi. Harper, çevrecileri ve bilim adamlarını dinlememekle kalmadı, devlet için çalışan bilim adamlarına da sansür getirdi.

Prime Minister Stephen Harper responds to a question during Question Period in the House of Commons on Parliament Hill in Ottawa Wednesday, Dec.3, 2008. THE CANADIAN PRESS/Adrian Wyld

Stephen Harper’ın seçimleri nasıl bu denli büyük bir hezimetle kaybettiğini anlamak için Harper’ın yönetimine ve skandallarına bakmak lazım. Harper, 2011’den beri Kanada’yı Amerikan Çay Partisi değerleriyle yönetmeye kalkıştı. Bilime kulak asmamanın, sansüre sıcak bakmanın yanı sıra, Harper, Kanada’nın uluslararası ününe de zarar verdi. Kanada 2011’de Kyoto Anlaşması’ndan çekilen tek ülke oldu. Kanada’nin dış ülke yardımları, NATO üyesi olarak yaptığı askeri harcamalar hep geride kaldı.

Sosyal konularda küçük devlet taraftarı olan Harper skandallardan da nasibini aldı. Milletvekili harcama skandalları, seçim bağışları skandalları, hatta seçimde diğer partilere oy vereceği belli olan seçmenleri otomatik arama ile yanlış seçmen sandığına yönlendirdikleri robocall skandalı, Muhafazakarlar’ın gücü elde tutmak icin daha neler yapabileceği sorularını uyandırdı.

Muhafazakarlar konu güvenliğe geldiğinde küçük devleti bir kenara attılar. Terörizmi büyük bir sorun haline getirip (ki Kanadalılar bu takınıtıyla sosyal medyada “Kanada’da her sene Kanada geyiği tarafından daha çok insan öldürülüyor” diye dalga geçtiler) sıkı güvenlik yasaları getirdiler. Bunlardan C-51 polise ve istihbarat teşkilatına, insan hakları savunucularını rahatsız edecek derecede haklar getirirken; C-24, herhangi bir ülkede terörizmden hüküm giymiş Kanada çifte vatandaşlarını Kanada vatandaşlığından, yargısız, mahkemesiz çıkarıyor.

Kanada, Harper hükümetinin altında göçmenliği iyice zorlaştırdı, mülteci alımlarını Başbakan’ın ofisine yönlendirerek, mülteci alımını yavaşlattı. Kanadalılar, Bodrum sahilinde boğularak bütün dünyayı mülteci sorunlarına uyandıran Aylan Kurdi’nin ailesinin, teyzeleri tarafından sponsor edilen mülteci başvurusunun da aynı nedenle yavaşlamış olacağı sorusunu sordular.

Kötüye giden ekonomiyi gündemden indirmek için Harper seçim kampanyasında Kanada’nin alışmadığı bir bölücülük ve karalama kampanyası uyguladı. Justin Trudeau’nun tecrübesizliğini “Justin, is just not ready” (Justin, henüz hazır değil) kampanyalarıyla vurguladılar. En büyük kozları ise İslami terörizmi ve aşırı İslam’ı en önemli gündeme dönüştürme çabalarıydı. Barbar Kültürel Davranışlar (Barbaric Cultural Practices) telefon hattını kurup, insanları şüphelendikleri komşularını ihbar etmeye teşvik ettiler. Barbar Kültürel davranışlar ne diye sorarsanız: Çocuk evliliği, namus için işlenen cinayetler, çok eşlilik. Hepsi hali hazırda Kanada kanunlarınca zaten suç ve 911’i arayarak polise ihbar edilebiliyorlar. Harper, kimi İslami kültürlerde olan bazı uygulamaları Barbar’lıkla özdeşleştirerek; Müslüman kadınların peçe ile yüzlerini örtmelerini Kanada değerlerine aykırı bulduğunu söylerek, Müslümanlar’ı hedef tahtası haline getirdi. Yıllardır süren bu sinsi söylemler nedeniyle, Kanada genelinde nefret suçlarında düşüş varken, Müslümanlara olan saldırılar 2013 itibarıyla %44 arttı.

19 Ekim seçimleri bu yüzden büyük önem taşıyordu. Kanada’yi Kanada yapan kültürel mozaiğin, çok kültürcülüğün, toleransın savunulacağı ya da Harper’in diğer Batı ülkelerini takip eden yabancı düşmanlığı yapan söylemlerinin onaylanacağı bir seçimdi.

Kanadalılar bu seçimin önemini anlamışlardı. Daha önceki seçimlerde görülmeyen bir seferberlik yaşandı. Stratejik oy vermemiz lazım diyerek, “swing riding”lerde hangi sol parti önde diye takip eden web siteleri açıldı. Kanadalılar hayatlarında ilk defa “stratejik oy” terimini duydular. 2011 seçimlerinde üçüncü sıraya düşmüş olan Liberal parti, son hafta bir numaraya fırlayınca, Kanada nüfusunun %60’dan fazlasını oluşturan seçmenler büyük bir çoğunlukla Liberaller’in arkasında birleşti.

Sonuç: Kanada kırmızı renge bulandı. Atlantik’ten Quebec’e, Ontario’dan Vancouver’a ve Kuzey bölgerine (Northern Territories) kadar Kanada sadece Liberal’lere evet demedi, Harper’a ve muhafazakar politikalara hayır dedi.

Liberal Parti’nin başında, efsanevi Başbakan Pierre Trudeau’nun oğlu, 43 yaşındaki Justin Trudeau var. Trudeau, babasıyla kıyaslandığında daha sönük bulunan ve politik tecrübesi diğer adaylara nazaran az olan bir parti lideri, Başbakan. Parti liderliğine tökezleyerek başlamış olmasına rağmen, özellikle seçim kampanyasının son aylarında Trudeau kendi sesini buldu. Belki babasının keskin zekasına sahip değil bu eski öğretmen, ama sıcaklığı ve halka kulak verişi, Muhafazakarların karalama kampanyasının ters tepmesine yetti. Çocukluğundan beri medya büyüteci altında olan Justin Trudeau’nun deyim yerindeyse bütün kirli çamaşırları ve utandırıcı fimleri açıkta. Bağış için yaptığı striptizden, boks maçlarına, danslarına kadar Trudeau’nun her hali ve geçmişi Internet’te kolayca bulanabiliyor.

Belki de bu yüzden Trudeau Kanadalı olmayı temsil ediyor. Manken gibi yakışıklı olmasına rağmen, uncool’luğunu bu kadar güzel benimsemiş olması onu tam bir Kanadalı yapıyor. Rahat, komplekssiz ve herkesi kucaklayan bir Başbakan.

Dün geceki (19 Ekim 2015) zafer konuşması da bunun yansımasıydı. “Bir Kanadalı, Kanadalı’dır.” diyerek Harper’ın iki sınıf vatandaş yaratma çabasına yanıt verdi. “Kanadalılar olarak farklılıklarımızla güçlüyüz, farklılıklarımıza rağmen değil” diyerek bölücü söylemlerin üzerini karaladı. Bu seçimler “olumlu politikların” sonucudur diyerek, karalamacı ve nefret konuşmalarıyla dolu ve diğer Batı ülkelerinde başarılı olan seçim kampanyalarının neden Kanada’da işe yaramayacağını gösterdi. Belki de gecenin en duygusal anlarından biri, başörtülü bir seçmenle olan anısıydı. Bebek kızını Trudeau’nun kucağına veren anne: “Ben sana oy vereceğim, çünkü kızım büyüdüğünde kendi seçimini yapabilsin istiyorum.” demişti Trudeau’ya. Trudeau’nun bu anıyı seçmiş olması, sadece Harper’a değil, İslamafobi üzerinden siyaset yapan bütün batılı politikacılara cevaptı.

Bu sabah (20 Ekim 2015), Kanadalılar dokuz senelik Muhafazakar iktidarından, kimilerine göre kâbusundan sonra, yeni bir ülkeye, yeni bir hükümete ve ümide uyandılar. Dünya ise daha uzlaşmacı, çevreci, ülkeler üstü kurumlara saygılı bir Kanada’ya.

Kanada’daki Türkler ise seçim sonuçlarına bakıp, darısı Türkiye’nin başına diyorlar.

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞININ SONUNA DOĞRU

Gündemin hızla değişmekte, değiştirilmekte olduğu bir dönemde yazı yetiştirmenin zorluğunu okurun takdir edeceğini söylemek durumundayım, çünkü bu yazı okunurken, nerede ne olabileceğini şimdiden kestirebilmem olanaksız

1 Kasım erken genel seçimlerine iki hafta kaldı

Ankara’da yüze yakın genç ve çocuğun canlı bombanın patlaması sonucu katledilemelerinin üzerinden iki gün geçti. Katliamın üzerine basın toplantısı düzenleyen seçim hükümeti bakanlarının “sırıtarak”, güvenlik açığı olmadığı açıklamalarının üzerinden de iki gün geçti

Önümüzdeki iki hafta içinde “seçimlerin iptaline” neden olabilecek patlamaların, saldırıların olup olmayacağı ise, kamu oyunca sorulan sorular arasında, hatta o dereceye kadar ki, Türkiye’nin sınırlarını “yanlışlıkla” ihlâl etmesi olası bir Rus askeri uçağını düşürerek, savaş ilânına bile gidebileceği dillendiriliyor… Korku ve korkaklık senaryolarının ardı arkası kesilmiyor anlayacağınız…

*   *   *

Rusya’nın, Suriye Devleti’nin daveti üzerine, Suriye’deki ayrılıkçılarla sürdürülen iç savaşta Esad yönetimine yardım etmeye başlaması ve askeri destek sağlaması Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlayacağı iddalarına kadar götürülüyor, oysa kimse Üçüncü Dünya (Paylaşım) Savaşı’nın bitmek üzere olduğunun farkında değil, çünkü savaşlar birinci ve ikinci savaşta olduğu gibi yapılmıyor artık, her şey bilgi ve bilişim çağı ile çok değişti

24 Aralık 1979 tarihinde SSCB Devlet Başkanı L. Brejnev’in emri ve Afgan Hükümeti’nin çağrısı üzerine, SSCB askerleri Afganistan’a girmişler ve bu ülkede yükselen İslamcı harekete karşı, Marksist Afgan hükümetine yardım etmeye başlamışlardı. 1988 yılında kısmen geri çekilmeye başlayan Rus askerleri 15 Şubat 1989 da Gorbaçov’un emri ile Afgan topraklarından çekilirlerken geride onbeşbini aşkın ölü bırakıyorlardı…

Bu olaylar yaşanırken SSCB yıkılmış, Prestroyla yaşanmış ve yepyeni devletler kurulmaya başlamıştı. Sınırlar ve sorumluluklar yeniden belirleniyordu.

Yeni kurulan Ermenistan ile Azarbeycan savaşıyorlar, Rusya Ukrayna ile bir türlü geçinemiyordu, geçinemiyor…

1983-2009 yılları arasında Hindistan’ın Güney ucundaki Sri Lanka’da (Ceylan adası) süren ayrılıkçı Tamil Kaplanları direnişi ülkenin 6ıncı Cumhurbaşkanı Mahinda Rajapaksa’nın acımasızca ve sivilleri göz ardı ederek sürdürdüğü saldırlar sonucunda bastırıldı ve bitirildi, bu direnişin ardında ülkede yetmişbini aşkın ölü kalmıştı…

Afrika’da altın ve elmas madenlerinin paylaşılması için yapılmış ve yapılmakta olan katliamları, savaşları buraya sıralamaya kalkışırsam bu yazı bitmez, ancak Afrika’da Çin’in, Fransa’nın, Hollanda’nın ve elbette ABD’nin ciddi çıkarları olduğunu ve paylaşımdan “pay” elde etmek istediklerinin altını çizmekte yarar var.

Mareşal Tito’nun ölümünün ardından başlayan sıkıntılar 1990 yılında Yugoslavya’da iç savaşın çıkmasına neden olmuştu, ardından Avrupa’nın bu bölgesindeki harita tamamen değişti ve sıkıntılar hâlâ sürüyor. Dün birlikte yaşamakta olanlar bugün birbirlerinin düşmanı olarak yaşamaktalar.

Irak savaşları ve Saddamın infazı!

Onun öncesinde Saddam’ın Kuveyt’e, yani bir anlamda ABD’ye saldırdığını da unutmayalım. İşte bu yüzden ABD ile Irak savaşını başlatmıştı.

Kaddafi’nin infazına yol açan saldırıyı ise, Fransa’nın o dönemdeki Cumhurbaşkanı N. Sakozi başlatmıştı, sonra uluslararası güç devreye girdi, Türkiye’de bu işten geri durmadı.

“Arap Baharı” diye başlayan olayların ciddi bir kara kışa dönüşmüş olmasını da hep birlikte izlemedik mi?

2001 yılındaki 11 Eylül (ABD) saldırısı, hiç kuşkusuz Üçüncü Dünya (Paylaşım) Savaşı’nın yeni dünyadaki varlığının somutlaşmasıdır, bu olayın ardından El Kaide’ye karşı savaş hızlandırılmış, 70’li yılların sonlarında Marksist gelişmelere karşı oluşturulup, beslenen İslamcı hareket düşman olmuştur, onlara sağlanmış olan silâh ve para yardımları şimdi artık düşmanın elindedir.

Kuzey Kore’nin bu dönemde bir çılgınlık yapmaması için elden gelen özen herkes tarafından gösterilmiştir, ama İran’ın nükleer silah yapmaya başlaması engellenememiş, çok uzun süren, sert görüşmeler sonucunda yavaşlatılabilinmiştir. Ne gariptir ki İran’daki islami devrim de 1979 da gerçekleşmiştir.

Mısır’da olup bitenler ve Müslüman Kardeşler’in yenilgisi ise bizim Türkiye’de gün gün yaşamış olduğumuz yenilgilerden birisidir.

Yetmişli yılların sonlarına doğru başlamış olan Üçüncü Dünya (Paylaşım) Savaşı 40 yıla yaklaşan geçmişi sırasında pek çok farklı liderin farklı anlaşyışını ve bu nedenle de yönlendirmesini yaşamış uzun bir savaştır ve artık sona doğru yaklaşılmaktadır. Savaşın belirleyicileri olan “baş paylaşımcılar” ABD, Rusya ve Çin, Suriye krizi çerçevesinde bir araya gelerek kendi yandaşlarının çıkarlarını korumak adına pazarlıklar yapmıyorlar mı?

Şimdi bütün bu çok uzun sürmüş patırdı sırasında Türkiye’nin durumunu düşünün!

Düşünün bir kere, bu kadar basiretsiz ve yönetme yeteneğinden yoksun olanlar bu ülkeyi daha nereye kadar götürebilirler?

Savaş biterken, Türkiye’de yenilenecek, Yunanistan nasıl yolunu buluyorsa, Türkiye’de yolunu bulacak…

Paris, 13/10/2015

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar