Paris’i daha yakından tanımak için: Benim Paris’im

doganabiparisimDoğan Yurdakul

doğan yurdakul portreHerkesin bir Paris’i vardır. Türk insanı açısından orada yaşayanların ayrı, turist olarak gidenlerin ayrı. Hiç görmemiş olanların düşlediği Paris başka, o şehirde yaşamaktan bıkmışların Paris’i başkadır.

Birkaç günlüğüne turist olarak gidenlerden kimileri için Eyfel Kulesinin, Notre Dame katedralinin, Zafer abidesinin önünde selfie çekme veya Galerie Lafayette, Printemps gibi alışveriş merkezlerinde hangi eşyayı ne kadar ucuza aldığını dönünce anlatma şehridir. Kimi turistler için kültür ve sanatın başkentidir. Paris, genç aşıklar için Seine Nehri’nin köprülerinin birinin altında öpüşmektir. İşadamları için kolayca iş bağlanabilen, seks turizmi için gidenler açısından aradıkları her türlü fanteziyi bulabilecekleri bir başkent. Malı davarı satıp ekmek parası kazanmaya gidenler için göçmen mafyasıyla anlaşırlarsa çalışabilecekleri, biraz fazla paraları varsa, bazı “illegal” ilişkilere razı olup, bir konfeksiyon atölyesi, bir dönerci büfesi veya “helal et” satan bir Türk bakkalı açma şansını bulabilecekleri bir yerdir. Öğrencilere göre ise “herifçioğlu koyvermiş sakalı Saint Michel’de” deyişinde olduğu gibi, ömür boyu anlatılacak bir kent.

Benim birkaç Paris’im var. Gençliğimde Paris bana, Mayıs 68’in verdiği heyecanla devrimin başkentlerinden biri gibi görünürdü. 68’i Ankara’da, 69’u Paris’te yaşadım. Devrim bastırıldıktan sonra Sorbonne isyancılarının topluca gönderildiği Vincennes Üniversitesinde doktora öğrenciliği yaptım. Mayıs 68’i yaşayanlardan dinledim. Fransa Türk Öğrenci Birliğinin yöneticilerindendim. O yıllar, unutamayacağım anılar arasındadır. İkinci Paris’im 12 Eylül’den sonra mülteci olarak yaşadığım, her türlü işte çalıştığım Paris’tir. Üçüncüsü ise geçen Ekim ayında torunlarımı sevmek için gittiğim ve tanımakta güçlük çektiğim Paris. Bu şehir insanı her zaman şaşırtır, bir daha gidersem neyle karşılaşacağımı hiç bilmiyorum.

Arkadaşım Cüneyt Ayral’ın 160 sayfalık küçük kitabında bambaşka bir Paris ile karşılaşıyorsunuz. Paris’i çok iyi bildiğini sananlar için de sürprizleri var, ilk kez görecek olanlar için de.

Kendisinin de söylediği gibi bu kitap aslında bir “Paris Rehberi” değil. Yıllarca orada yaşamış birinin, Paris’in gezip görmekten zevk aldığı köşe bucağını anlatıyor. Dilerseniz, ben de sizi çok kısa olarak onunla birlikte gezdireyim.

ÜNLÜLER GEÇİDİ

Cüneyt, dolaştığı her yerde ille de yerli yabancı bir ünlü ile karşılaşıyor veya onların ayak izlerini buluyor. Geçen yüzyıllardakilerin müzelerini, evlerini, kafelerini, mezarlarını anlatıyor. Yaşayanların kimiyle arkadaş, bir kafede sohbet ediyor. Kimiyle sadece karşılaşıyor, konuşuyor, röportaj yapıyor, kiminin fotoğraflarını çekiyor.

Sayfa akışına göre sıralayayım:

Brigitte Bardot, Serge Gainsbourg, Pablo Picasso, André Gide, Joséphine Baker, Catherine Deneuve, Marcello Maostrianni, Charlotte Rampling, Victor Hugo, Louis Aragon, Elsa Triolet, Jean-Paul Sarte, Simone de Beauvoir, André Malraux, Juliette Gréco, Oscar Wilde, Le Corbusier, Pierre Loti, Henri Matisse, Edith Piaf, Georges Moustaki, Balzac, Rodin, Onassis, Rothschild, Farah Diba, Salvador Dali…

Ekran Resmi 2015-12-15 18.34.11

90’lı yılların başında Hȏtel Odeon’da kalırken, bir sabah fırından croissant almaya gittiğinde üzerinde bej rengi bir pardesü olan Marcello Maostrianni ile karşılaşır. Ünlü İtalyan aktör, “henüz yüzünü yıkamadan” eşi Catherine Deneuve’e sıcak croissant yetiştirmek derdindedir…  Victor Hugo’nun 1784 yılında “Café de Chartres” adıyla kurulan ve bugün “Grand Véfour” adını taşıyan restoranda her seferinde aynı mönüyü, şehriye çorbası, dana sırtı ve kuru fasulye yediğini Cüneyt Ayral’dan öğreniyorsunuz…  Pierre Loti’nin eski bir “Başkentler” kitabının Constantinopolis bölümünü yazdığını da …

Siyasilere gelince; Georges Pompidou, Mitterand, Jacques Chirac. Bu Cumhurbaşkanları’nın  her birinin adıyla kurulmuş bir kültür merkezi veya müze var. “Bir politikacının adını kültür ile birleştirmezseniz o zaman onun unutulup gitmesine neden olursunuz, çünkü kalıcı olan sanat ve kültürdür” diyor Cüneyt. Ve ekliyor:  “Nicholas Sarkozy için ise herhangi bir kültürel yapı ya da etkinliğin planlandığını henüz duymadım.”

BİZİM ÜNLÜLER VE ÜNSÜZLER

Abidin Dino, Hüseyin Baş, Hilmi Yavuz, İlhan Berk, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Leyla Zana, Nedim Gürsel, Bedri Baykam, Hıfzı Topuz, Fikret Mualla, Ahmet Taner Kışlalı, Gökşin Sipahioğlu, Guiseppo Donizetti (“Donizetti Paşa”), Ajda Pekkan, Jön Türkler, Şinasi, Ali Suavi. Onlar da var kitapta. Kimiyle dostluk ve arkadaşlık, kimiyle röportaj, kiminin Paris anekdotları, kiminin anıları.

Père Lachaise mezarlığını öyle bir anlatıyor ki adeta orada yatan ünlülerle birlikte olmak istiyorsunuz. Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Georges Moustaki, Edith Piaf, Balzac, Bizet, Maria Callas, Molière,  Oscar Wilde, Offenbach, Berlioz, Stendhal…

Kitapta, Paris’te kendi çapında ünlü olan Türkler de var.  Kuaför Celal, Ali Akbar, eczanesine  Türkçe ECZANE tabelası asan Ahmet Erçelik, pantolon söküğü onaran Terzi Ergut Ziya…

CÜNEYT’İN PARİS’İ: “YALNIZLIKLARIN BAŞKENTİ”

Cüneyt Ayral, sizi Paris’in en gizemli yerlerinde, sahaflarda, müzelerde, kafelerde, restoranlarda, metroda, otobüste, antikacılarda, her türlü cinsel tercihin bulanabileceği kulüplerde gezdiriyor. Çinlileri, Vietnamlıları, İtalyanları, İspanyolları, Cezayirlileri,  Almanları, Amerikalıları, İngilizleri, Rusları, Türkleri anlatıyor.

Ama gelin görün ki, sizi götürdüğü her yerde bir “yalnızlığı” gözünüze sokuyor. Kitapta onun kaldığı oteller, evler,cıvıl cıvıl sokaklar,  eşleri ve çocukları da var. Ama o yine de Paris’te kendini hep yalnız hissediyor. 68. sayfada şöyle diyor: “Paris’te eşiniz dostunuz, arkadaşlarınız olsa bile yalnızsınız!” Ve sayfa 122’de: “Paris’te her sokakta sizi şaşırtacak ya da duygularınızı harekete geçirecek bir şeyler vardır. Şehir durmadan sizi kendine bağlayacak bir şeyler bulur, durur, ama bu sizi şehrin içindeki yalnızlığınızdan bir türlü kurtarmaz.”

Cüneyt Ayral, Paris’te yaşayanlar ve şehrin 20 bölgesine dağılmış insanlar hakkındaki sosyolojik gözlemlerini de sizinle paylaşıyor. Örneğin en önemli gelir kaynağı turizm olan bu kentte “Parizyenlerin” turistlerden nefret ettiği saptaması. Örneğin zenginlerin yaşadığı Foch Bulvarındaki -bu arada Onasis ve Rotchild’in evlerinin de orada olduğunu öğreniyorsunuz- apartmanlar ve villalar.  Ama, bu varlıklılar mahallesinin çıkışında bile yalnızlıkla karşılaşıyorsunuz. Bulvarın bitiminde vardığınız Porte Dauphine Meydanı, yalnız kadınların lüks arabalarıyla gelip genç erkek aradıkları bir meydan!  Ayral buradan da “Paris’te fahişelik  saedece kadınlara özgü bir meslek değildir, işte size en zengin caddenin sonunda yaşanan bir yalnızlık öyküsü” sonucunu çıkarıyor.

Benim gençliğimde Paris’in en sevdiğim yerlerinden biri olan Luxembourg bahçesini bile bir yalnızlar bahçesi olarak tanımlıyor: “Aşklar, ayrılıklar, yeniden yalnızlıklar, ölüme terk edilen doğanın güzelliği, tümü birden Lüksemburg bahçesinde aynı zaman diliminde izlenebilir.  Lüksembourg Bahçesine köpeklerin girmesi yasaktır! Yani iyice yalnız kalınır orada…”

Oysa kitabı bitirirken söz verdiği, Paris’te yaşayan bir Türk, Ahmet Öre, ona şunları söylüyor: “Herkesin Paris’i başkadır ve herkes kendince haklıdır: ne mutlu ki Paris’te herkese mutlaka bir yer vardır.”

Evet, herkesin Paris’i başkadır. Ve bu kitap, yıllardır orada yaşayan “Cüneyt Ayral’ın Paris’ini” anlatıyor…

CÜNEYT AYRAL: BENİM PARİS’İM

(Oğlak Yayınları, 2015)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s