Category Archives: Roxane Ayral’ın yazıları

DUVARLARIN DİLİ / LANGUAGE OF THE WALL

 

İnan Kıraç Roxane'ı kutlarken...

İnan Kıraç Roxane’ı kutlarken…

Bu yazıya başka başlıklar da koyabilirdim:

DUVARLARIN DİLİ KOLAY ÇÖZÜLMEDİ…

BİR BABANIN GURURU…

BİR SERGİ BÖYLE HAZIRLANDI…

BİR KÜRATÖRÜN ANI DEFTERİ…

Daha bir dolu başlık üretmek mümkün elbette, ama bu kürsüye kolay çıkılmadı, bu söyleşilerde anlatılanlar birebir yaşandı…

Eğer bu serginin kataloğunun başında aşağıdaki yazı yazılmışsa, hak edildiği için yazıldı diye düşünüyorum:

 

Graffiti ve Sokak Sanatını 2014 Yazında Pera Müzesi’nde Konuk Etmenin Mutluluğu

Hizmete girdiği Haziran 2005’ten günümüze, her yıl yaz aylarında genç sanatı ve genç sanatçıları kucaklayan Pera Müzesi, 2014 yaz döneminde Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı sergisi ile ülkemizde graffiti ve sokak sanatına kapılarını açan ilk müze oluyor.

Bu sıra dışı sergi, günümüzde çağdaş kent sanatı olarak da adlandırılan graffiti ve sokak sanatını, farklı ülkelerden 22 seçkin sanatçının çalışmalarıyla örneklemeyi ve anlatmayı amaçlıyor.

Bir başka ilginç husus, sergiye katılan sanatçıların, sanatsever Beyoğlu ve Beşiktaş Belediyeleri’nin bu sergiye tahsis ettikleri kent duvarlarında yaptıkları çalışmalarla, daha geniş kitleleri kucaklayacak olması.

Bu serginin, graffiti ve sokak sanatının 20. ve 21. yüzyıllardaki gelişimine ve günümüzde geldiği noktaya ışık tutacağı ve geniş ilgi uyandıracağı düşüncesindeyiz 

Bu vesileyle, başta sergi küratörü Roxane Ayral’a ve sergiye katılan değerli sanatçılara, Pera Müzesi’nin yaratıcı ve çalışkan ekibine, sergiye duvar tahsis eden Beyoğlu Belediyesi’ne, Beşiktaş Belediyesi’ne ve sergide emeği geçen diğer kişi ve kuruluşlara teşekkür ederiz.

Suna, İnan ve İpek Kıraç

 

 

DSCN8788

 

DSCN8825

 

DSCN8841

 

Yaklaşık üç yıl süren Duvarların Dili sergisinin hazırlanması için Roxane sık sık Paris’e geldi ve duvarları, sanatçıları, sergileri tek tek gezip, belgeledi… İşte bu çalışmalarını yaparken ona yardımcı olan kardeşi Dilara KUTAY ve sanatçılar ile geçirdiği günler… Kimi zaman bir sergide, kimi zaman Paris’in yeraltı dehlizlerinde, kimi zaman sokaklarda, kimi zaman sanatçıların atölyelerinde…

SAM_4595 IMG-20131210-WA005 DSCN4753 DSCN4752 DSCN4439 DSCN4410 DSCN4374 DSCN4323 DSCN4303 DSCN4154 DSCN4118 DSCN4064 DSCN3933 DSCN3898 DSCN3847 DSCN3834 DSCN3828 DSCN3820 DSCN3497 DSCN3487 DSCN3473 DSCN3460

 

Roxane zaman zaman bizi, yani Dilara’yı ya da beni arıyor, bazı sergilere gitmemizi ve fotograflarının ona iletilmesini istiyordu. Onun dışında gerek FİAC gibi dev organizasyonları, gerekse şehrin tüm sokaklarını, sergilerini dolaşıp “duvarların dilini” sürekli olarak Roxane’a iletiyorduk. Yani o buralarda yokken bile, buradaymış gibi izlemesini sağlamayı deniyorduk…

Yaklaşık 3000 kare fotograftan seçilmiş bazı fotograflar bu çabaların belgeleridir…

IMG-20131210-WA004 IMG_5966

IMG_5945

 

IMG_5927

 

IMG_5899 DSCN9790 DSCN9786 DSCN9772 DSCN9758 DSCN9752 DSCN9306 DSCN9305 DSCN9194 DSCN9188 DSCN9185 DSCN4620 DSCN4502 DSCN4246 DSCN4067 DSCN3808 DSCN3466

 

 

DSCN3125

Bu bina artık yok, yıkıldı!

DSCN3093 DSCN2910 DSCN2876 DSCN2548 DSCN2537 DSCN2527 DSCN1955 DSCN1906 DSCN1870 DSCN1860 DSCN1281 DSCN0172 1781948_10152143801139536_833797981_n

 

Hip Hop kültürünün ayrıntılarını Graffiti ve Street Art’ın oluşumlarını belgelerken Dilara’da “gönüllü” olarak çalışacağı Pera Müzesindeki sergi için çoktan uğraşmaya başlamıştı, Roxane’a belge ve bilgi ulaştıran kaynaklardan birisi de oydu…

 

DSCN3494 DSCN3117 DSCN1964

 

Sanatçılarla iyi ilişkiler kurulmuştu. Hepsinin yüzü gülüyor ve İstanbul’a gelmek için can atıyorlardı…

DSCN4328 DSCN3490 DSCN3489

 

Bu çok zorlu ve keyifli çalışmanın bir köşesinde olmaktan, elimden geleni esirgememişliğin huzurunu ve rahatlığını yaşıyorum. Ne kadar çok yeni insan tanıdım ve yeni bilgiyle buluştum…

DSCN3818 DSCN3485 DSCN3437 DSCN2936

 

İSTANBUL PERA MÜZESİ’NDE 13 AĞUSTOS – 05 EKİM 2014 GÜNLERİ ARASINDA AÇIK OLAN DUVARLARI DİLİ SERGİSİNE KATILAN SANATÇILAR:

C215 (Fransa)

Cope2 (ABD)

Evol (Almanya)

Funk (Türkiye) 

Futura (ABD)

Gaia (ABD)

Henry Chalfant (ABD)

Herakut (Almanya 

Hugh Holland (ABD)

JonOne (ABD)

KR (ABD)

Logan Hicks (ABD)

Carlos Mare 139 (ABD)

Martha Cooper (ABD) 

Mist (Fransa)

No More Lies (Türkiye)

Psyckoze (Fransa)

Suiko (Japonya)

Tabone (Türkiye)

Tilt (Fransa)

Turbo (Türkiye)

Wyne (Türkiye)

 

DSCN9018

 

Eline, bilgine sağlık Roxane, çok yoruldun belki ama Türkiye’de ezberleri bozdun! Yanında oturan C215’in kızının bakışındaki anlatımı ben yazmayayım buraya, fotograf kendisi söylüyor zaten.

Ve artık büyük usta Martha Cooper’ın objektifi ile ölümsüzler arasına girdin.. Bunun tadını daha sonra çok daha iyi anlayacaksın, şimdi artık sıra yeni işlerde, yeni başarılarda…

Çıta ÇOK yüksek… O çıtayı oraya kolay Pera Müzesi’nin müdürü, sanat adamı Özalp Birol’a ayrıca teşekkür ediyorum…

DSCN9020

ROXANE AYRAL’IN SERGİ KATALOĞUNDAKİ YAZISI

 

Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı

Roxane Ayral

Dünyanın tüm sokaklarını kendine mekân belleyen ve ifade şeklini sokakların özünden alan bir sanat formunun dört duvar arasına sıkışması mümkün mü? Popüler kültüre yönelmesiyle, başta Banksy olmak üzere birçok yıldız isim sayesinde aşina olduğumuz graffiti ve sokak sanatı, elbette yeni bir olgu değil. Underground (yeraltı) dönemini geride bırakan graffiti ve sokak sanatı artık sadece vandalizm değil küresel bir sanat akımı olarak anılıyor ve herkesin beğenisine sunuluyor. Galerilerin, koleksiyonerlerin ve müzelerin ilgisini çekiyor 

Türkiye’de 1990’lardan bu yana, yükselen değeri ile önemli bir alana işaret eden graffiti ve sokak sanatı ülkemizde ilk kez bir müze platformuna taşınarak sadece sanatsal bir çevreyi değil, birkaç jenerasyonu etkilemiş, zengin bir tarihe sahip bu fenomenin hem kapsamını hem de kültürel çeşitliliğini günümüze ulaştırmayı hedefliyor. Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı sergisi uluslararası ve yerel sanatçı seçkisiyle tarihsel bir inceleme yaparken, sokağın günümüz dinamiklerini, farklı stil ve estetik anlayışlarını bir araya getiriyor ve bu sanatsal akımı fotoğraf ve müzik gibi disiplinlerle birlikte ele alıyor 

Güncel bir akımın gelişimine tanıklık ediyor olmanın mutluluğu bir yana, sınırları ve terimleri henüz muğlak ve tartışmalara açık bir fenomenin üzerine düşünüyor ve yazıyor olmanın heyecanı ile terim ve kavramları özenle seçmek gerekiyor. Serginin başlığında da kendini belli eden graffiti ve sokak sanatı ayrımı, farklılıkları ve buluşma noktalarıyla beraber değerlendirmeye ve tartışmaya hala açık. Varolan bu ayrımı sadece kronolojik bir değerlendirme özelinde ele almak yeterli olmayacaksa da tarihsel bir yaklaşımla başlamak doğru olacaktır.

Duvar çizim ve yazıları, neredeyse insanlık tarihiyle başlayan bir ifade şekli. Lord Byron’ın Akropol’e ya da Arthur Rimbaud’nun Mısır’daki Luksor Tapınağı’na yaptığı gibi kadim medeniyetlerden miras kalıntılara isim yazarak “ben de buradaydım” mesajlarını sıkça görmek mümkün. Geçmişe bakmaya devam edersek graffiti örneklerinin askeri alanda da ilgi gördüğünü söyleyebiliriz. 2. Dünya Savaşı’nda, tersane müfettişi James J. Kilroy’un yazdığı “Kilroy was here” (Kilroy buradaydı) bunun en bilinen örneklerinden biri. Zafer, fetih ve hâkimiyet ifadelerinden farklı olarak baskı altında olan ve ötekileştirilen grupların duvar yazıları ise direniş ve başkaldırının ifadeleriydi. Dönem itibariyle özellikle politik anlamlarla yüklü bu akım bir tür duvarların yaşam mücadelesiydi; imgeler belli bir süre sonra başka graffiticilerin müdahalesi ya da zamanın etkisiyle değişikliğe uğruyor, fakat kapatılan her yazı bir şekilde tekrar ortaya çıkıyor, bir diğerini doğuruyordu.

Politik mesajlardan uzaklaşarak kendi kültürünü, yani “graffiti kültürü”nü yaratan bu fenomen, 1970’lerde ekonomik ve siyasi değişikliklerin neticesinde “Amerikan Rüyası”nın sonunun ilan edildiği dönemde, New York’ta azınlık Afrika ve Hispanik kökenli gençlerin, varoluşlarını ifade etme ve alanlarını belirleme ihtiyacı ile doğdu. 1969’da New York sokaklarına takma ismini ve sokak numarasını yazan ilk graffiticilerden Taki183, 21 Temmuz 1971 tarihli NY Times gazetesine verdiği bir röportajda kendisinin de çalıştığını, vergilerini ödediğini ve kimseye zarar vermediğini ifade ederek niyetinin suç işlemek olmadığını açıkça belirtmişti.

İsmini şehre yayarak varolma eylemi olarak da tanımlayabileceğimiz graffiti, zamanla daha serbest bir kendini ifade etme sanatına dönüştü. Bu evrilmenin yeni ismi olan sokak sanatı, öncüsü graffitiyi de çatısı altına alarak teknik ve stillerin çeşitlendiği daha ucu açık bir disiplin olarak belirdi. Graffiticilerin kendilerine yakıştırdığı writer tanımlaması, yerini “sanatçı” kelimesine bırakarak yalnızca bireysel bir varoluş ve mücadele olmaktan çıkıyor, toplumsal ve sosyal konuları da ele alarak daha geniş kitlelere hitap etmeye başladı.

Kısa zamanda sade imzalar kaligrafik değer, stil ve renk kazanmaya başladı, tag’ler daha büyük ve daha etkileyici biçimlerde, daha ulaşılmaz alanlarda daha sık belirmeye başladı. Görünür ve akılda kalıcı graffitiler, daha çok saygı görüyordu. Özgün olmaya önem veren graffiticiler stillerini ilerlettikçe kaligrafik sınırları zorlamaktan kaçınmadılar. 1972’de Phase2, imzasını, günümüzde Bubble Style olarak bilinen, başta Softie adını verdiği yuvarlak hatlı balonumsu harflerle yazmaya başladı. 1974’te Tracy168 tüm harflerin neredeyse okunamayacak kadar karmaşık bir şekilde birbirine girdiği Wild Style kavramını ortaya koydu. 1976’da ise Lee Quinones ve efsanevi Faboulous 5 ekibi ilk defa bir metronun tümünü resimleri ve graffitileriyle kapladı. Sokak ve metrolarda stiller gelişip isimler yayılırken, graffitiye ilgi de giderek artıyordu.

İllegal olduğu için hızla silinen, sokaklarda zaman aşımına uğrayıp yok olan veya serbest alanda üretildiği için bir başkası tarafından müdahaleye maruz kalan bu eserlerin ölümsüzlüğe, ya da hiç değilse daha uzun bir ömre ulaşması fotoğraf sanatı ile mümkün oldu. Daha çok, fotoğrafladığı Paris gece görüntüleri ile tanınan 20. yüzyılın önemli fotoğrafçılarından Brassaï’nin arşivinin önemli bir bölümü de 1930’lardaki duvar çizim ve yazı fotoğraflarından oluşur. 1956 yılında MoMA’da açılan Language of the Wall (Duvarların Dili) başlıklı sergide, 30 yıllık bir süre zarfında Paris’te çektiği duvar fotoğraflarını sergileyen Brassaï için graffiti, insan ve doğa arasındaki kopukluğu sanatla dengeler.

İlk dönemlerinden beri, daha görünür olma amacıyla, New York metrolarına uygulanan ve şehrin bir ucundan diğerine gezen graffitiler, isimlerin farklı mahallelerde de tanınmasına neden olurken, Martha Cooper ve Henry Chalfant gibi fotoğrafçıların ilgisini çekmeyi başarmıştı. Aramızdan erken ayrılan Dondi gibi isimleri ölümsüzleştiren kareler, büyük çabalar sonucu 1984’te, fikrin doğduğu New York’tan uzakta, Londra’da Thames and Hudson yayınevi tarafından Subway Art başlıklı bir kitapta yayınlandı. Graffitinin ve özellikle metrolarda yaygınlık kazanan Wild Style tarzının anlaşılmasında büyük rol oynayan kitap, senelerce fotokopiyle çoğaltılıp elden elde gezerek birçok genç graffiticiyi etkilemiş, hatta onlar için “Kutsal Kitap” haline gelmişti. 1983’te, Henry Chalfant ve Tony Silver tarafından hazırlanan, graffiti ve Hip Hop’u konu alan Style Wars belgeseli, döneme damgasını vurmuştu. 1987’de yine Thames and Hudson yayınevi tarafından yayımlanan Henry Chalfant ve James Prigoff hazırladığı Spraycan Art kitabı büyük ilgi topladı. Çekilen fotoğraf ve filmler kapsamlı bir arşiv oluşturarak bu yükselen sanat akımının tanıklığını yaptı.  

Graffiti, artık gözardı edilemeyecek bir fenomen olmuştu ve 1980 yazında, New York’lu sanatçı birliği Colab (Collaborative Projects) tarafından düzenlenen Times Square Show sergisi ile sanat çevrelerinde de ilgi görmeye başladı. Bir yıl sonra “East Village”da kapılarını açan, Patti Astor ve Bill Stelling’in kurduğu Fun Gallery, sanat ortamlarına daha aşina ama sokakta da izini bırakan Kenny Scharf, Keith Haring, Jean Michel Basquiat gibi isimlerin yanı sıra graffitinin öncü isimlerinden Fab5Freddy, Lee Quinones, Dondi, Lady Pink ve Futura 2000’e de sergilerinde yer verdi. Fun Gallery, yıllarca graffitici, rapçi ve break dansçıları sanat camiasının temsilcileri olan küratörler, koleksiyonerler ve sanat eleştirmenleriyle bir araya getirdi. 1985’te kiraların yükselmesiyle kapanan galeri misyonunu tarihe damgasını vurarak tamamladı.

1989’da Shepard Fairey’nin henüz Rhode Island Tasarım Okulu öğrencisiyken yarattığı “André the Giant Has a Posse” (Dev André’nin Ekibi Var) yazılı sticker ve şablonlar hızla her yere yayıldı ve Providence sınırlarının ötesine geçti. Aynı dönemde San Francisco Sanat Enstitüsü’nde okuyan Barry McGee de (80’lerde Twist adı ile bilinen graffitici), bugün alametifarikası haline gelen, iki renkli karakterleri oluşturmaya ve sokaklara yaymaya başlamıştı.

Graffiti ve sokak sanatını geleneksel sanat akımlarından ayıran belki de en önemli özellik, yarattığı alt kültür ile sadece sınırlı bir çevreye değil geniş bir kitleye hitap edebilmesidir. Bu durumun en belirgin yaşandığı alanlardan biri de karşılıklı etkileşimin oldukça etkin olduğu müzik. Özellikle de, 1972’de, New York’ta, gençleri şiddetten uzaklaştırıp müzik ve dansla kozlarını paylaşmaya yönlendirmek amacıyla, Zulu Nation tarafından kurulan Afrika Bambaataa grubu ile gün ışığına çıkan Hip Hop. Tag’lerin metroları kapladığı bir dönemde Hip Hop kültürü, kendine ait giyim tarzı, “boom box” ritimleri, akrobatik break dance hareketleri ve rap müziğin kendine özgü şiirsel diliyle oluşmaya başladı. 1981’de ilk defa, Blondie grubu, “Rapture” ile bir pop parçasına Hip Hop ve rap öğeleri eklemişti ve video klibinde Lee Quinoñes ve Fab 5 Freddy’yi graffiti yaparken öne çıkarmıştı. Önce MTV’de yayınlanan parça, kısa zamanda yayıldı ve birçok gencin graffiti ve rap ile tanışmasına neden oldu. Hemen arkasından 1983’te Charlie Ahearn, Wild Style filmi ile graffitinin, Hip Hop müziğin ve break dance’in öncülerine rol vererek bu disiplinleri bir araya getirdi.

Müzik ile görsel sanatları bir araya getiren bir başka örnek ise, İngiliz Punk Rock grubu The Clash’in, soyut graffitileri ile ünlü Futura’yla 1982’de gerçekleştirdiği işbirliğidir. Grubun sadece albüm kapaklarını hazırlamakla kalmayan graffitici, konser sırasında bir performans olarak eserlerini uygulamak üzere grupla beraber turneye çıkmıştı. Sisteme kafa tutan punk gençliğinin en önemli temsilcilerinden biri ise Sex Pistols grubuydu. 1977’de “Never Mind the Bollocks” albüm kapağında yer alan Kraliçe Elizabeth’in portresi, Jamie Reid tarafından hazırlanmış ve bu isyankâr kültürün yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştu.

Hip Hop ve Punk Rock’ın vurguladığı özgürlükçü ve asi yaşam biçimi kaykay kültürü ile de kendini göstermeye devam etti. Aslen tahta parçalarına paten tekerleklerini takarak kaldırım sörfü anlamına gelen sidewalk surfing, yani bugünkü adıyla kaykay 1955 yılında Kaliforniya’da ortaya çıktı. 1972’de Jeff Ho, Skip Engblom ve Craig R. Stecyk III’nin, Venice Beach’te bir sörf dükkânı açmasından kısa bir süre sonra Z-Boys adı altında pek çok genci etkileyen bir takım kurdular. O günlerin enerjisini, Catherine Hardwicke’in yönetmenliğinde günümüze aktaran 2005 yapımı Lords of Dogtown filminin yazarı, aynı zamanda profesyonel kaykaycı, Stacy Peralta, 2001’de ise Dogtown and Z-Boys belgeselini yönetti. Belgeselin senaryosunu beraber hazırladığı arkadaşı görsel sanatçı Craig R. Stecyk III kaykay kültürüne ilişkin şöyle diyor: “Kaykaycılar, doğaları gereği, şehrin gerillalarıdır: teknoloji belasının işe yaramaz ürünlerini kullanışlı hale getirirler ve idari/kurumsal yapıları hiçbir mimarın hayal bile edemeyeceği şekillerde kullanırlar.”

Akrobatik hareketlerin bir anda gerçekleşmesi sebebiyle kaykay eylemi ancak o an yakalanan fotoğraf kareleriyle geleceğe taşınabilir. 1975’te genç bir fotoğrafçı olan Hugh Holland gençlerin sınırları zorlayıcı tavırlarının ve bu eylemin görsel estetiğinin büyüsüne kapılmıştı. Birkaç yıl boyunca onların peşine takılan fotoğrafçı, izinsiz girdikleri evlerin bahçelerinde veya boş havuzlarda geçirdikleri dönemleri ölümsüzleştirdi. Kısa zamanda kültürün yaygınlaşmasıyla, yarışmalar düzenlemeye başlayan kaykaycılar, markaların dikkatini çekmeye başladıklarında kaykayın etrafında bir piyasa oluşmuştu. Artık yakaladığı karelerde çocukların hareketleri ve yüz ifadelerinden çok bir logo kalabalığı ile karşı karşıya kalan Hugh Holland, günümüzde kaykay fotoğrafı çekmiyor fakat uzun yıllar sakladığı belgesel niteliğindeki tarihsel fotoğrafları bugün pek çok sergide sergileniyor. Gün geçtikçe yaygınlaşan bu kültürün, 1981’den itibaren kendine özgü bir yayını da oluştu. San Francisco’da ilk sayısını yayınlayan Trasher Magazine halen bu kültürü en başarılı şekilde ifade eden yayınlar arasında sayılıyor.

Aaron Rose’un hazırladığı Beautiful Losers başlıklı sergi ve belgesel, 2000’li yıllarda graffiti sanatıyla kaykay kültürü arasında bir bağlantı kurarak ilgileri bu sanat formunun üzerine bir kez daha çekmişti. Plak kapakları çalışan, müzik videolarında performans sergileyen, kaykayların üzerini ve kayılan alanları boyayan graffiticiler ve sokak sanatçıları da bu kültürün ayrılmaz bir parçası haline geldi. İnternet ve sosyal medyanın iletişimi oldukça kolaylaştırdığı bu dönemde, JR’ın dev portre fotoğrafları yayılmaya başlamış, sanatçı bu ağı kullanarak, hâlâ devam eden interaktif “Inside Out” projesini başlattı.

Bu hızlı evrim ve yeni sanatçıların ortaya çıkması, sokak sanatının uluslararası bilinirliğini arttırmış olsa da, sanatçılar arasından eleştiriler de yükselmeye başladı. Banksy’nin 2010’da gösterime giren Exit Through The Gift Shop (Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkânından) başlıklı belgesel niteliğindeki filminde bu süreci takip etmek mümkün. Başlarda graffiticilerin geceleri duvar boyama maceralarını kamerasıyla takip eden obsesif kameraman Thierry Guetta, sonunda Mr. Brainwash takma adıyla sanatçı olmaya karar veriyor ve basını da kullanarak ses getiren bir sergi açmayı başarıyor.

Giderek önem kazanan, fakat bazılarının hâlâ “Vandalizm” olarak adlandırdığı sokak sanatı, sanat çevrelerinde tartışma konusu olmaya devam ediyor. Artık sosyal medya mecraları aracılığıyla herkes muhabir, yazar, küratör, fotoğrafçı veya sanat eleştirmenliğine soyunabiliyor. Toplum graffiti ve sokak sanatını benimsedikçe, galeriler ve yayınlar bu talebe cevap vermeyi ihmal etmiyor. Bugün bu akım, uzun bir mücadele sürecinin ardından, müzelere girebilecek bir aşamaya geldi. Hatta artık daha profesyonel duyulan bir terminoloji ile anılıyor: Contemporary Urban Art (Çağdaş Kent Sanatı).

Günümüzde, bu akımın başrol oyuncuları sanatçılar, dünyanın dört bir yanında yaşıyor ve sık sık seyahat ediyorlar. Teknik, tarz ve sanatçı çeşitliliği graffiti ve sokak sanatının gücünün altını çizerken gittikleri şehrin sokaklarında bir iz bırakmayı adet edinen graffitici ve sokak sanatçıları, eserleriyle kültürlerarası bir değer yaratıyorlar. Dünden bugüne, imzalar stil kazandı, stiller mesajlarla tamamlandı, mesajlar yeni mecralara sıçradı, dev boyutlara ulaşan bu mecralar hayali dünyalar ve karakterlerle dolduruldu… Sokakta hayat bulan bu sanatın, ileride sahne olacağı açılımlar oldukça heyecan verici!

—————————————————–

DUVARLARIN DİLİ SERGİSİ,

GRAFFİTİ VE SOKAK SANATININ TARİHSEL BİR ANLATIMIDIR.

SOKAK SANATÇILARINI GENİŞ YÜREKLERİNİN BİR BELGESİDİR.

SEVGİ İLE HALLEDİLMİŞ BİR İŞİN, UNUTULMAYACAK BİR ÖRNEĞİDİR…

YAŞASIN SANAT!

Fotograflar: © Cüneyt Ayral – Dilara Kutay – Roxane Ayral

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, PARİS'TEN HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, SANAT, SERGİLER, TANITIMLAR & DUYURULAR, YAZILAR

The Father of Turkish Graffiti

We had expected to meet Istanbul’s best known graffiti artist in the corner of some dimly-lit, inconspicuous café. Perhaps one in the city’s more artistic neighborhoods like Cihangir or Kadikoy –where most of the graffiti is.

Instead we met at Starbucks, in Istanbul’s wealthy and graffiti-less Bebek district. The place was posh, three stories tall with a wooden terrace protruding right over the waters of the Bosphorus. Even though it was late in the evening, the coffee house was packed with young, gentrified couples — hardly the kind of place to maintain a shadowy profile. But it turned out the man we were after is no “Banksy.” His identity was known to anybody who could use Google. His commercial success depends on it.

Dunc “Turbo” Dindas sat waiting for us at one of the deck’s corner tables, flanked by a young, attractive woman named Roxanne who introduced herself as his manager. Turbo was almost twice her age – heavy set, with ruffled brown hair and a pair of thick round glasses.

“Everybody knows Turbo” Roxanne announced shortly into our conversation. She said it matter of factly, to which the graffiti artist grinned sheepishly. He has reason to feel accomplished. At 43 years old, Turbo has fashioned himself as the go-to source for commercial graffiti work in Turkey. Advertisements, pamphlets, logos, and even wall decorations in corporate offices. He’s the man sought out by major companies like Coca Cola andAdidas to insert graffiti drawings in their Turkish ad campaigns — the
hired-hand who can paint an appeal to a young and trendy consumer base. His colorful characters, his aliens and Doctor Suess-like animals, are used to make products appear fun and playful. His signature graffiti style – a mixture of New YorkSubway, and Bubble lettering – can give ad campaigns an edgy, “street” feel. Over the past two years, companies including BellonaPepsi, andSamsung (links to youtube videos) have hired him to digitally insert playful 2D drawings into their television commercials. It’s a slick animation trick, and allows inanimate objects like soda bottles and washer-driers to look like they have a life of their own, interacting with the human actors in commercials. This is why the ad agencies keep calling. Turbo is the artist who can make a conservatively-financed corporation look hip.

It didn’t happen overnight. Turbo is what one might call a first-mover. While the artist now fields the commercial proposals of his choosing, his reputation in the Turkish graffiti world was a long time coming. In fact, Turbo first had to create the market to which he now owes his entrepreneurial success. The process took him over 30 years.

Before Turbo, graffiti didn’t exist in Turkey.

The year was 1984, and Istanbul’s walls were prime for the taking. Besides a few scrawled signatures, the city had yet to witness the kind of elaborate subway art that was exploding in the United States. Things were about to change. That year, a young and rebellious Turbo got his hands upon the cult classic American film, Beat Street, which details the story of an aspiring rap and graffiti artist from the South Bronx.

“It opened a whole new world for me” Turbo said.

Inspired by the bravado and creativity of the film’s graffiti art, Turbo decided he would become the first to bomb Istanbul’s walls. But it wasn’t so easy back then. At the time, spray paint in Istanbul was of terrible quality, and there were only two colors available in the city’s furniture stores – black and white. He admits his first pieces were “pretty embarrassing.”

Even so, graffiti writing became his obsession. Turbo began using paint markers to put up his name up everywhere he could – street corners, underpasses, tunnels, stairs. Most days, he would leave home with two markers in his backpack, and only return that evening with less than half of one left. Only religious and educational buildings were spared. He became the consummate graffiti “writer” – the
term used for artists who paint their name to spread their brand awareness. After a few years it worked. People started taking notice, and other graffiti writers entered the scene. Some of these new comers were so irritated by the omnipresence of Turbo’s tags that they started writing his name backwards in protest.

But there were some others who took notice as well. The police. In 1989, Turbo was caught while putting up an illegal piece with a graffiti collective he had founded, the “Zombie Boys Posse.” It wasn’t the painting that bothered them; the police thought he was putting up political propaganda. They thought the ‘P’ at the end of the tag meant “party.” The misunderstanding ended with a judge handing Turbo a five year prison sentence.

Lucky for him, Turbo didn’t end up taking the Midnight Express. He was put on parole, on the condition that he not paint graffiti during the 5 year sentence he was supposed to serve. He could only wait 2.

“I’m so full of graffiti. I just couldn’t help it” he laughed. He did, however, change the name of his collective to avoid future run-ins. The group adopted the label S2K, or Shot to Kill, as it remains today. Turbo also learned some handy tricks about putting up illegal works. “If you have friends in the police, you can tip them not to walk by a certain wall that night” he hinted.

Turbo’s passion goes deeper than just graffiti. In the late 1980’s, the artist led the charge in importing another cultural phenomenon: hip hop. While Public Enemy and NWA were just starting to turn heads in the United States, Turbo became the first hip hop writer for Blue Jean magazine – then the only youth publication in Turkey. He had profound influence there, and began receiving demos and submissions from Turkish groups trying to break into the scene. In 1989, Turbo compiled the demos into the first hip hop album released in Turkey, on a limited run of 5,000 copies. Included on the CD was his own rap group, “Statik.” The album was an instant success, jump-starting the rap industry in Turkey and bringing even further attention to the inter-connected graffiti scene. Turbo was heading a cultural revolution.

He held his influential position at Blue Jean for almost two decades, until 2007, at which point he finally declared his “mission was over.” He felt he was no longer needed to spread awareness anymore; hip hop and graffiti had both developed into well-established scenes of their own, with thousands of artists, and hundreds of thousands of fans.

Turbo told us that “real” graffiti will always stay out on the streets, but 30 years after he first tagged his name in Istanbul’s alleyways, graffiti has become mainstream in Turkey. Istanbul now has an annual festival, graffiti galleries, and even a dedicated shop — called the Donut Store — where artists can go to buy high quality spray paints in any color they dream of. Turbo believes the time has come for a new generation of artists to take up the mantle.

In the meantime, the veteran is leveraging his success — turning out a handsome profit on the graffiti scene and “Turbo” brand-name he spent so long promoting. He has an Adidas sponsorship, and turns out pieces for major brand names like Coca Cola. Turbo also does work in corporate office decoration, and set design for major productions. He doesn’t believe the corporate freelancing means he’s sold out– If he didn’t take up the contracts, he says someone else would. Besides, being a hired hand doesn’t prevent him from still getting his kicks from time to time. When we asked him if he ever goes out and puts up illegal pieces anymore, for old times’ sake, he looked at us coyly. “Turbo doesn’t do that anymore…but maybe if he were to use a different name…”

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları

Sanata sahip çıkan şehir: Vitry

Scan0009 

C215

Vitry-Sur-Seine, bu şehrin ismini büyük ihtimalle daha önce duymamışsınızdır. Paris’in yakın çevresinde bulunuyor. Açıkçası bir gün oraya işim düşeceğini bende tahmin etmezdim. Hayat süprizlerle doluymuş! C215 isimli sokak sanatçısıyla buluşmaya gittiğim Vitry’de kar soğunda hızlı adımlarla ilerlemeye çabalarken gözümü bu şehrin duvarlarından alamadım. Her yer dünyaca ünlü, sadece internetten takip etmeye alıştığım sanatçılar tarafından kaplanmıştı. Dev bina cephlerinden posta kutularına kadar sanata boğulmuş. Soğuğu unutturacak kadar etkileyici eserleri izleye izleye C215’in atölyesine vardığımda, heyecanla bunun nasıl olduğunu sordum. Şaşkınlığımın nedeni, koskoca Paris dururken bu sanatçıların hiç bilinmeyen Vitry’i seçmiş olmalarıydı ve dünyanın dört bir yanından buraya gelip yaptıkları bu dev eserlerin seneler içinde bozulmadan duruyor olmasıydı.

Roa

Soruyu doğru insana sormuştum. C215, aslen Paris’te yaşayıp çalışan bir sanatçıyken, ayrıldığı karısının ve küçük kızı Nina’nın bu şehire taşınmış olmasıyla başlamış herşey. Çok düşkün olduğu kızını pek sık göremeyen sanatçı kızının peşinden Vitry’e taşınıp evinin çevresini onun portreleriyle kaplamaya başlamış. Büyük bir hevesle Vity duvarlarını doldurduğu dönemde, şehrin Belediye’si tarafından bir görüşme talebi geldiğinde, sanatının yasaya karşı olduğunu bildiği için tedirgin olan C215 buluşmaya gittiğinde şaşırtıcı bir tepkiyle karşılaşmış. Durumdan çok memnun olan Belediye başkanı sanatçıya tebrik ve teşekkürlerini sunmuş. Her iki tarafın bu durumdan mutlu olmasını fırsat bilen C215, şehri daha fazla renklendirmek için izinleri almayı başarıp, dünyaca ünlü sanatçı dostlarına haberi yaymış. Burada yakalanma korkusu olmadan çalışabilecek ve eserlerinin uzun seneler duvarlarda kaldığından emin olabilecekler.

Kendinden daha fazla bahsettirmeyi hakkeden Virty’de sanatçılar duvarları boyadıkları kadar, temizliğini de üstleniyorlar. Kendilerine dostça yaklaşan Belediye’ye karşılık vermek adına, sorumluluk sahibi olduklarını göstermeye karar vererek, sanatçılar “Tag” dediğimiz, sadece imza atma anlamına gelen graffitileri temizleyip büyük eserler gerçekleştirmeye teşvik ediyor ve oluyor tüm sanatçılar burada. Zamanla bu sistem oturmuş ve sokak sanatçıları korunmaya değer işlere yönelmişler. Sonuç ise, açık havada bir müzeyi arattırmayacak kadar kaliteli eserlerin bir araya geldiği bir Vitry ve yakalanmaktan korkmadan sanatlarını hayata geçiremenin keyfini çıkaran sanatçılar.

Şehrin sanat hikayesini dinledikten sonra aklıma bir soru daha takılmıştı (aslında zaten uzun zamandır düşündüğüm bir konuydu). Vitry’e bile giden bu sanatçılar neden halen kozmopolit ve dev bir şehir olan Istanbul’un yolunu keşvedemişlerdi. C215’in cevabı hazırdı tabiikide. Kendi aralarında haberlerin çok hızlı yayıldığını açıkladı öncelikle sanatçı. Sorumun cevabı ise Türkiye de polis tarafından anlamsızca hırpalanan sanatçılar ve kısa zamanda yok edilen eserlerdi.

Roxane Ayral

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, TANITIMLAR & DUYURULAR

Bir sokak olsa, her yeri sanat olsa…

 

opct_492735f8b81c53840cc2876199565f94c5323d3f

Sanat’ın her hali beni uzaklara taşır. Düşündürür, hayal kurdurur, yaratıcılığımı pekiştirir, yepyeni fikirlere yol açar. Duygulara hitap etmenin en doğru yolunu bilir sanat. Kimi insan müzikle mutlu olur, kimisi şiir okurken nostaljik, bazen bir film izleyip tüm hayatı sorgular. Benim sokak sanatına duyduğum özel ilginin nedeni ise, sokaktan çıkan herşeyin “gerçek” oluşudur.

rue-denoyez-9

Bir sabah kahvaltısı sohbetinde annem sormuştu bana “sen çok seviyorsun bu sokak sanatını değil mi? nedir bu kadar özel kılan bu işi?” diye. Heycanla anlatırken, kendime de bu soruyu ilk defa sorduğumu fark ettim ve sizlerle de bu görüşümü paylaşmanın bu sanatı anlatmanın en doğru şekli olacağını düşündüm. Sokakta gerçekleşen sanatın kar amacı gütmediğini (guerilla reklam işlerini ayrı tutuyorum) biliyoruz, peki sokağı boyayabilmek için sanatçıların boya 5_Cyclop_D_noyez_9385malzemelerini karşılamak adına başka işlerde çalıştıklarını ve genelikle geceleri veya hafta sonları uykularını feda ederek, sıcak soğuk hava demeden çıkıp riskli şartlar altında çalıştıklarını hiç düşündünüz mü?  Sonra kendi kaderine bırakıp gidiyorlar o işi, belki birkaç saat, belki senelerce kalmak üzere. Birde üstüne serseri damgası yiyorlar. İşine duyulan gerçek aşk böyle birşey olsa gerek. Çok genç yaşımdan beri sokaktan doğan herşey ilgimi çekmiştir. Jazz barları, hip-hop gece kulüplerinde dans karşılaşmaları, Paris’te evsiz etiketi altındaki sokak filozofları, kaldırım köşelerinde akrobatik harekertler yapan kaykaycılar… tüm bunlar bana hep en saf, en gerçek yapılan işler ve haller gibi gelmiştir.

Bazen kaçıp kendimizi unutturmak ve herşeyi unutmak isteriz. Bu hayattan kopmak anlamına gelmez, sadece ufak bir ara vermek yeterlidir aslında. Uzun zamandır ihtiyaç ve isteklerimize yön vermeyi kendine zevk edinmiş reklam piyasası, tatil için çalıştığımızı bize inandırarak palmiye, beyaz kum, mavi deniz hayallerine yönlendirdiler bizi. Bu manzaraya pot-mosaique-rue-denoyezkarşı olmamakla beraber, her sabah bunun hayali ile kalkıp işe gitmenin zaralı bile olabileceği kanısındayım. Sanatın da doğa kadar dinlendirici ve ilham verici olduğunu düşünen ben, daha çok şehrin orta yerinde bir sokak olsa, heryeri sanat olsa, kafeleride olsa istemişimdir hep. Gitsem saatlerce otursam, nerede olduğumu unutsam. Alice harikalar diyarına dalmak gibi… tamamen kopmadan, uçak bileti almadan birkaç saat ara versem şehire.

Derken… Paris’in “burjuva bohem” denilen mahallerlerinden biri olan Belleville’de beyaz tavşanı takip edip o karanlık deliğe düştüm resmen. Denoyez sokağına hoşgelmiştim. Birkaç yüz metrelik bu sokağın sağı, solu, yerden göğe sanat dolu. Galerilerle dolu bir sokaktan bahsetmiyorum. Tüm duvarları, çöp kutuları, çiçek saksıları… Burada herşey birer sanat eseri. Üstelik bir günü diğer gününe uymuyor, her seferinde yeni bir işle karşılayabiliyorsunuz. Bazı şeyler anlatılmaz yaşanır ya, buda onlardan diyebilirim. Paris’e yolum düştükçe, ufak bir yürüyüş için bile olsa mutlaka uğramayı sevdiğim yerlerden biridir. Yepyeni sanatçılar keşvetmin keyifli bir yolu olmanın yanı sıra, galeri veya müzelerde rastalayacağınız isimlerin de eserlerini elde etmeden sadece oracıkta izlemenin keyfine varabiliyorsunuz.

dsc8864

İstanbul’da da bir sanat sokağımız olması dileğiyle…

ROXANE AYRAL

dsc8878

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, TANITIMLAR & DUYURULAR

Savaşma Üret Benimle

 

francois-robert-bone-art_7

1970’lerin sonlarında Amerika’da ortaya çıkan Hip-Hop kültürünün bir parçası olan “battle”lar (çatışmalar) rapçilerin ve dansçıların birbirleriyle sanatlarını kullanarak yüzleşmeleri anlamına geliyor. Bu çatışmalar, zaten özlerinde isyankar olan gençliğin yumrukları yerine ürettikleri sanatlarıyla yüzleşmeleri için başlatılmış. Güç çatışmalarını sanat karşılaşmalarına çevirmeyi başarmış bir kültür hip-hop. Fakat maalesef bu durum her külütrün ve inancın ulaşabildiği bir nokta değil.

Savaş, sorduğunuzda kimsenin sevmediği, istemediği, fakat gerçeğe bakıldığında halen sevenlerin olduğunun ortaya çıktığı bir gerçek ne yazık ki. Dansçıların ve şarkıcıların dışında. diğer sanatçıların da bu konuda söyleyecek iki çift lafı var…

pink_tank

İsviçre doğumlu fotografçı François Robert’in “Şiddeti durdur” isimli serisini, insan kemiklerinden oluşturduğu silah ve diğer savaşı hatırlatan sembollerinin fotograflarını çekerek gerçekleştirmiş. Siyah fon üzerinde çektiği kareler son derece etkileyici bir sonuç çıkartıyor. Savaş ve şiddetin her birimizde yaratabileceği üzücü etkiyi, lafı dolandırmadan, bu durumlarda ortada tek kalanın insan kemikleri olduğunu anlatarak sunmuş.

Les_Twins_jump

Marianne Jorgensen, 2. Dünya harbinde kullanılmış bir tankı en iyi bildiği şekilde, örgüden hazırladığı pembe bir kılıfla giydirmiş. “Pink Tank” (pembe tank) isimli eseri danimarkalıların Irak savaşına katılımlarına bir protesto olarak gerçekleştirilmiş. Pembe giysi, birçok avrupalı ve amerikalının ördüğü 15×15 cm’lik karelerin birleşmesinden oluşuyor. İnsanların üzerine sürülerek korku yaratan tank, pembeler içinde tüm gücünü yitiriyor.

Roxane Ayral

War-Bone-sculpture-Francois-Robert

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, TANITIMLAR & DUYURULAR

Artık gizli saklı yok, artık sokak sanatı var!

banksy-710870

Toplum içinde gerek kaosu engellemek için, gerek bir takım insanların kahramanlığını korumak için, uzun çok uzun zamandır bazı şeyler halı altna süpürülür. Herkes herşeyi bilir, hiç kimse hiç birşeyi konuşmaz. Sanat ise herzaman toplumun üçüncü gözü rolünü üstlenmiştir. Onu derinlemesine inceleyip yaşarken, yüzeysel farkındalıklarımızın da derinlerine iner. Perdeyi aniden açıverir ve oyuncuların hazırlıksız, en doğal halleriyle yakalanmasını sağlar. Bazı sanatçılar iç dünyalarını yansıtır, bulunduğu zamanda yaşamanın nasıl bir his olduğunu aktarır, bazısı ise daha objektif davranır, olayları olduğu gibi yorumlar. Çıkış noktası ne olursa olsun daima sanat zamanı hakkında öyle yada böyle bir ip ucu verir.

Bizim yaşadığımız dönem ise, herşeyin açığa çıktığı, herkesin herşeyi konuşma yetkisine sahip olduğu bir dönem. Internet ve en başta sosyal paylaşım siteleri ile bilginin aldığı hızı artık tartışmıyoruz. Gözümüz bağlı, nereye ve neden gittiğimizi bilmeden ilerlediğimiz günler geride kalıyor yavaş yavaş. Ilk uyanma sinyallerinden biri olan Zeitgeist hareketi, dışarıya ve kendimize yeni açılardan bakmamızı sağladı. Günümüzün gözlemcilerine de yeni malzeme çıktı. Uyanmanın keyfini çıkaran sanatçıların söyleyecek bir çift lafı var.

Street-Art-by-KIQEN-at-DESORDES-CREATIVAS-2012-1

Sanatın en hızlı ve sansürsüz yayıldığı hali sokak sanatıdır diye düşünüyorum. Hiçbir filtre mekanizmasından geçmeden, üretenin salt iradesi ile ortaya çıkan bir iş gerçeklerden başka ne anlatabilir? Mutlak doğru olarak kabul edilmesi gibi bir şart olmasada, o an sokakta ne dönüyorsa, ne konuşuluyorsa, olduğu gibi bu sanata yansıyor ve bir anda dev boyutlarda karşımıza gerçeklerin bir yorumunu koyu veriyor. Gerisini her birimizin algı ve iradesine bırakıyor.

Roxane Ayral

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, TANITIMLAR & DUYURULAR

Shakespeare’den sonra Banksy

// Shakespeare’den sonra Banksy //

Roxane Ayral

 banksy

Sokak sanatı denildiğinde akla ilk gelen isim Banksy. Gerçek olup olmadığı tartışılan isim tam anlamıyla bir fenomen haline gelmiş durumda. Sokak sanatını, çok konuşulur bir konu haline getirdiği için kendisine teşekkür mü etmeli, yoksa Kate Moss’dan evinin cephesine özel sipariş aldığı için yuhlanmalı mı emin olamıyoruz, fakat bir akımdan bahsederken, sevsek te sevmesek te bazı isimleri es geçmek olmaz.

 

banksy_wall-kids-paintingKimliğinden birtürlü emin olamıyoruz Banksy’nin. Birkaç sene önce, konuyu fazla ciddiye alarak araştırırken Time dergisinde, 30’lu yaşlarda, İngiliz, Robin Gunningham isimli kişinin kendisi olduğunu söyleyen bir yazıda kalakaldım. Merak, nereye kadar derseniz. Dönemimizin en popüler “insan araştırma ve tanıma” kaynağı olan Facebook’tan ekleyerek fotograflarını inceledim. Evet, atölye ve bildiğim Banksy işleri kare kare duruyordu orada. Bu kadar kolay olabilir mi diye düşünerek iyice şüpheleniyor insan bu seferde. Mesaj ve email yoluyla ulaşayım derken, kısa bir süre sonra bloglarda, Banksy işlerinin fotografları arasında, “Banksy niçin emaillerimize cevap vermiyorsun” gibi ben ve diğer meraklılara bir not düştüğünü görünce bu yöntemden de vazgeçtim. Kendisini temsil eden galericilerin bile, Bansky’yi birebir tanımadığı da söyleniyor. Hatta tek kişiden ziyade bir kaç kişiden oluşabileceği de düşüncelerden biri. Dönemimizin Shakespeare’i mi dersiniz bu Banksy?

 

Gerçek mi değil mi derken, 2010 senesinde karşımıza “Exit through the gift shop” yani “Çıkış için hediyelik eşya mağazasından geçiniz” gibi bir isimle belgesel-film karışımı eseriyle çıktı ekranlarımıza. Çağdaş sokak sanatına sıkı bir eleştiri olan bu filmde Thierry Guetta, takma ismiyle Mr. Brainwash diye bir sanatçı başrolde. Sokak sanatçıları hakkında bir belgesel çekmek üzere hayatlarına giren kişi aniden “fazla satılık” bir sanatçı olup çıkıyor ve sanatçı arkadaşlarını kızdrımayı başarıyor. Bugün, Wikipedia’dan bakıldığında, Mr. Brainwash (Bay beyin yıkayan) resmen sokak sanatçısı olarak tanımlanıyor. Fakat sanat hakkında söyleyecek tek bir kelime bulamayışı ve büyük hareketlerinin arkasında bir kez bile üretirken görüntülenemeyişi düşünüdürüyor.

 

Filmin ardından, hemen ortaya çıkan yorumlar, Mr. Brainwash diye birinin olmadığını ve bu kişinin tamamen Banksy’ninflower-bomb-wall-decal üretimi olduğunu tartışırken, bende, peki Banksy kimin üretimi diye sormak istiyorum! Sanat piyasasına biraz hareket katalım, herşeyi bildiğini zanneden bu insanlara bir ders verelim mesajı mı saklı bu işin arkasında. Yoksa cepleri biraz daha doldurmak için “ya tutarsa” stratejisiyle oynanan bir oyun mu belli değil. Biz köşemizde sorgulaya duralım, İngiltere sokaklarında binalar yıkılmadan Banksy’den birşey var mı diye gözatmaya giden galericilerden tutun, bu sokaklardan toplanan duvar parçalarını elde edebilmek için birbirine giren koleksiyonerler’den, sokak sanatını değil silmek, pleksiyle koruma altına alıp turistik gezilerini bu duvarların önünden geçecek şekilde organize eden belediyeler söz konusu olunca, ister istemez fenomenin önemini kabul ediyoruz.

 

Biraz daha ileri gidelim. Sokak sanatının “Çağdaş Sokak Sanatı” olarak sanat camiası tarafından kabul görmeye başlamasını ve müzelere giriş yapıyor olmasını da yorumsuz bırakmayan Banksy, kendi işlerini müzelere kendisi sokamaya karar vermiş. Kulağa şaka gibi geliyor olsada, pardesüsünün içine veya çantasına saklayarak müzeye soktuğu eserleri, güvenliği ustaca atlatarak ası veriyor uygun bulduğu duvarlara. Sizce de biraz fantastik değil mi?

 

Banksy hakkında tartışmayı sevmek bir yana, emellerinden tam emin olamamam da bir diğer yana. Gerçekleştirdiği işleri tek tek değerlendirirsek, sanatın etkilemek, düşündürmek, ilgi çekmek gibi ve daha birçok amacını yerine getiren önemli işlerden bahsediyor oluruz. Toplumsal problemleri ustaca ele alan, otoriteleri gerçekten rahatsız edebilme potansyeline sahip güçlü eserler söz konusu. Üstelik seçilen duvarların konumuda başlı başına ürpertici olabiliyor (Filistin duvarı). Kısaca, ya çok cesaretli birinden bahsediyoruz yada doğru oyun arkadaşları edinmiş birinden… Kesin birşey varsa, o da bu işin şekli veya amacı ne olursa olsun, başında gerçek bir sanatçı saklı olduğudur.

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları