Category Archives: SİYASİ YAZILAR

CUMHURBAŞKANINI SEÇECEĞİZ

Ekmeleddin Ihsanoglu

 

Türkiye bugüne kadar çok ciddi badireler atlattı, sıkıntılar yaşadı.

Ülkeyi 27 Mayıs’a (1960) götüren sıkıntılı dönemi, Yassıada yargıcı Salim Başol’un “sanıklar getirildiler, elleri bağlı olmayarak yerlerini aldılar” deyişini günlerce radyolardan dinlediğimizi ve daha sonra, birisi başbakan ikisi bakan, üç politikacının darağacındaki fotograflarını gazetelerde gördüğümüzden bugüne, bir ülke tarihi açısından baktığınızda, çok uzun zaman geçmedi…

1971 de askerlerin verdiği muhtıra sonrasında kaybolan, haksız yere hapsedilip inanılmaz işkencelerden geçen, ama bugün aramızda olan insanlar o günleri anlatırlarsa eğer nasıl bir faciadan döndüğümüzü anlar gençlerimiz.

Ardından 1980 darbesini yaşadık ve Kenan Evren’in o kulaklarımdan hâlâ gitmeyen “ne yani, asmayıp beslese miydik?” deyişini de gördü bu ülke.

Anlatmakla bitmeyen felâketler geldi geçti hep…

Ardından Turgut Özal gibi, “Anayasayı bir kere delmekle birşey olmaz” diyebilen bir başbakan ve cumhurbaşkanı gördü memleket.

O dönemde başarıyla uygulanan toplum mühendisliği sayesinde gençler yalnızca kendilerini düşünür oldular ve ülkeyi, siyaseti “yok” varsaydılar. Bunun böyle gideceğini düşünenler iktidara talip oldular ve AKP iktidarını başlattılar.

Dün Türkiye’nin başından çok sıkıntılar geçmiş olması, bugün Türkiye’nin sıkıntılarla yaşamasının nedeni olamaz, olmamalıdır.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durum, eskilerin toplamından daha tehlikeli, ülkeyi daha hızla yok etmeye yönelik bir tedittir, çünkü askeri darbeler rejimin askıya alındığı darbelerdir, ancak şu anda yapılmakta olan darbe askıya alma işlemi değil, rejimi değiştirme çabasıdır ki, bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tehdit etmektedir.

Cumhurbaşkalığına aday olan AKP genel başkanı, açık açık, seçildiği halde “Başkan” olacağını ve sistemi buna göre uygulayacağını söylemekte, varlığından memnun olmasak da, temel ilkelerini yitirmek istemediğimiz Anayasamızı, değil bir kere delmeyi, ciddiye bile almayacağının işaretlerini vermektedir. Bu Cumhuriyet Devrimi’ne karşı girişilmiş bir karşı devrim hareketi olmanın ötesinde çok tehlikeli ve günden güne ülkeyi yok etmeye yönelik bir davranıştır.

Lâik ve demokratik bir cumhuriyet esasına göre kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarını, Kürt, Ermeni, Alevi, Yahudi vb tanımlamalar ile ayrıştırıp, Sünni bir İslam devleti hevesine kapılmış olanları, geçmişte yaşamış olduğumuz felaketlerle karşılaştırmamız olanaksızdır, çünkü geçmişteki katliamlar, böyle bir hareketin önü açıldığı zaman neredeyse “solda sıfır” kalacaktır.

Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığına “başkan” olmak için aday olan AKP genel başkanı, üzerine atılı olan hırsızlık suçlamasını, yolsuzluk suçlamasını ve daha nice hukuksuzluğu açıklayamamış, seçim öncesi vermiş olduğu mal beyanında bile yalana başvurmuştur

Bugün Türkiye dört bir yanından tehdit altındadır ve en ufak bir kıvılcımın yangına dönüşmesi işten bile değildir. İşte bu yüzden AKP genel başkanına oy vermek, en hafif deyimi ile TEHLİKELİDİR!

Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığındaki hesap, 2015’e kadar iktidarını sürdürecek olan hükümet ile “sözde açılım” politikasında daha güçlü pazarlık edebilmeyi sağlamaktır. Arkasındaki oy yüzdesini masaya koyarak AKP ile pazarlığa oturabilmek ve arzularını kabul ettirebilmek için aday olmuştur. Seçim propagandası dönemindeki “sempatik ve aklı başında” tavırlarının tek nedeni bu pazarlıktaki gücünü arttıracak bir yüzdeye varabilmektir.

Demirtaş ve Türkiye’nin Kürt halkı bir gerçeği görememektedir, onlarla pazarlık etmekte olan başbakan yalancıdır, hırsızlıkla suçlanmaktadır ve halkın bugüne kadar %50sinin itibar etmediği birisidir. Oysa içinde bulunduğu muhalefet ile oturup yarının Türkiye’sini oluşturmak çok daha akılcı ve doğru bir seçenektir.

İşte bu yüzden Demirtaş’a verilecek oyların hepsi aslında AKP genel başkanına yarayacaktır ve seçimlerin ilk turda bitmemesine neden olacaktır.

Ekmeleddin İhsanoğlu (Ekmel bey) Türkiye’nin son 10 yılı aşkın süredir duymayı ve görmeyi özlediği “beyefendi” adam olduğunu kanıtlamıştır.

Tarafsız Cumhurbaşkanı adayı olduğunu, muhalefet tarafından desteklenmekte olduğunu, cumhurbaşkanı seçildiği halde nasıl davranacağını açık seçik anlatabilme yeteneğine sahip olan Ekmel bey, kendisine yöneltilen çirkin ve düzeysiz suçlamalara karşı ne terbiyesizleşmiş, ne de hakareti bir söylem olarak kullanmıştır.

Ekmel beyin seçim propaganda dönemi sürecinde kullandığı uslûp, seçildiğinde nasıl davranacağının bir işaretidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kökünden yıkılıp yok olmasını istemeyenlerin kendisini desteklemesi gerekmektedir.

Türkiye 76 milyon nüfusu içerisinden zaman içinde gereken devlet adamlarını üretebilecek kabiliyettedir, ancak bunu yapabilmesi için, seviyesiz ve ahlâki sıkıntı içinde olan yöneticilerin temizlenmesi gerekmektedir.

Ekmel beyin bu ahlâk erozyonunun içinde cumhurbaşkanlığına aday olmayı kabul etmiş olmasını bile, onun yurtseverliğinin bir sonucu olduğunu anlamak durumundayız.

Reklamlar

1 Yorum

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

AYAĞINIZA KURŞUN SIKMAYIN !

 

ekmeleddin-ihsanoglu-stand-up-roportaji-cuneyt-6165136_1873_b

Biz duygusal milletiz, aklımızla duygularımız hep birbirine karışır, adam size hükmetse bile, güçlü diye hoşumuza gider. Bayrak yere düştü mü, kim kimdir fark etmez herkes birleşir, bayrak yerden kalkınca herkes birbirini yer. Bu ve buna benzer pek çok duygusal örnek verilebilir bizim davranışlarımız üzerine..

Ekmeleddin İhsanoğlu, CHP ve MHP nin çatı adayı olarak sunulduğundan beri, özellikle “müslüman” kimliğinden kaynaklanan pek çok eleştiri geliyor ve gerek CHP’nin gerekse MHP’nin bu seçiminin yanlış olduğu üzerine herkes konuşuyor, hatta öylesine ki “bilim adamı” olduğu halde ve aklını kullanmayı bilmesi olağan olması gerektiği halde, CHP içinden karşı çıkanlar da var…

İhsanoğlu’nu bir tek kere Monaco’da uluslararası bir toplantıya konuşmacı olarak geldiğinde gördüm, diğer tüm bilgilerim internet kaynaklı. Ama FARK ETMEZ, benim oyum ona gidecek, çünkü herşeyden önce ben RECEP TAYYİP ERDOĞAN’ı istemiyorum, onu istemediğim gibi AKP iktidarını da istemiyorum ve ona sözü geçecek birisinin ortaya artık çıkmasını istiyorum..

Kendisine herkes “Ekmel” dermiş, öyle diyor..

Ekmel bey seçildiği takdirde, kendisinin bir koalisyonun Cumhurbaşkanı olduğunu bilecek ve o bilinçle hareket edecek, tarihte bırakacağı izin öneminin de farkında olacak… Bu nedenle artık ayağımıza kurşun sıkmaktan vazgeçelim.

Tayyip Erdoğan’ı bugün bulunduğu yere taşıyanlar kimlerdir? Biz değil miyiz? Yetmez ama evet diye oy verenler, evinde oturup ah vah edenler, bu adamlara oy verilmez deyip sandığa gitmeyenler..

Annemin bana bir öğüdü vardı, 18 yaşıma bastığım günden beri uygularım…

Akşam yatmadan önce, aynanın karşısında kendinize bir bakın ve şu soruyu sorun: “Ben bugün kime ne yaptım?” “Yarın kime ne yapacağım?” Eğer orada da kendinize yalan söylemekteyseniz, artık sizin için bir çare kalmamış demektir, ama yalanın bir yararı yok, çünkü AKP iktidarının ve bugün çekmekte olduğumuz sıkıntıların bir tek suçlusu var, o da biziz, çünkü biz ancak ahkâm kesmeyi biliyoruz, ileri geri konuşmayı biliyoruz, ama doğru dürüst düşünmeyi, canımızı dişimize takıp çalışmayı BİLMİYORUZ! Tembeliz, tembel…

Eğer CHP Kürt sorununun çözümü için olumlu bir görüş sergilemiş ise, o zaman Ekmel bey onu engelleyecek gücü kendisinde bulamaz. MHP bugünkü oy oranı ile Kürt sorununun çözümünü engelleyecek güçte değildir. Bunlar Kürt meselesi hakkındaki somut gerçekler…

RTE’nın ne yapmakta olduğu ise gözler önünde…

Bakın, yayın yasağı var, başkonsolosumuz ve diğer esir Türkler hakkında hiç bir bilgimiz yok. Yaşıyorlar mı? Öldürüldüler mi? Ne oldu? Ne zaman gelecekler?

İŞİD sünni bir örgüt ve RTE’nin hayali Sünni bir Orta Doğu, AKP den gelen açıklamalar da bu yönde, yani Türkiye bugün katliamları ile ünlenen bir terörist gurubu mu kolluyor? İşte Ekmel bey bunların hiçbirisine izin vermez, vermek istese bile VEREMEZ, çünkü kimin adayı olarak seçildiğinin bilincinde olacak kadar akıllı olduğu ortada.

Efendim, CHP içinden başka aday mı bulunamazdı? Bulunurdu, hatta ben bir tanesi için yazı bile yazdım. Rıza Türmen’in o makama yakışacağını söylemiştim, ama bugün bakıyorum Ekmel beyin karşısında RTE sus pus.. Tam ters köşeye yattı ve golü yedi, öylesine ki adaylıktan bile çekilebilir, üç dönem şartını salt genel başkan için bile değiştirebilir, çünkü temel korkusu YARGILANMAK…

Bu yazı bitmez… HERKES ŞAPKASINI ÖNÜNE KOYSUN VE BİR KERE DAHA DÜŞÜNSÜN. EKMEL BEY İÇİN İLERİ GERİ YAZMANIN HİÇ BİR YARARI YOK, AYAĞINIZA KURŞUN SIKMAKTAN VAZGEÇİN…

 

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

ATATÜRK GELMEYECEK! BEKLEMEYİN…

Atatürk

 

Sosyal medya kullanıcılarının bir bölümü, sürekli olarak Mustafa Kemal’in fotograflarını paylaşıp, onun yeniden “kurtarıcı” olarak geri gelmesini istiyorlar.

Kendileri de ölülerin geri gelmeyeceğini bildikleri halde, bir ataletin, durgunluğun, kendine güvensizliğin söylemi olan “geri çağırma” eyleminden bir türlü vazgeçmiyorlar

Yazdıkları “Atam geri dön” metinlerine yüzbinlerce tık istemekten geri kalmayıp, kendi durağanlıklarına, hep bir liderin peşinde olma özlemlerine “yandaş” arıyorlar.

Hepinizin ve herkesin haberi olsun: ATATÜRK GERİ GELMEYECEK

Büyük şair Nazım Hikmet’in şiirini bir kere daha paylaşarak anımsatmak istiyorum:

 

Akrep gibisin kardeşim, 


korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. 


Serçe gibisin kardeşim, 


serçenin telaşı içindesin. 


Midye gibisin kardeşim, 


midye gibi kapalı, rahat. 


Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. 


Bir değil, beş değil, 
yüz milyonlarlasın maalesef. 


Koyun gibisin kardeşim, 


gocuklu celep kaldırınca sopasını 
sürüye katılıverirsin hemen 
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. 


Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, 


hani şu derya içre olup 
                           

deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. 


Ve bu dünyada, bu zulüm 
senin sayende. 


Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer 
ve

hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak   kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

 

http://www.youtube.com/watch?v=cZUdXx8BTmk

 

Unutmayın, eğer başınıza birşeyler geliyorsa “kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!” bu da bir gerçektir..

Eğer, örgütlenmezsek, eğer AKP ve diktatörlüğe karşı olan herkes bir çatı altında birleşemez ise, A. Pinoche’nin söylemlerini diline dolamış olan bu kanlı diktatörün egemenliği daha yıllarca sürer.. Sonunda gider gitmesine, ama ardında bırakacağı enkazın kaldırılması yıllar sürer.

pinochet

Bundan kaç yıl önce olduğunu anımsamıyorum, ama en az 5-6 yıl olmuştur, Türkiye’nin ciddi bir dikey bölünmeye gittiğini ve bu bölünmenin diğer bölünmelerle karşılaştırılamayacak kadar tehlikeli olduğunu yazmıştım.

Bugün yaşamakta olduğumuz %50 meselesi işte bu felaketin gözle görülür halidir…

Gücünü terörden, ayrıştırmadan ve toplumu sürekli olarak bölmeden, sinirleri germekten alan bir diktatörün, partisini kimliksizleştirmiş, kendisini peygamberleştirmiş bir liderin bu ülke insanlarına yarar değil, zarar getirdiğinin örneklerini daha önceki yazılarımda anlattım.

Sosyal medyada başkalarından medet ummak yerine, bu çağdaş medyayı, örgütlenmek için kullanmak gerekiyor.

Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar, bilgisayarını koltuğunun altına alanın, RTE’nin güçlü olduğu yerlere gidip, filimlerle, fotograflarla, belgelerle “taptıkları” adamın kim ve ne olduğunu anlatması gerekiyor, çalınan paraların ne kadar çok olduğunun, çalanların nasıl serbest bırakıldığının gösterilmesi, yalanların tek tek anlatılması gerekiyor.

Eğer, avaz avaza “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye meydanlarda bağırmayı biliyorsanız, o zaman onun askerleri gibi, Anadolu’ya çıkın ve köy köy, ev ev dolaşıp anlatın, yoksa başımızdaki belâ çok ciddi ve büyüktür, bunu görmek gerekiyor ve hiç bir beklenen liderin mezardan çıkmayacağını, o liderin aramızdan çıkacağını da ARTIK anlamak, görmek gerekiyor.

Türkiye bir yangın yeri gibi… Heryerden acılı çığlıklar yükseliyor ve bu çığlıkları duyamayacak kadar anlamsız ve olumsuz bir gürültünün içinde kavrulup duruyoruz, bu yanlışımızı düzeltmemiz için çok ama çok az zamanımız kaldı!

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR

Kemal Kılıçdaroğlu’na açık mektup

187558_kemal-kilicdaroglu

 

Sayın Kılıçdaroğlu,

Başında bulunduğunuz anamuhalefet partisinin genel başkanı olarak, partili milletvekilleriniz ile birlikte, eğer bugün Taksim Meydanı’na gitmek isteyen Gezi Direnişçilerinin yanında, önlerinde olsaydınız, faşist iktidarın, eli kanlı polisleri halkın üzerine gidemezdi!

Farkındayım, bu eylemlerde açılan marjinal siyasi gurupların bayrakları sizi rahatsız ediyor olabilir, ancak bugün Türkiye’nin geldiği durum ÇOK farklıdır. Bu durumun da farkında olduğunuzu biliyorum, ancak eylem planlarınızın yeterli olmadığı görüşündeyim.

Bugünkü iktidara, onların dilinden cevap vermeyi artık bir kenara bırakın lütfen. Yeni bir dil geliştirmenize de gerek kalmadı, Gezi Gençliği bu dili sizin için oluşturdu bile. Onlara sahip çıkın, sözle değil eylemle sahip çıkın, bırakın polis sizin üzerinize saldırsın, eğer bunu da yapabilecek kadar ileri gidebiliyorlar ise, o zaman zaten demokrasi tümüyle rafa kalkmış demektir, o günden sonra da ona göre önlemler alırsınız/alırız. Ancak bu adamların önüne geçmek sizin görevinizdir,vazgeçemeyeceğiniz sorumluluğunuzdur, parti genel merkezinden yapacağınız hiç bir açıklamanın artık değeri kalmamıştır.

Türkiye’de insanların bırakın sosyal yaşama haklarını, fiziki yaşama hakları ellerinden alınmış durumdadır. Halkın bir kısmı recep tayyip erdoğan’ı peygamber sanmaktadır, polisin gözünü kan bürümüştür, içine düştüğü girdaptan çıkamayacağını bildiği için, eli kanlı liderinin sözünü dinlemeyi sürdürmektedir, çünkü aksi halde yargılanacağının bilincindedir

Bu insanlar son ümitlerini de yitirmeden önce, demokrasi ve özgürlüklerin simgesi haline gelmiş olan TAKSİM MEYDANI’na onlarla birlikte çıkacağınızı, tüm gezi direnişçilerini beklediğinizi belirten açıklamanızı yapın. Diğer tüm muhalefeti yanınıza alın, onlarla el ele tutuşun ve demokrasinin çok seslilik olduğunu, gerçek demokrasiye ulaştığımız gün herkesin kendi siyasetini yapabileceğini ama o güne kadar el ele olunacağını anlatın, açıklayın, HAYKIRIN…

Sayın Kılıçdaroğlu!

Deniz bitti, farkındamısınız?

Saygılarımla

Cüneyt Ayral

Şair – yazar

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR

31 MAYIS 2013 GEZİ DİRENİŞİ

page_taksimde-tazyikli-suya-karsi-kipirdamadan-duran-siyahli-kadin_644619936

31 Mayıs direnişin ve Türkiye’nin üzerine çökmüş ağır korkudan silkinişinin yıldönümü, büyük bir olasıklıkla, birkaç yıl sonra bu gün Türkiye’nin “Demokrasi Bayramı” olarak anılacaktır.

Türkiye’ye şöyle kısaca bir göz atalım…

Herşeyden önce “iyi” giden ekonomi için etmek istediğim iki kelâm var. Ekonominin büyümesi, iyi gitmesi anlamına gelmez, ekonominin “nasıl” büyümekte olduğuna bakmak gerekir. Merkez Bankasındaki döviz rezervlerinin de çokluğu “iyi” bir ekonominin işareti değildir

Bir ekonominin iyi olması için, herşeyden önce üreten bir ekonomi olması gerekir. Onun yanı sıra üretimin kalitesi ve katma değeri ekonominin iyilik derecesinin belirlenmesinde bir etkendir. Üretenlerin, üretimi nasıl yapmakta oldukları iyi ekonominin önemli etkenlerindendir…

12831

Soma Kömür Madeni faciası/katliamı Türkiye’de üretim kalitesinin düşük olduğunu ve üretenlerin “insan” olarak algılanmadığını belgelemiştir. Ayrıca Türkiye sanayileşirken tarım/sanayi dengesini bozmuş, verimli topraklarını görmezden gelerek, yanlış bir sanayileşmeye yönelmiştir. Bütün bunların yanı sıra, Türkiye’de ekonominin büyümesi “üretimden” değildir, para ekonomisinden kaynaklanmaktadır ki bu da cari açıkta ve borsadaki hassasiyette kendisini açık ve net biçimde göstermektedir.

O zaman AKP iktidarının “iyi ekonomi” söylemini ciddiye alamayız.

*   *   *

Bizim toplumsal hafızamın çok çabuk unutmaya müsait bir hafızadır. Bazı olayları anımsatayım mı?

Deniz Feneri davası ne oldu? Kim kurtardı bu adamları, suçlarını kim örttü? Bir düşünün bakalım…

fft99_mf2177307

Bir de Mavi Marmara gemisi olayı vardı, hükümetin attığı yerde kül bırakmadığı, onca insanımızın öldürüldüğü bir inat gemisi ve İsrail’in ödeyeceği söylenen tazminatlar… Ne oldu? Bir düşünün bakalım…

Mavi Marmara flotilla raid

Van Depreminin ardından verilen sözlerin hepsi tutuldu mu? Yoksa, “onlar depremden önce de kiracıydılar” deyip geçmek çok kolay. Kendi vatandaşını ötekileyen, bu ülkede kimdir? Bir düşünün bakalım…

1319535041_37_van-depremi-son-goruntuler-50

Kürt meselesini ciddiye almak ve kangrenleşmiş bu sorunu BARIŞ yoluyla çözmek devletin görevidir. Geçmişte ne olmuşsa olmuş, yanlışlar yıllarca sürdürülmüştür, tek başına AKP’nin bir hatası olmayan bu sorunun çözümü için uğraşmak bir devlet politikası olmalıdır ve BARIŞ tek çözümdür. Ama Kürt halkının önderi Öcalan ile görüşmediğini, görüşmeyeceğini vs vs ağıza alınmayacak sözlerle kamu oyuna anlatanlar, nasıl olmuş da Öcalan’ı muhattap kabul etmişler ve onunla pazarlığa girişmişlerdir? Halka yalan söyleyenler kimlerdir? Bir düşünün bakalım…

Uludere’de halkın üzerine ateş açıp öldürenler kimlerdir? Hani bulunacaktı katiller ve yargılanacaklardı? Bulundu mu? Bir düşünün bakalım…

roboski

Üç Çocuk yapmanız gerektiğini söyleyen, ekmeğin içine nelerin katılacağına karar veren, kadınların kürtaj haklarını ellerinden alan, sağlık sigortasının bedelsiz olduğunu söyleyip SGK’lılardan eskiye oranla daha çok para almaya başlayan hükümet AKP hükümeti değil miydi? Ben mi yanlıyorum yoksa, Bir düşünün bakalım…

Üniversite giriş sınavlarında hile yapan, seçimleri “tartışmalı” hale getiren, eğitim sistemini her dakika kendi çıkarları uğruna değiştiren bir hükümet vardı, kimdi onlar? Hani toplumsal hafızamız kötü ya… Bir düşünün bakalım…

Pensilvanya’daki ağlamaklı bir hoca efendinin maddi ve manevi olduğu varsayılan gücü ile gizli koalisyon kurup, memleketin altını üstüne getirip, özel görevli mahkemeler ile önüne geleni hapise tıkan, gizli tanık ifadeleri ile elmayı armutla karıştırıp hepsini aynı sepete koyan ve ortalığı toz dumana katan AKP hükümeti, Hoca efendi ile dalaşınca, tüm sistemi geri çevirmeye çalışmadı mı? Bunu yaparken, yolsuzlukları ortaya çıkınca, bu kez hukuku özelleştirme yoluna gitmedi mi? Bir düşünün bakalım…

17 Aralık yolsuzluk dosyaları eğer bir darbe girişimi ise, o darbeyi planlayanların inine hâlâ bu “muktedir iktidar” neden giremiyor? Bir düşünün bakalım…

17_aralik_sorusturmasiyla_ilgili_flas_gelisme_h61581

Bir düşünün bakalım, 31 Mayıs 2013’te bu yana neler oldu bu memlekette ve Gezi Direnişi hâlâ neden etkin bir muhalaefet yapamıyor, neden örgütlenemiyor ve AKP seçimlerde neden daha çok oy almayı bunca yanlışına rağmen sürdürebiliyor. Burada bir yanlış var ve bu yanlışı biz yapıyoruz!

Bir düşünün bakalım !

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

YASAKSIZ TOPLUM


dbizimsehirnrlB 

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’ni yayınlamaya başladığımda (1989 – 1993) İstanbul’da ilk dikkatimi çeken “YASAKTIR” levhaları olmuştu.

Dolmabahçe Sarayı’nın yan giriş kapısındaki “BU KAPIDAN GİRMEK YASAKTIR”  levhasının fotografını çekmiş ve “LÜTFEN BU KAPIYI KULLANMAYINIZ” önerisini getirmiştim.

Buna benzer YASAKLAR zaman içinde, turizmin gelişmesi ile birlikte “ricaya” dönüşmeye başladı, ancak “yaşantımızdaki yasaklar” günden güne artıyor ve artık boğazımızı sıkacak dereceye kadar vardı!

Türkiye’de iktidarların en sevmediği şey eleştiri, ancak “demokrasi” ile yönetilen ülkelerde gerek basının, gerekse yazarların, sanatçıların temel görevi “karşı” olmaktır.

“Karşı” olurken, ya iktidarın siyasi görüşüne karşı durulur ya da aynı siyasi görüşten bir partinin iktidarı ise, o zaman sürekli eleştirisel bir bakış açısı ile “daha iyisinin yapılması” için önerilerde bulunulur.

İktidar olmak öylesine bir duygudur ki, öylesine bir güçtür ki, eğer eleştiri ile karşılaşmazsa, kendisine çeki düzen vermeyi kabul etmezse, rayından kolaylıkla çıkabilir. Bunun aklımda kalan ilk ve en çarpıcı örneği, Eski başbakanlardan Turgut Özal’ın iktidarı sırasında söylemiş olduğu “bir defa anayasayı delmekle birşey olmaz” sözüdür.

İktidar kendisinde anayasayı, toplum en temel sözleşmesini “ihlâl etme hakkını” görebilecek kadar ciddi bir güçtür. İşte bu yüzden iktidarların basın ve yazarlar, sanatçılar aracılığıyla sürekli eleştirilmesi, yolundan çıkmasına fırsat verilmemesi gerekir.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’ni yayımlamaya başladığımızın hemen birkaç ay sonrasında, o zamanlar kırmızı başlıkla yayınlanmakta olan ZAMAN Gazetesi’nde çıkan bir yazıyı “ihbar” kabul eden İstanbul Valiliği gazetemize silahlı polisler göndermiş ve yayınımızı durdurmuştu. Yayınımızı durduran “komik” gerekçe, gazetenin adının “eski Bizansı” anımsatması ve bunun kabul edilemez olmasıydı, genel ahlâka mugayyir bulunmuştu Kostantiniyye adı.

İlk olarak anlamayı denediğim ve hâlâ anlayamadığım “eski Bizans” kavramıdır, yenisi neredeydi ki, bu eskisi olsun? Sonra, Kostantıniyye adı üzerindeki bu anlaşılmaz baskıyı irdelemeyi denedim, çünkü İstanbul’u Osmanlı topraklarına katan Fatih Sultan Mehmet, şehre girdikten sonra bastırdığı paralara “Kostantıniyyede darb olundu” ibaresini koymuştu, yani “Kostantıniyye” şehrin Osmanlılar tarafından kullanılan adlarından birisiydi.

Herşey bir yana, tarihte pek çok adla anılmış olan İstanbul’un adı, bugün kullanılan halinin aslı Elencedir. “Stin poli”, “şehre gidelim” anlamında olan bu ad, zaman içinde “İstanbul” halini almıştır.

Burada altını çizmek istediğim, iktidar gücünün zaman zaman “cahilce” de olsa, gücünü göstermek için saçma sapan yasaklara başvurabileceği, göz dağı vermek için her yolu deneyebileceği gerçeğidir.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi adından ötürü yayını durdurulduktan sonra “Bizim Şehir Haberleri Gazetesi” adıyla yayınına devam etmiş ve İstanbul İdare Mahkemesi’nde açılan konuya ilişkin davayı kazanmıştı, ilginç olan şudur ki, davalı olan İstanbul Valiliği, bu davayı temyiz bile etmemiş, yapmış olduğu yanlışı kabul etmişti.

Ulusal ve uluslararası basında yoğun bir tepki ile karşılaşan bu örnek sindirme eylemi, iktidarların basını susturma, korkutma arzularının bir örneği olarak tarihin sayfalarındaki yerini aldı.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’nin yayınlandığı yıllarda, (1989 – 1993)  idare mahkemesinin salonlarında, gazetenin başına gelenleri desteklemek için, ne bir yazarı, ne de okurları vardı. Yalnızca Yeni Moda Eczahanesi’nin sahibi  Melih Ziya Sezer mahkemede “okur” olarak bulunmuş ve destek vermişti.

gazete-gazetecide-01 

Muhalif olduğundan, iktidarı sürekli olarak eleştirmekte olduğu için ve iktidar tarafından  yasaklandığından, hiç bir reklam geliri olmayan gazetenin abone gelirleri de çok düşüktü. Yani Kostantıniyye Haberleri Gazetesi, o yıllarda okurları tarafından desteklenmemiş, sahip çıkılmamıştı ! Oysa yapılmak istenen tek şey, İstanbul’un tarihi dokusuna zarar verilmesini önlemek ve hemşehrilik bilincini oluşturmaktı.

Peki, o zaman, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü için mücadele vermekte olan bir yayın organını desteklememiş, sahip çıkmamış olanların, bugün basın ve sanatçılar üzerinde uygulanmakta olan acımsız baskıları eleştirmeye ne kadar hakları vardır?

Dün görmezden gelinen, küçük bir yayın organına uygulanmış baskılar, bugün devleşerek ülkeyi bir “yasaklar ülkesi” haline getirmemiş midir?

Peki bu yasakların iktidara yararı nedir?

Hırsızlıklar, yolsuzluklar, yasa dışı eylemler kamu oyundan rahatlıkla gizlenebiliyor!

Bir ülke, hırsızlık yapılmadan, yolsuzluklara neden olunmadan, yasalara uyularak yönetilemez mi

Halk arasında yaygın biçimde kullanılan “bal tutan parmak yalar” sözü, bir alışkanlık olmaktan çıkartılamaz mı

Güç sahibi olmak, insanları neden, ille hırsızlığa, yolsuzluğa ve yasa dışı eylemlere iter? İnsanoğlu elde ettiği gücün sınırlarını kendi kendisine belirleme yeteneğinden yoksun mudur?

Galiba, toplumsal yaşamda insanlar sürekli olarak birbirlerini, belli yöntemler ile denetlemek durumundadırlar. Birlikte yaşamanın kuralı olarak ortaya çıkan bu durum, özgürlüklerin, “özgürce” kullanılabilmesi için gereklidir, çünkü en basit söylemiyle özgürlüğün sınırı, diğerinin özgürlüğünün başladığı yerdedir

Bugün ülkemizde gücünü “yasaklardan” alan bir hükümet iktidardadır ve yasaklarını uygulamak için kullanmakta olduğu en geçerli silahı da “kandırmacadır”.

Başını önüne eğmiş, söylenileni dinleyen, “biat” etmiş bir toplum yaratma çabasının ardında saklı olan, insanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen “güç” arzusundan kaynaklanıyor ve toplumu günden güne demokrasiden ve özgürlüklerden uzaklaştırıyor. 

Bugün, bu durumu saptayan bir yazıyı kaleme almak bile ciddi tehlikeler içermekte, çünkü iktidar gücünü pekiştirmek için nerede, ne zaman, ne yapacağını belli etmeden, inanılmaz boyutlara varmış bir korkuyu toplumun her kesimine salmış durumda.

Eğitimden, ekonomiye, ekonomiden gündelik yaşamın her alanına karışmaktan geri durmayan iktidar, siyaset sosyolojisinde pek az raslanan üst üste iktidarı seçimle kazanmış olmanın verdiği rahatlıkla toplumu dönüştürme, kendi arzularına göre bir toplum yaratma işini hızlandırmış görülüyor.

Bu oluşuma karşı olan basın, yazarlar, sanatçılar ile aydınlar, karşı çıkışlarını toplumun her kesimine ulaştıracak yol ve yöntemleri bulamadıkları sürece “yenilgiyi” kabul etmek zorunda kalacaklar.

Türkiye’de gazetelerin satış miktarlarının ne kadar az olduğu ortada. Muhalif gazetelerin bu satıştan almakta oldukları pay ise belli, üstelik muhalefeti okuyanlar, muhaliflerin kendileri zaten…

Sosyal medyanın gücü azımsanamayacak bir değerde olmasına karşın, orada da körler ve sağırlar birbirini ağırlar gibi bir durum söz konusu, yani muhalefet, neden karşı olduğunu, yapılan yanlışların nasıl yasaklı bir toplumu oluşturmak için bilinçle yapılmakta olduğunu anlatabilme yeteneğini henüz gösterebilmiş değil.

Burada herhalde dönüp kendimize bakmamızda ve yalnızca muhalif olmaktansa, kendi özeleştirimizle yola çıkmakta yarar var.

Bugün Türkiye’de muhalefet partilerinden tutun, solda olduğunu savunan partilere ve muhalif aydınlara kadar bir bölünmüşlük ve kendi içinde anlaşamamazlık yaşanıyor.

Toplumların yaşamlarında çok seslilik kadar olumlu ve geliştici başka ne olabilir?

Ancak Türkiye’nin bu günkü durumunda bu, ne kadar geçerlidir? Çünkü çok seslilik ancak demokrasilerde bir işe yarar ve günümüz Türkiye’sinde “demokrasi” iktidarın çerçevesini çizdiği biçimdedir, bu biçimin ise gerçek demokrasi ile bağdaşır yanı olmadığı açıkça ortada

Yani Cumhuriyetin temel ilkeleri teker teker askıya alınmış ve alınmakta, ailelerin kaç çocuk yapmaları gerektiği talimatla bildirilmiş, kadınların vücutlarına sahip çıkma özgürlükleri ellerinden alınmış, toplumun haber alma özgürlüğü, “yandaş” basın ile sınırlandırılmış ve biçimlendirilmiş, egemenliğin halk adına kullanıldığı TBMM’inin çalışmaları topluma kapalı hale getirilmiş, hukukun üstünlüğü yok sayılmış ve adalet sistemi olduğu gibi iktidarın emrine verilmiş.

Böyle bir durumda muhaliflerin tek ses olmaları ve önce demokrasiyi kurtarmaları gerekmez mi?

Unutulmaması gereken bir ayrıntı var. Son (2014) mahalli seçim sonuçlarına göre, iktidarın gücü “şimdilik” %45 civarındadır, ancak iktidarın anlayışı çerçevesinde yetiştirilmiş olan bir seçmen gurubunun oy kullanabilir yaşa gelmeleri için kalan süre gittikçe azalmaktadır. Türkiye özgürlüklerine sahip çıkabilmek için, yasaksız bir toplumda huzurla yaşayabilmek için henüz %55’in muhalif seçmen konumunda olduğu bir ülkedir..

Mayıs 2014, Paris

 

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

TÜM MADEN KAZALARININ TEK SORUMLUSU DEVLETTİR

Soma 1

Eğer, bugünden başlayarak Türkiye’deki tüm madenlerde iş durdurulmaz ise ve uluslararası sözleşmelere TBMM’i derhal imza koymaz ve uygulamaya geçmez ise ve madenler çağdaş bilimsel yöntemlere derhal kavuşturulmaz ise, bundan sonra olacak tüm maden kazalarının tek sorumlusu devlet olur.

Soma 2

Uygar dünyanın çözmüş olduğu bir sorunu, gelişmiş (!) ekonomisi ile çözemeyen bir devlet, devlet olma niteliğini yitirmiş demektir.

Soma 3

Kendi halkını tokatlamayı, tekmelemeyi kendisinde hak gören ve 150 koruma ile dolaşarak halkından korktuğunu ispat eden Recep Tayyip Erdoğan, sağsa solda konuşmayı bırakıp, derhal başbakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa etmek zorundadır. Eğer  bunu yapamıyorsa, Cumhurbaşkanının TBMM’inin görevine son vermesi ve Türkiye’yi en kısa zamanda seçime götürmesi gerekir.

1 Yorum

Filed under Fotograflar, SİYASİ YAZILAR, YAZILAR