Category Archives: YAZILAR

Çeşitli web sitelerinde ve dergi & gazetelerde yayımlanmış yazılarım

DUVARLARIN DİLİ / LANGUAGE OF THE WALL

 

İnan Kıraç Roxane'ı kutlarken...

İnan Kıraç Roxane’ı kutlarken…

Bu yazıya başka başlıklar da koyabilirdim:

DUVARLARIN DİLİ KOLAY ÇÖZÜLMEDİ…

BİR BABANIN GURURU…

BİR SERGİ BÖYLE HAZIRLANDI…

BİR KÜRATÖRÜN ANI DEFTERİ…

Daha bir dolu başlık üretmek mümkün elbette, ama bu kürsüye kolay çıkılmadı, bu söyleşilerde anlatılanlar birebir yaşandı…

Eğer bu serginin kataloğunun başında aşağıdaki yazı yazılmışsa, hak edildiği için yazıldı diye düşünüyorum:

 

Graffiti ve Sokak Sanatını 2014 Yazında Pera Müzesi’nde Konuk Etmenin Mutluluğu

Hizmete girdiği Haziran 2005’ten günümüze, her yıl yaz aylarında genç sanatı ve genç sanatçıları kucaklayan Pera Müzesi, 2014 yaz döneminde Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı sergisi ile ülkemizde graffiti ve sokak sanatına kapılarını açan ilk müze oluyor.

Bu sıra dışı sergi, günümüzde çağdaş kent sanatı olarak da adlandırılan graffiti ve sokak sanatını, farklı ülkelerden 22 seçkin sanatçının çalışmalarıyla örneklemeyi ve anlatmayı amaçlıyor.

Bir başka ilginç husus, sergiye katılan sanatçıların, sanatsever Beyoğlu ve Beşiktaş Belediyeleri’nin bu sergiye tahsis ettikleri kent duvarlarında yaptıkları çalışmalarla, daha geniş kitleleri kucaklayacak olması.

Bu serginin, graffiti ve sokak sanatının 20. ve 21. yüzyıllardaki gelişimine ve günümüzde geldiği noktaya ışık tutacağı ve geniş ilgi uyandıracağı düşüncesindeyiz 

Bu vesileyle, başta sergi küratörü Roxane Ayral’a ve sergiye katılan değerli sanatçılara, Pera Müzesi’nin yaratıcı ve çalışkan ekibine, sergiye duvar tahsis eden Beyoğlu Belediyesi’ne, Beşiktaş Belediyesi’ne ve sergide emeği geçen diğer kişi ve kuruluşlara teşekkür ederiz.

Suna, İnan ve İpek Kıraç

 

 

DSCN8788

 

DSCN8825

 

DSCN8841

 

Yaklaşık üç yıl süren Duvarların Dili sergisinin hazırlanması için Roxane sık sık Paris’e geldi ve duvarları, sanatçıları, sergileri tek tek gezip, belgeledi… İşte bu çalışmalarını yaparken ona yardımcı olan kardeşi Dilara KUTAY ve sanatçılar ile geçirdiği günler… Kimi zaman bir sergide, kimi zaman Paris’in yeraltı dehlizlerinde, kimi zaman sokaklarda, kimi zaman sanatçıların atölyelerinde…

SAM_4595 IMG-20131210-WA005 DSCN4753 DSCN4752 DSCN4439 DSCN4410 DSCN4374 DSCN4323 DSCN4303 DSCN4154 DSCN4118 DSCN4064 DSCN3933 DSCN3898 DSCN3847 DSCN3834 DSCN3828 DSCN3820 DSCN3497 DSCN3487 DSCN3473 DSCN3460

 

Roxane zaman zaman bizi, yani Dilara’yı ya da beni arıyor, bazı sergilere gitmemizi ve fotograflarının ona iletilmesini istiyordu. Onun dışında gerek FİAC gibi dev organizasyonları, gerekse şehrin tüm sokaklarını, sergilerini dolaşıp “duvarların dilini” sürekli olarak Roxane’a iletiyorduk. Yani o buralarda yokken bile, buradaymış gibi izlemesini sağlamayı deniyorduk…

Yaklaşık 3000 kare fotograftan seçilmiş bazı fotograflar bu çabaların belgeleridir…

IMG-20131210-WA004 IMG_5966

IMG_5945

 

IMG_5927

 

IMG_5899 DSCN9790 DSCN9786 DSCN9772 DSCN9758 DSCN9752 DSCN9306 DSCN9305 DSCN9194 DSCN9188 DSCN9185 DSCN4620 DSCN4502 DSCN4246 DSCN4067 DSCN3808 DSCN3466

 

 

DSCN3125

Bu bina artık yok, yıkıldı!

DSCN3093 DSCN2910 DSCN2876 DSCN2548 DSCN2537 DSCN2527 DSCN1955 DSCN1906 DSCN1870 DSCN1860 DSCN1281 DSCN0172 1781948_10152143801139536_833797981_n

 

Hip Hop kültürünün ayrıntılarını Graffiti ve Street Art’ın oluşumlarını belgelerken Dilara’da “gönüllü” olarak çalışacağı Pera Müzesindeki sergi için çoktan uğraşmaya başlamıştı, Roxane’a belge ve bilgi ulaştıran kaynaklardan birisi de oydu…

 

DSCN3494 DSCN3117 DSCN1964

 

Sanatçılarla iyi ilişkiler kurulmuştu. Hepsinin yüzü gülüyor ve İstanbul’a gelmek için can atıyorlardı…

DSCN4328 DSCN3490 DSCN3489

 

Bu çok zorlu ve keyifli çalışmanın bir köşesinde olmaktan, elimden geleni esirgememişliğin huzurunu ve rahatlığını yaşıyorum. Ne kadar çok yeni insan tanıdım ve yeni bilgiyle buluştum…

DSCN3818 DSCN3485 DSCN3437 DSCN2936

 

İSTANBUL PERA MÜZESİ’NDE 13 AĞUSTOS – 05 EKİM 2014 GÜNLERİ ARASINDA AÇIK OLAN DUVARLARI DİLİ SERGİSİNE KATILAN SANATÇILAR:

C215 (Fransa)

Cope2 (ABD)

Evol (Almanya)

Funk (Türkiye) 

Futura (ABD)

Gaia (ABD)

Henry Chalfant (ABD)

Herakut (Almanya 

Hugh Holland (ABD)

JonOne (ABD)

KR (ABD)

Logan Hicks (ABD)

Carlos Mare 139 (ABD)

Martha Cooper (ABD) 

Mist (Fransa)

No More Lies (Türkiye)

Psyckoze (Fransa)

Suiko (Japonya)

Tabone (Türkiye)

Tilt (Fransa)

Turbo (Türkiye)

Wyne (Türkiye)

 

DSCN9018

 

Eline, bilgine sağlık Roxane, çok yoruldun belki ama Türkiye’de ezberleri bozdun! Yanında oturan C215’in kızının bakışındaki anlatımı ben yazmayayım buraya, fotograf kendisi söylüyor zaten.

Ve artık büyük usta Martha Cooper’ın objektifi ile ölümsüzler arasına girdin.. Bunun tadını daha sonra çok daha iyi anlayacaksın, şimdi artık sıra yeni işlerde, yeni başarılarda…

Çıta ÇOK yüksek… O çıtayı oraya kolay Pera Müzesi’nin müdürü, sanat adamı Özalp Birol’a ayrıca teşekkür ediyorum…

DSCN9020

ROXANE AYRAL’IN SERGİ KATALOĞUNDAKİ YAZISI

 

Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı

Roxane Ayral

Dünyanın tüm sokaklarını kendine mekân belleyen ve ifade şeklini sokakların özünden alan bir sanat formunun dört duvar arasına sıkışması mümkün mü? Popüler kültüre yönelmesiyle, başta Banksy olmak üzere birçok yıldız isim sayesinde aşina olduğumuz graffiti ve sokak sanatı, elbette yeni bir olgu değil. Underground (yeraltı) dönemini geride bırakan graffiti ve sokak sanatı artık sadece vandalizm değil küresel bir sanat akımı olarak anılıyor ve herkesin beğenisine sunuluyor. Galerilerin, koleksiyonerlerin ve müzelerin ilgisini çekiyor 

Türkiye’de 1990’lardan bu yana, yükselen değeri ile önemli bir alana işaret eden graffiti ve sokak sanatı ülkemizde ilk kez bir müze platformuna taşınarak sadece sanatsal bir çevreyi değil, birkaç jenerasyonu etkilemiş, zengin bir tarihe sahip bu fenomenin hem kapsamını hem de kültürel çeşitliliğini günümüze ulaştırmayı hedefliyor. Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı sergisi uluslararası ve yerel sanatçı seçkisiyle tarihsel bir inceleme yaparken, sokağın günümüz dinamiklerini, farklı stil ve estetik anlayışlarını bir araya getiriyor ve bu sanatsal akımı fotoğraf ve müzik gibi disiplinlerle birlikte ele alıyor 

Güncel bir akımın gelişimine tanıklık ediyor olmanın mutluluğu bir yana, sınırları ve terimleri henüz muğlak ve tartışmalara açık bir fenomenin üzerine düşünüyor ve yazıyor olmanın heyecanı ile terim ve kavramları özenle seçmek gerekiyor. Serginin başlığında da kendini belli eden graffiti ve sokak sanatı ayrımı, farklılıkları ve buluşma noktalarıyla beraber değerlendirmeye ve tartışmaya hala açık. Varolan bu ayrımı sadece kronolojik bir değerlendirme özelinde ele almak yeterli olmayacaksa da tarihsel bir yaklaşımla başlamak doğru olacaktır.

Duvar çizim ve yazıları, neredeyse insanlık tarihiyle başlayan bir ifade şekli. Lord Byron’ın Akropol’e ya da Arthur Rimbaud’nun Mısır’daki Luksor Tapınağı’na yaptığı gibi kadim medeniyetlerden miras kalıntılara isim yazarak “ben de buradaydım” mesajlarını sıkça görmek mümkün. Geçmişe bakmaya devam edersek graffiti örneklerinin askeri alanda da ilgi gördüğünü söyleyebiliriz. 2. Dünya Savaşı’nda, tersane müfettişi James J. Kilroy’un yazdığı “Kilroy was here” (Kilroy buradaydı) bunun en bilinen örneklerinden biri. Zafer, fetih ve hâkimiyet ifadelerinden farklı olarak baskı altında olan ve ötekileştirilen grupların duvar yazıları ise direniş ve başkaldırının ifadeleriydi. Dönem itibariyle özellikle politik anlamlarla yüklü bu akım bir tür duvarların yaşam mücadelesiydi; imgeler belli bir süre sonra başka graffiticilerin müdahalesi ya da zamanın etkisiyle değişikliğe uğruyor, fakat kapatılan her yazı bir şekilde tekrar ortaya çıkıyor, bir diğerini doğuruyordu.

Politik mesajlardan uzaklaşarak kendi kültürünü, yani “graffiti kültürü”nü yaratan bu fenomen, 1970’lerde ekonomik ve siyasi değişikliklerin neticesinde “Amerikan Rüyası”nın sonunun ilan edildiği dönemde, New York’ta azınlık Afrika ve Hispanik kökenli gençlerin, varoluşlarını ifade etme ve alanlarını belirleme ihtiyacı ile doğdu. 1969’da New York sokaklarına takma ismini ve sokak numarasını yazan ilk graffiticilerden Taki183, 21 Temmuz 1971 tarihli NY Times gazetesine verdiği bir röportajda kendisinin de çalıştığını, vergilerini ödediğini ve kimseye zarar vermediğini ifade ederek niyetinin suç işlemek olmadığını açıkça belirtmişti.

İsmini şehre yayarak varolma eylemi olarak da tanımlayabileceğimiz graffiti, zamanla daha serbest bir kendini ifade etme sanatına dönüştü. Bu evrilmenin yeni ismi olan sokak sanatı, öncüsü graffitiyi de çatısı altına alarak teknik ve stillerin çeşitlendiği daha ucu açık bir disiplin olarak belirdi. Graffiticilerin kendilerine yakıştırdığı writer tanımlaması, yerini “sanatçı” kelimesine bırakarak yalnızca bireysel bir varoluş ve mücadele olmaktan çıkıyor, toplumsal ve sosyal konuları da ele alarak daha geniş kitlelere hitap etmeye başladı.

Kısa zamanda sade imzalar kaligrafik değer, stil ve renk kazanmaya başladı, tag’ler daha büyük ve daha etkileyici biçimlerde, daha ulaşılmaz alanlarda daha sık belirmeye başladı. Görünür ve akılda kalıcı graffitiler, daha çok saygı görüyordu. Özgün olmaya önem veren graffiticiler stillerini ilerlettikçe kaligrafik sınırları zorlamaktan kaçınmadılar. 1972’de Phase2, imzasını, günümüzde Bubble Style olarak bilinen, başta Softie adını verdiği yuvarlak hatlı balonumsu harflerle yazmaya başladı. 1974’te Tracy168 tüm harflerin neredeyse okunamayacak kadar karmaşık bir şekilde birbirine girdiği Wild Style kavramını ortaya koydu. 1976’da ise Lee Quinones ve efsanevi Faboulous 5 ekibi ilk defa bir metronun tümünü resimleri ve graffitileriyle kapladı. Sokak ve metrolarda stiller gelişip isimler yayılırken, graffitiye ilgi de giderek artıyordu.

İllegal olduğu için hızla silinen, sokaklarda zaman aşımına uğrayıp yok olan veya serbest alanda üretildiği için bir başkası tarafından müdahaleye maruz kalan bu eserlerin ölümsüzlüğe, ya da hiç değilse daha uzun bir ömre ulaşması fotoğraf sanatı ile mümkün oldu. Daha çok, fotoğrafladığı Paris gece görüntüleri ile tanınan 20. yüzyılın önemli fotoğrafçılarından Brassaï’nin arşivinin önemli bir bölümü de 1930’lardaki duvar çizim ve yazı fotoğraflarından oluşur. 1956 yılında MoMA’da açılan Language of the Wall (Duvarların Dili) başlıklı sergide, 30 yıllık bir süre zarfında Paris’te çektiği duvar fotoğraflarını sergileyen Brassaï için graffiti, insan ve doğa arasındaki kopukluğu sanatla dengeler.

İlk dönemlerinden beri, daha görünür olma amacıyla, New York metrolarına uygulanan ve şehrin bir ucundan diğerine gezen graffitiler, isimlerin farklı mahallelerde de tanınmasına neden olurken, Martha Cooper ve Henry Chalfant gibi fotoğrafçıların ilgisini çekmeyi başarmıştı. Aramızdan erken ayrılan Dondi gibi isimleri ölümsüzleştiren kareler, büyük çabalar sonucu 1984’te, fikrin doğduğu New York’tan uzakta, Londra’da Thames and Hudson yayınevi tarafından Subway Art başlıklı bir kitapta yayınlandı. Graffitinin ve özellikle metrolarda yaygınlık kazanan Wild Style tarzının anlaşılmasında büyük rol oynayan kitap, senelerce fotokopiyle çoğaltılıp elden elde gezerek birçok genç graffiticiyi etkilemiş, hatta onlar için “Kutsal Kitap” haline gelmişti. 1983’te, Henry Chalfant ve Tony Silver tarafından hazırlanan, graffiti ve Hip Hop’u konu alan Style Wars belgeseli, döneme damgasını vurmuştu. 1987’de yine Thames and Hudson yayınevi tarafından yayımlanan Henry Chalfant ve James Prigoff hazırladığı Spraycan Art kitabı büyük ilgi topladı. Çekilen fotoğraf ve filmler kapsamlı bir arşiv oluşturarak bu yükselen sanat akımının tanıklığını yaptı.  

Graffiti, artık gözardı edilemeyecek bir fenomen olmuştu ve 1980 yazında, New York’lu sanatçı birliği Colab (Collaborative Projects) tarafından düzenlenen Times Square Show sergisi ile sanat çevrelerinde de ilgi görmeye başladı. Bir yıl sonra “East Village”da kapılarını açan, Patti Astor ve Bill Stelling’in kurduğu Fun Gallery, sanat ortamlarına daha aşina ama sokakta da izini bırakan Kenny Scharf, Keith Haring, Jean Michel Basquiat gibi isimlerin yanı sıra graffitinin öncü isimlerinden Fab5Freddy, Lee Quinones, Dondi, Lady Pink ve Futura 2000’e de sergilerinde yer verdi. Fun Gallery, yıllarca graffitici, rapçi ve break dansçıları sanat camiasının temsilcileri olan küratörler, koleksiyonerler ve sanat eleştirmenleriyle bir araya getirdi. 1985’te kiraların yükselmesiyle kapanan galeri misyonunu tarihe damgasını vurarak tamamladı.

1989’da Shepard Fairey’nin henüz Rhode Island Tasarım Okulu öğrencisiyken yarattığı “André the Giant Has a Posse” (Dev André’nin Ekibi Var) yazılı sticker ve şablonlar hızla her yere yayıldı ve Providence sınırlarının ötesine geçti. Aynı dönemde San Francisco Sanat Enstitüsü’nde okuyan Barry McGee de (80’lerde Twist adı ile bilinen graffitici), bugün alametifarikası haline gelen, iki renkli karakterleri oluşturmaya ve sokaklara yaymaya başlamıştı.

Graffiti ve sokak sanatını geleneksel sanat akımlarından ayıran belki de en önemli özellik, yarattığı alt kültür ile sadece sınırlı bir çevreye değil geniş bir kitleye hitap edebilmesidir. Bu durumun en belirgin yaşandığı alanlardan biri de karşılıklı etkileşimin oldukça etkin olduğu müzik. Özellikle de, 1972’de, New York’ta, gençleri şiddetten uzaklaştırıp müzik ve dansla kozlarını paylaşmaya yönlendirmek amacıyla, Zulu Nation tarafından kurulan Afrika Bambaataa grubu ile gün ışığına çıkan Hip Hop. Tag’lerin metroları kapladığı bir dönemde Hip Hop kültürü, kendine ait giyim tarzı, “boom box” ritimleri, akrobatik break dance hareketleri ve rap müziğin kendine özgü şiirsel diliyle oluşmaya başladı. 1981’de ilk defa, Blondie grubu, “Rapture” ile bir pop parçasına Hip Hop ve rap öğeleri eklemişti ve video klibinde Lee Quinoñes ve Fab 5 Freddy’yi graffiti yaparken öne çıkarmıştı. Önce MTV’de yayınlanan parça, kısa zamanda yayıldı ve birçok gencin graffiti ve rap ile tanışmasına neden oldu. Hemen arkasından 1983’te Charlie Ahearn, Wild Style filmi ile graffitinin, Hip Hop müziğin ve break dance’in öncülerine rol vererek bu disiplinleri bir araya getirdi.

Müzik ile görsel sanatları bir araya getiren bir başka örnek ise, İngiliz Punk Rock grubu The Clash’in, soyut graffitileri ile ünlü Futura’yla 1982’de gerçekleştirdiği işbirliğidir. Grubun sadece albüm kapaklarını hazırlamakla kalmayan graffitici, konser sırasında bir performans olarak eserlerini uygulamak üzere grupla beraber turneye çıkmıştı. Sisteme kafa tutan punk gençliğinin en önemli temsilcilerinden biri ise Sex Pistols grubuydu. 1977’de “Never Mind the Bollocks” albüm kapağında yer alan Kraliçe Elizabeth’in portresi, Jamie Reid tarafından hazırlanmış ve bu isyankâr kültürün yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştu.

Hip Hop ve Punk Rock’ın vurguladığı özgürlükçü ve asi yaşam biçimi kaykay kültürü ile de kendini göstermeye devam etti. Aslen tahta parçalarına paten tekerleklerini takarak kaldırım sörfü anlamına gelen sidewalk surfing, yani bugünkü adıyla kaykay 1955 yılında Kaliforniya’da ortaya çıktı. 1972’de Jeff Ho, Skip Engblom ve Craig R. Stecyk III’nin, Venice Beach’te bir sörf dükkânı açmasından kısa bir süre sonra Z-Boys adı altında pek çok genci etkileyen bir takım kurdular. O günlerin enerjisini, Catherine Hardwicke’in yönetmenliğinde günümüze aktaran 2005 yapımı Lords of Dogtown filminin yazarı, aynı zamanda profesyonel kaykaycı, Stacy Peralta, 2001’de ise Dogtown and Z-Boys belgeselini yönetti. Belgeselin senaryosunu beraber hazırladığı arkadaşı görsel sanatçı Craig R. Stecyk III kaykay kültürüne ilişkin şöyle diyor: “Kaykaycılar, doğaları gereği, şehrin gerillalarıdır: teknoloji belasının işe yaramaz ürünlerini kullanışlı hale getirirler ve idari/kurumsal yapıları hiçbir mimarın hayal bile edemeyeceği şekillerde kullanırlar.”

Akrobatik hareketlerin bir anda gerçekleşmesi sebebiyle kaykay eylemi ancak o an yakalanan fotoğraf kareleriyle geleceğe taşınabilir. 1975’te genç bir fotoğrafçı olan Hugh Holland gençlerin sınırları zorlayıcı tavırlarının ve bu eylemin görsel estetiğinin büyüsüne kapılmıştı. Birkaç yıl boyunca onların peşine takılan fotoğrafçı, izinsiz girdikleri evlerin bahçelerinde veya boş havuzlarda geçirdikleri dönemleri ölümsüzleştirdi. Kısa zamanda kültürün yaygınlaşmasıyla, yarışmalar düzenlemeye başlayan kaykaycılar, markaların dikkatini çekmeye başladıklarında kaykayın etrafında bir piyasa oluşmuştu. Artık yakaladığı karelerde çocukların hareketleri ve yüz ifadelerinden çok bir logo kalabalığı ile karşı karşıya kalan Hugh Holland, günümüzde kaykay fotoğrafı çekmiyor fakat uzun yıllar sakladığı belgesel niteliğindeki tarihsel fotoğrafları bugün pek çok sergide sergileniyor. Gün geçtikçe yaygınlaşan bu kültürün, 1981’den itibaren kendine özgü bir yayını da oluştu. San Francisco’da ilk sayısını yayınlayan Trasher Magazine halen bu kültürü en başarılı şekilde ifade eden yayınlar arasında sayılıyor.

Aaron Rose’un hazırladığı Beautiful Losers başlıklı sergi ve belgesel, 2000’li yıllarda graffiti sanatıyla kaykay kültürü arasında bir bağlantı kurarak ilgileri bu sanat formunun üzerine bir kez daha çekmişti. Plak kapakları çalışan, müzik videolarında performans sergileyen, kaykayların üzerini ve kayılan alanları boyayan graffiticiler ve sokak sanatçıları da bu kültürün ayrılmaz bir parçası haline geldi. İnternet ve sosyal medyanın iletişimi oldukça kolaylaştırdığı bu dönemde, JR’ın dev portre fotoğrafları yayılmaya başlamış, sanatçı bu ağı kullanarak, hâlâ devam eden interaktif “Inside Out” projesini başlattı.

Bu hızlı evrim ve yeni sanatçıların ortaya çıkması, sokak sanatının uluslararası bilinirliğini arttırmış olsa da, sanatçılar arasından eleştiriler de yükselmeye başladı. Banksy’nin 2010’da gösterime giren Exit Through The Gift Shop (Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkânından) başlıklı belgesel niteliğindeki filminde bu süreci takip etmek mümkün. Başlarda graffiticilerin geceleri duvar boyama maceralarını kamerasıyla takip eden obsesif kameraman Thierry Guetta, sonunda Mr. Brainwash takma adıyla sanatçı olmaya karar veriyor ve basını da kullanarak ses getiren bir sergi açmayı başarıyor.

Giderek önem kazanan, fakat bazılarının hâlâ “Vandalizm” olarak adlandırdığı sokak sanatı, sanat çevrelerinde tartışma konusu olmaya devam ediyor. Artık sosyal medya mecraları aracılığıyla herkes muhabir, yazar, küratör, fotoğrafçı veya sanat eleştirmenliğine soyunabiliyor. Toplum graffiti ve sokak sanatını benimsedikçe, galeriler ve yayınlar bu talebe cevap vermeyi ihmal etmiyor. Bugün bu akım, uzun bir mücadele sürecinin ardından, müzelere girebilecek bir aşamaya geldi. Hatta artık daha profesyonel duyulan bir terminoloji ile anılıyor: Contemporary Urban Art (Çağdaş Kent Sanatı).

Günümüzde, bu akımın başrol oyuncuları sanatçılar, dünyanın dört bir yanında yaşıyor ve sık sık seyahat ediyorlar. Teknik, tarz ve sanatçı çeşitliliği graffiti ve sokak sanatının gücünün altını çizerken gittikleri şehrin sokaklarında bir iz bırakmayı adet edinen graffitici ve sokak sanatçıları, eserleriyle kültürlerarası bir değer yaratıyorlar. Dünden bugüne, imzalar stil kazandı, stiller mesajlarla tamamlandı, mesajlar yeni mecralara sıçradı, dev boyutlara ulaşan bu mecralar hayali dünyalar ve karakterlerle dolduruldu… Sokakta hayat bulan bu sanatın, ileride sahne olacağı açılımlar oldukça heyecan verici!

—————————————————–

DUVARLARIN DİLİ SERGİSİ,

GRAFFİTİ VE SOKAK SANATININ TARİHSEL BİR ANLATIMIDIR.

SOKAK SANATÇILARINI GENİŞ YÜREKLERİNİN BİR BELGESİDİR.

SEVGİ İLE HALLEDİLMİŞ BİR İŞİN, UNUTULMAYACAK BİR ÖRNEĞİDİR…

YAŞASIN SANAT!

Fotograflar: © Cüneyt Ayral – Dilara Kutay – Roxane Ayral

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, PARİS'TEN HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, SANAT, SERGİLER, TANITIMLAR & DUYURULAR, YAZILAR

DUVARLARIN DİLİ / LANGUAGE OF THE WALL

DUVARLARIN DİLİ

LANGUAGE OF THE WALL

13.08 – 05.10 2014

İSTANBUL PERA MÜZESİ

ISTANBUL PERA MUSEUM

A MUST SEE EXPO

DSCN8657

Bir keresinde yazar Halil Bezmen ile konuşurken bana, “gerçek zenginliğin son noktası müze sahibi olmaktır” demişti. Pera Müzesi işte böyle bir ailenin, özellikle kendi kolleksiyonlarını sergiledikleri, İstranbul’a ilginç sergiler taşıdıkları klâsik bir müzedir.

Roxane, 2011 yılının sonlarına doğru Topkapı Sarayı, The Hall, Galeri Baraz, Paris Kiron Sanat Galerisi ve yine Paris Türk Kültür ve Turizm Ofisi Galerisi’inde küratörlüğünü üstlendiği farklı disiplinlerdeki sergilerinden sonra artık Graffiti ve Sokak Sanatı üzerine yoğunlaşmak istediğini ve bu disiplinde bir sergiyi müzeye taşımak istediğini söylemişti. Aklında ana hatlarını çoktan hazırlamış olduğu sergiyi Pera Müzesi’nde açmak istiyordu ve içinde taşımakta olduğu coşkusu onun bireysel bekleme süresini iyice azaltmıştı.

 

Yakın dostum şair (rahmetli) Salih Ecer Galatasaray Liseli olduğu için ona sormuştum, soru: “Pera Müzesinde kimsemiz var mı?” idi, bana bir telefon numarası verdi, ben de Roxane’a “al bu numarayı ara, Salih’ten selam söyle” demekle yetindim. Duvarların Dili böyle başladı… Ama ne yazık ki Salih Ecer bu muhteşem sergiyi gezemeden, göremeden ölüp gitti…

Serginin hazırlanış sürecinde olup bitenlerin özellikle Paris ayağına birebir tanık oldum. Birbirinden farkıl pek çok ülkeden insanı, sokakların özgürlüğüne alışmış, söz dinlemekten uzak pek çok sanatçıyı bir araya getirip, onlara müzenin duvarları boyatılacak, kendilerini bu kez bir müzede tanımlamaları istenecekti.

DSCN8735 DSCN8734 DSCN8732

Eğer sokak sanatını, graffitinin özgürlük ayağını biliyorsanız, bunun hemen hemen olanaksız olduğunu tahmin etmeniz zor değil. Nitekim, her davet alan sanatçının ilk sorusu “benden başka kimler geliyor” şeklindeydi.

Küratör Roxane Ayral bu konuda bilinen, daha önce bu konuda işler yapmış birisi değildi, bu onun bu disiplindeki ilk işi olacaktı, elinde iki tane silahı vardı, birisi Doğuya açılan kapı İstanbul, diğeri de bir müzenin bu konuya ilgi duymuş olmasıydı

Roxane’ın en büyük şansı müzede çalışmaya başladığı ekibin genç ve heyecanlı olmasıydı, herkes bu işe inanmış ve ekip ruhunu çarçabuk yakalayıvermişti. İki yılı aşkın bir süre devam eden çalışmaların sonucunda 12 Ağustos 2014 günü serginin açılışı yapıldı. Ağustos başından itibaren İstanbul’a gelmeye başlayan sanatçılar Beşiktaş ve Beyoğlu Belediyeleri’nin onlara verdiği duvarları da dillendirirlerken, geceleri Karaköy’ün arka sokaklarında gerçekleri ile buluşmaya ve onlara verilmemiş duvarları da boyamaya başladılar. Böylelikle Pera Müzesi açılmış olduğu günden beri bir ilke imza atıyordu, yani sergi bir yandan müzenin duvarlarında dillenirken, müze kendisini sokaklara taşımış ve oralarda da varlığını sürdürümeye başlamıştı. Bu oluşum bir müze için ancak ve ancak KIVANÇ / ÖVÜNME meselesi olarak değerlendirilebilirdi, öyle de oldu Pera Müzesi’nin kurucusu, sahibi Kıraç ailesi bu başarıdan duyduğu mutluluğu kimseden gizlemedi, serginin oluşmasına katkıda bulunanların hepsinin yüzü gülüyordu, sanatçıların ağzında ise yepyeni bir söz vardı artık “sokak sanatında- graffiti de İstanbul gurubu oluştu” deniliyordu, Roxane ise işini tamamlamış olmanın ciddi huzurunu, tadını yaşamaya başladığını, açılış gecesi Jonone ile karşılıklı delicesine dans ederek gösterdi.

Pera Müzesi belki de ilk defa böyle bir açılışa ev sahipliği yapmıştı, her gelenin hayranlıkla ve heyecanla izlemiş olduğu, güler yüzle ikramın yapıldığı salona geri döndüğü bir sergi şimdi tüm sanat severlerin ilgisine, seyrine açıldı. 5 Ekim’e kadar izlenebilinecek serginin çok farklı bir özelliği var, bu sergiyi gezeceksiniz, göreceksiniz ve 5 Ekim akşamı, tüm buradaki eserlerin üzerinden bembeyaz bir badana geçilecek, hepsi yalnızca fotograflarda yaşamaya devam edecekler.

Sokak Sanatı / Graffiti disiplinlerini başladığı günlerden bu yana izleyip fotograflarla belgeleyen ve bu segide de yerlerini almış olan fotograf sanatçıları, Duvarların Dili sergisini de belgelediler ve tarihteki yerine hazırladılar.

DSCN8714

DSCN8690

Önümüzdeki günlerde sanat eleştirmenlerinin kalemlerinden okuyacağınız birkaç gerçeği kulaklarımla duyduğum için burda söylememde bir sakınca yok…

Duvarların Dili sergisi Türkiye’de yepyeni anlayışlara ve heyecanlı sanat eylemlerine bir başlangıç oluşturuyor ve artık herkes serginin küratörü Roxane Ayral’dan bu işin bienalini yapmasını bekliyor.

Duvarların Dili sergisi Türkiye’de müzecilik alanında tüm ezberleri bozdu… Artık müzeler önlerine gelecek olan önerilere başka gözle bakmaya başlayacakalr ve daha cesur davranacaklar, bunun öncülüğünü yapan Pera Müzesi de bu konuda tarihteyi onurlu yerini aldı.

Pera Müzesi, özgürlüğün sınırlarını zorlayan sanatçılara hiçbir öngörü ya da öneride bulunmayarak, sanatta sansür olmadığını, bunun düşünülmesinin bile ayıp olduğunu sergileyerek, Türkiye’de sanat üzerindeki ağır ablukanın dağıtılması yönünde çok ciddi bir nefes verdi, öncülük etti, dikkat çekti…

Yine Pera Müzesi, bu konuda genç ve ilk olan Roxane Ayral’ı izleyerek, gençlerin ve yeniliklerin nasıl başarılı olabileceğini göstererek genç sanatçıların umudu olmayı başardı…

Bana gelince…

Serginin küratörü kızım, onun gönüllü yardımcılarından birisi de Dilara Kutay, o da küçük kızım. Gelin içinde bulunduğum o çok keyifli duygu fırtınasını siz tahmin edin…

Teşekkürler Roxane

Teşekkürler Dilara

Teşekkürler Pera Müzesinin değerli ekibi

Teşekkürler hepimizi onurlandıran sanatçılar

İnan Kıraç Roxane'ı kutlarken

İnan Kıraç Roxane’ı kutlarken

Teşekkürler Kıraç ailesi

 

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, SANAT, SERGİLER, TANITIMLAR & DUYURULAR, YAZILAR

CUMHURBAŞKANINI SEÇECEĞİZ

Ekmeleddin Ihsanoglu

 

Türkiye bugüne kadar çok ciddi badireler atlattı, sıkıntılar yaşadı.

Ülkeyi 27 Mayıs’a (1960) götüren sıkıntılı dönemi, Yassıada yargıcı Salim Başol’un “sanıklar getirildiler, elleri bağlı olmayarak yerlerini aldılar” deyişini günlerce radyolardan dinlediğimizi ve daha sonra, birisi başbakan ikisi bakan, üç politikacının darağacındaki fotograflarını gazetelerde gördüğümüzden bugüne, bir ülke tarihi açısından baktığınızda, çok uzun zaman geçmedi…

1971 de askerlerin verdiği muhtıra sonrasında kaybolan, haksız yere hapsedilip inanılmaz işkencelerden geçen, ama bugün aramızda olan insanlar o günleri anlatırlarsa eğer nasıl bir faciadan döndüğümüzü anlar gençlerimiz.

Ardından 1980 darbesini yaşadık ve Kenan Evren’in o kulaklarımdan hâlâ gitmeyen “ne yani, asmayıp beslese miydik?” deyişini de gördü bu ülke.

Anlatmakla bitmeyen felâketler geldi geçti hep…

Ardından Turgut Özal gibi, “Anayasayı bir kere delmekle birşey olmaz” diyebilen bir başbakan ve cumhurbaşkanı gördü memleket.

O dönemde başarıyla uygulanan toplum mühendisliği sayesinde gençler yalnızca kendilerini düşünür oldular ve ülkeyi, siyaseti “yok” varsaydılar. Bunun böyle gideceğini düşünenler iktidara talip oldular ve AKP iktidarını başlattılar.

Dün Türkiye’nin başından çok sıkıntılar geçmiş olması, bugün Türkiye’nin sıkıntılarla yaşamasının nedeni olamaz, olmamalıdır.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durum, eskilerin toplamından daha tehlikeli, ülkeyi daha hızla yok etmeye yönelik bir tedittir, çünkü askeri darbeler rejimin askıya alındığı darbelerdir, ancak şu anda yapılmakta olan darbe askıya alma işlemi değil, rejimi değiştirme çabasıdır ki, bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tehdit etmektedir.

Cumhurbaşkalığına aday olan AKP genel başkanı, açık açık, seçildiği halde “Başkan” olacağını ve sistemi buna göre uygulayacağını söylemekte, varlığından memnun olmasak da, temel ilkelerini yitirmek istemediğimiz Anayasamızı, değil bir kere delmeyi, ciddiye bile almayacağının işaretlerini vermektedir. Bu Cumhuriyet Devrimi’ne karşı girişilmiş bir karşı devrim hareketi olmanın ötesinde çok tehlikeli ve günden güne ülkeyi yok etmeye yönelik bir davranıştır.

Lâik ve demokratik bir cumhuriyet esasına göre kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarını, Kürt, Ermeni, Alevi, Yahudi vb tanımlamalar ile ayrıştırıp, Sünni bir İslam devleti hevesine kapılmış olanları, geçmişte yaşamış olduğumuz felaketlerle karşılaştırmamız olanaksızdır, çünkü geçmişteki katliamlar, böyle bir hareketin önü açıldığı zaman neredeyse “solda sıfır” kalacaktır.

Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığına “başkan” olmak için aday olan AKP genel başkanı, üzerine atılı olan hırsızlık suçlamasını, yolsuzluk suçlamasını ve daha nice hukuksuzluğu açıklayamamış, seçim öncesi vermiş olduğu mal beyanında bile yalana başvurmuştur

Bugün Türkiye dört bir yanından tehdit altındadır ve en ufak bir kıvılcımın yangına dönüşmesi işten bile değildir. İşte bu yüzden AKP genel başkanına oy vermek, en hafif deyimi ile TEHLİKELİDİR!

Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığındaki hesap, 2015’e kadar iktidarını sürdürecek olan hükümet ile “sözde açılım” politikasında daha güçlü pazarlık edebilmeyi sağlamaktır. Arkasındaki oy yüzdesini masaya koyarak AKP ile pazarlığa oturabilmek ve arzularını kabul ettirebilmek için aday olmuştur. Seçim propagandası dönemindeki “sempatik ve aklı başında” tavırlarının tek nedeni bu pazarlıktaki gücünü arttıracak bir yüzdeye varabilmektir.

Demirtaş ve Türkiye’nin Kürt halkı bir gerçeği görememektedir, onlarla pazarlık etmekte olan başbakan yalancıdır, hırsızlıkla suçlanmaktadır ve halkın bugüne kadar %50sinin itibar etmediği birisidir. Oysa içinde bulunduğu muhalefet ile oturup yarının Türkiye’sini oluşturmak çok daha akılcı ve doğru bir seçenektir.

İşte bu yüzden Demirtaş’a verilecek oyların hepsi aslında AKP genel başkanına yarayacaktır ve seçimlerin ilk turda bitmemesine neden olacaktır.

Ekmeleddin İhsanoğlu (Ekmel bey) Türkiye’nin son 10 yılı aşkın süredir duymayı ve görmeyi özlediği “beyefendi” adam olduğunu kanıtlamıştır.

Tarafsız Cumhurbaşkanı adayı olduğunu, muhalefet tarafından desteklenmekte olduğunu, cumhurbaşkanı seçildiği halde nasıl davranacağını açık seçik anlatabilme yeteneğine sahip olan Ekmel bey, kendisine yöneltilen çirkin ve düzeysiz suçlamalara karşı ne terbiyesizleşmiş, ne de hakareti bir söylem olarak kullanmıştır.

Ekmel beyin seçim propaganda dönemi sürecinde kullandığı uslûp, seçildiğinde nasıl davranacağının bir işaretidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kökünden yıkılıp yok olmasını istemeyenlerin kendisini desteklemesi gerekmektedir.

Türkiye 76 milyon nüfusu içerisinden zaman içinde gereken devlet adamlarını üretebilecek kabiliyettedir, ancak bunu yapabilmesi için, seviyesiz ve ahlâki sıkıntı içinde olan yöneticilerin temizlenmesi gerekmektedir.

Ekmel beyin bu ahlâk erozyonunun içinde cumhurbaşkanlığına aday olmayı kabul etmiş olmasını bile, onun yurtseverliğinin bir sonucu olduğunu anlamak durumundayız.

1 Yorum

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

AYAĞINIZA KURŞUN SIKMAYIN !

 

ekmeleddin-ihsanoglu-stand-up-roportaji-cuneyt-6165136_1873_b

Biz duygusal milletiz, aklımızla duygularımız hep birbirine karışır, adam size hükmetse bile, güçlü diye hoşumuza gider. Bayrak yere düştü mü, kim kimdir fark etmez herkes birleşir, bayrak yerden kalkınca herkes birbirini yer. Bu ve buna benzer pek çok duygusal örnek verilebilir bizim davranışlarımız üzerine..

Ekmeleddin İhsanoğlu, CHP ve MHP nin çatı adayı olarak sunulduğundan beri, özellikle “müslüman” kimliğinden kaynaklanan pek çok eleştiri geliyor ve gerek CHP’nin gerekse MHP’nin bu seçiminin yanlış olduğu üzerine herkes konuşuyor, hatta öylesine ki “bilim adamı” olduğu halde ve aklını kullanmayı bilmesi olağan olması gerektiği halde, CHP içinden karşı çıkanlar da var…

İhsanoğlu’nu bir tek kere Monaco’da uluslararası bir toplantıya konuşmacı olarak geldiğinde gördüm, diğer tüm bilgilerim internet kaynaklı. Ama FARK ETMEZ, benim oyum ona gidecek, çünkü herşeyden önce ben RECEP TAYYİP ERDOĞAN’ı istemiyorum, onu istemediğim gibi AKP iktidarını da istemiyorum ve ona sözü geçecek birisinin ortaya artık çıkmasını istiyorum..

Kendisine herkes “Ekmel” dermiş, öyle diyor..

Ekmel bey seçildiği takdirde, kendisinin bir koalisyonun Cumhurbaşkanı olduğunu bilecek ve o bilinçle hareket edecek, tarihte bırakacağı izin öneminin de farkında olacak… Bu nedenle artık ayağımıza kurşun sıkmaktan vazgeçelim.

Tayyip Erdoğan’ı bugün bulunduğu yere taşıyanlar kimlerdir? Biz değil miyiz? Yetmez ama evet diye oy verenler, evinde oturup ah vah edenler, bu adamlara oy verilmez deyip sandığa gitmeyenler..

Annemin bana bir öğüdü vardı, 18 yaşıma bastığım günden beri uygularım…

Akşam yatmadan önce, aynanın karşısında kendinize bir bakın ve şu soruyu sorun: “Ben bugün kime ne yaptım?” “Yarın kime ne yapacağım?” Eğer orada da kendinize yalan söylemekteyseniz, artık sizin için bir çare kalmamış demektir, ama yalanın bir yararı yok, çünkü AKP iktidarının ve bugün çekmekte olduğumuz sıkıntıların bir tek suçlusu var, o da biziz, çünkü biz ancak ahkâm kesmeyi biliyoruz, ileri geri konuşmayı biliyoruz, ama doğru dürüst düşünmeyi, canımızı dişimize takıp çalışmayı BİLMİYORUZ! Tembeliz, tembel…

Eğer CHP Kürt sorununun çözümü için olumlu bir görüş sergilemiş ise, o zaman Ekmel bey onu engelleyecek gücü kendisinde bulamaz. MHP bugünkü oy oranı ile Kürt sorununun çözümünü engelleyecek güçte değildir. Bunlar Kürt meselesi hakkındaki somut gerçekler…

RTE’nın ne yapmakta olduğu ise gözler önünde…

Bakın, yayın yasağı var, başkonsolosumuz ve diğer esir Türkler hakkında hiç bir bilgimiz yok. Yaşıyorlar mı? Öldürüldüler mi? Ne oldu? Ne zaman gelecekler?

İŞİD sünni bir örgüt ve RTE’nin hayali Sünni bir Orta Doğu, AKP den gelen açıklamalar da bu yönde, yani Türkiye bugün katliamları ile ünlenen bir terörist gurubu mu kolluyor? İşte Ekmel bey bunların hiçbirisine izin vermez, vermek istese bile VEREMEZ, çünkü kimin adayı olarak seçildiğinin bilincinde olacak kadar akıllı olduğu ortada.

Efendim, CHP içinden başka aday mı bulunamazdı? Bulunurdu, hatta ben bir tanesi için yazı bile yazdım. Rıza Türmen’in o makama yakışacağını söylemiştim, ama bugün bakıyorum Ekmel beyin karşısında RTE sus pus.. Tam ters köşeye yattı ve golü yedi, öylesine ki adaylıktan bile çekilebilir, üç dönem şartını salt genel başkan için bile değiştirebilir, çünkü temel korkusu YARGILANMAK…

Bu yazı bitmez… HERKES ŞAPKASINI ÖNÜNE KOYSUN VE BİR KERE DAHA DÜŞÜNSÜN. EKMEL BEY İÇİN İLERİ GERİ YAZMANIN HİÇ BİR YARARI YOK, AYAĞINIZA KURŞUN SIKMAKTAN VAZGEÇİN…

 

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

31 MAYIS 2013 GEZİ DİRENİŞİ

page_taksimde-tazyikli-suya-karsi-kipirdamadan-duran-siyahli-kadin_644619936

31 Mayıs direnişin ve Türkiye’nin üzerine çökmüş ağır korkudan silkinişinin yıldönümü, büyük bir olasıklıkla, birkaç yıl sonra bu gün Türkiye’nin “Demokrasi Bayramı” olarak anılacaktır.

Türkiye’ye şöyle kısaca bir göz atalım…

Herşeyden önce “iyi” giden ekonomi için etmek istediğim iki kelâm var. Ekonominin büyümesi, iyi gitmesi anlamına gelmez, ekonominin “nasıl” büyümekte olduğuna bakmak gerekir. Merkez Bankasındaki döviz rezervlerinin de çokluğu “iyi” bir ekonominin işareti değildir

Bir ekonominin iyi olması için, herşeyden önce üreten bir ekonomi olması gerekir. Onun yanı sıra üretimin kalitesi ve katma değeri ekonominin iyilik derecesinin belirlenmesinde bir etkendir. Üretenlerin, üretimi nasıl yapmakta oldukları iyi ekonominin önemli etkenlerindendir…

12831

Soma Kömür Madeni faciası/katliamı Türkiye’de üretim kalitesinin düşük olduğunu ve üretenlerin “insan” olarak algılanmadığını belgelemiştir. Ayrıca Türkiye sanayileşirken tarım/sanayi dengesini bozmuş, verimli topraklarını görmezden gelerek, yanlış bir sanayileşmeye yönelmiştir. Bütün bunların yanı sıra, Türkiye’de ekonominin büyümesi “üretimden” değildir, para ekonomisinden kaynaklanmaktadır ki bu da cari açıkta ve borsadaki hassasiyette kendisini açık ve net biçimde göstermektedir.

O zaman AKP iktidarının “iyi ekonomi” söylemini ciddiye alamayız.

*   *   *

Bizim toplumsal hafızamın çok çabuk unutmaya müsait bir hafızadır. Bazı olayları anımsatayım mı?

Deniz Feneri davası ne oldu? Kim kurtardı bu adamları, suçlarını kim örttü? Bir düşünün bakalım…

fft99_mf2177307

Bir de Mavi Marmara gemisi olayı vardı, hükümetin attığı yerde kül bırakmadığı, onca insanımızın öldürüldüğü bir inat gemisi ve İsrail’in ödeyeceği söylenen tazminatlar… Ne oldu? Bir düşünün bakalım…

Mavi Marmara flotilla raid

Van Depreminin ardından verilen sözlerin hepsi tutuldu mu? Yoksa, “onlar depremden önce de kiracıydılar” deyip geçmek çok kolay. Kendi vatandaşını ötekileyen, bu ülkede kimdir? Bir düşünün bakalım…

1319535041_37_van-depremi-son-goruntuler-50

Kürt meselesini ciddiye almak ve kangrenleşmiş bu sorunu BARIŞ yoluyla çözmek devletin görevidir. Geçmişte ne olmuşsa olmuş, yanlışlar yıllarca sürdürülmüştür, tek başına AKP’nin bir hatası olmayan bu sorunun çözümü için uğraşmak bir devlet politikası olmalıdır ve BARIŞ tek çözümdür. Ama Kürt halkının önderi Öcalan ile görüşmediğini, görüşmeyeceğini vs vs ağıza alınmayacak sözlerle kamu oyuna anlatanlar, nasıl olmuş da Öcalan’ı muhattap kabul etmişler ve onunla pazarlığa girişmişlerdir? Halka yalan söyleyenler kimlerdir? Bir düşünün bakalım…

Uludere’de halkın üzerine ateş açıp öldürenler kimlerdir? Hani bulunacaktı katiller ve yargılanacaklardı? Bulundu mu? Bir düşünün bakalım…

roboski

Üç Çocuk yapmanız gerektiğini söyleyen, ekmeğin içine nelerin katılacağına karar veren, kadınların kürtaj haklarını ellerinden alan, sağlık sigortasının bedelsiz olduğunu söyleyip SGK’lılardan eskiye oranla daha çok para almaya başlayan hükümet AKP hükümeti değil miydi? Ben mi yanlıyorum yoksa, Bir düşünün bakalım…

Üniversite giriş sınavlarında hile yapan, seçimleri “tartışmalı” hale getiren, eğitim sistemini her dakika kendi çıkarları uğruna değiştiren bir hükümet vardı, kimdi onlar? Hani toplumsal hafızamız kötü ya… Bir düşünün bakalım…

Pensilvanya’daki ağlamaklı bir hoca efendinin maddi ve manevi olduğu varsayılan gücü ile gizli koalisyon kurup, memleketin altını üstüne getirip, özel görevli mahkemeler ile önüne geleni hapise tıkan, gizli tanık ifadeleri ile elmayı armutla karıştırıp hepsini aynı sepete koyan ve ortalığı toz dumana katan AKP hükümeti, Hoca efendi ile dalaşınca, tüm sistemi geri çevirmeye çalışmadı mı? Bunu yaparken, yolsuzlukları ortaya çıkınca, bu kez hukuku özelleştirme yoluna gitmedi mi? Bir düşünün bakalım…

17 Aralık yolsuzluk dosyaları eğer bir darbe girişimi ise, o darbeyi planlayanların inine hâlâ bu “muktedir iktidar” neden giremiyor? Bir düşünün bakalım…

17_aralik_sorusturmasiyla_ilgili_flas_gelisme_h61581

Bir düşünün bakalım, 31 Mayıs 2013’te bu yana neler oldu bu memlekette ve Gezi Direnişi hâlâ neden etkin bir muhalaefet yapamıyor, neden örgütlenemiyor ve AKP seçimlerde neden daha çok oy almayı bunca yanlışına rağmen sürdürebiliyor. Burada bir yanlış var ve bu yanlışı biz yapıyoruz!

Bir düşünün bakalım !

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

YASAKSIZ TOPLUM


dbizimsehirnrlB 

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’ni yayınlamaya başladığımda (1989 – 1993) İstanbul’da ilk dikkatimi çeken “YASAKTIR” levhaları olmuştu.

Dolmabahçe Sarayı’nın yan giriş kapısındaki “BU KAPIDAN GİRMEK YASAKTIR”  levhasının fotografını çekmiş ve “LÜTFEN BU KAPIYI KULLANMAYINIZ” önerisini getirmiştim.

Buna benzer YASAKLAR zaman içinde, turizmin gelişmesi ile birlikte “ricaya” dönüşmeye başladı, ancak “yaşantımızdaki yasaklar” günden güne artıyor ve artık boğazımızı sıkacak dereceye kadar vardı!

Türkiye’de iktidarların en sevmediği şey eleştiri, ancak “demokrasi” ile yönetilen ülkelerde gerek basının, gerekse yazarların, sanatçıların temel görevi “karşı” olmaktır.

“Karşı” olurken, ya iktidarın siyasi görüşüne karşı durulur ya da aynı siyasi görüşten bir partinin iktidarı ise, o zaman sürekli eleştirisel bir bakış açısı ile “daha iyisinin yapılması” için önerilerde bulunulur.

İktidar olmak öylesine bir duygudur ki, öylesine bir güçtür ki, eğer eleştiri ile karşılaşmazsa, kendisine çeki düzen vermeyi kabul etmezse, rayından kolaylıkla çıkabilir. Bunun aklımda kalan ilk ve en çarpıcı örneği, Eski başbakanlardan Turgut Özal’ın iktidarı sırasında söylemiş olduğu “bir defa anayasayı delmekle birşey olmaz” sözüdür.

İktidar kendisinde anayasayı, toplum en temel sözleşmesini “ihlâl etme hakkını” görebilecek kadar ciddi bir güçtür. İşte bu yüzden iktidarların basın ve yazarlar, sanatçılar aracılığıyla sürekli eleştirilmesi, yolundan çıkmasına fırsat verilmemesi gerekir.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’ni yayımlamaya başladığımızın hemen birkaç ay sonrasında, o zamanlar kırmızı başlıkla yayınlanmakta olan ZAMAN Gazetesi’nde çıkan bir yazıyı “ihbar” kabul eden İstanbul Valiliği gazetemize silahlı polisler göndermiş ve yayınımızı durdurmuştu. Yayınımızı durduran “komik” gerekçe, gazetenin adının “eski Bizansı” anımsatması ve bunun kabul edilemez olmasıydı, genel ahlâka mugayyir bulunmuştu Kostantiniyye adı.

İlk olarak anlamayı denediğim ve hâlâ anlayamadığım “eski Bizans” kavramıdır, yenisi neredeydi ki, bu eskisi olsun? Sonra, Kostantıniyye adı üzerindeki bu anlaşılmaz baskıyı irdelemeyi denedim, çünkü İstanbul’u Osmanlı topraklarına katan Fatih Sultan Mehmet, şehre girdikten sonra bastırdığı paralara “Kostantıniyyede darb olundu” ibaresini koymuştu, yani “Kostantıniyye” şehrin Osmanlılar tarafından kullanılan adlarından birisiydi.

Herşey bir yana, tarihte pek çok adla anılmış olan İstanbul’un adı, bugün kullanılan halinin aslı Elencedir. “Stin poli”, “şehre gidelim” anlamında olan bu ad, zaman içinde “İstanbul” halini almıştır.

Burada altını çizmek istediğim, iktidar gücünün zaman zaman “cahilce” de olsa, gücünü göstermek için saçma sapan yasaklara başvurabileceği, göz dağı vermek için her yolu deneyebileceği gerçeğidir.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi adından ötürü yayını durdurulduktan sonra “Bizim Şehir Haberleri Gazetesi” adıyla yayınına devam etmiş ve İstanbul İdare Mahkemesi’nde açılan konuya ilişkin davayı kazanmıştı, ilginç olan şudur ki, davalı olan İstanbul Valiliği, bu davayı temyiz bile etmemiş, yapmış olduğu yanlışı kabul etmişti.

Ulusal ve uluslararası basında yoğun bir tepki ile karşılaşan bu örnek sindirme eylemi, iktidarların basını susturma, korkutma arzularının bir örneği olarak tarihin sayfalarındaki yerini aldı.

Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’nin yayınlandığı yıllarda, (1989 – 1993)  idare mahkemesinin salonlarında, gazetenin başına gelenleri desteklemek için, ne bir yazarı, ne de okurları vardı. Yalnızca Yeni Moda Eczahanesi’nin sahibi  Melih Ziya Sezer mahkemede “okur” olarak bulunmuş ve destek vermişti.

gazete-gazetecide-01 

Muhalif olduğundan, iktidarı sürekli olarak eleştirmekte olduğu için ve iktidar tarafından  yasaklandığından, hiç bir reklam geliri olmayan gazetenin abone gelirleri de çok düşüktü. Yani Kostantıniyye Haberleri Gazetesi, o yıllarda okurları tarafından desteklenmemiş, sahip çıkılmamıştı ! Oysa yapılmak istenen tek şey, İstanbul’un tarihi dokusuna zarar verilmesini önlemek ve hemşehrilik bilincini oluşturmaktı.

Peki, o zaman, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü için mücadele vermekte olan bir yayın organını desteklememiş, sahip çıkmamış olanların, bugün basın ve sanatçılar üzerinde uygulanmakta olan acımsız baskıları eleştirmeye ne kadar hakları vardır?

Dün görmezden gelinen, küçük bir yayın organına uygulanmış baskılar, bugün devleşerek ülkeyi bir “yasaklar ülkesi” haline getirmemiş midir?

Peki bu yasakların iktidara yararı nedir?

Hırsızlıklar, yolsuzluklar, yasa dışı eylemler kamu oyundan rahatlıkla gizlenebiliyor!

Bir ülke, hırsızlık yapılmadan, yolsuzluklara neden olunmadan, yasalara uyularak yönetilemez mi

Halk arasında yaygın biçimde kullanılan “bal tutan parmak yalar” sözü, bir alışkanlık olmaktan çıkartılamaz mı

Güç sahibi olmak, insanları neden, ille hırsızlığa, yolsuzluğa ve yasa dışı eylemlere iter? İnsanoğlu elde ettiği gücün sınırlarını kendi kendisine belirleme yeteneğinden yoksun mudur?

Galiba, toplumsal yaşamda insanlar sürekli olarak birbirlerini, belli yöntemler ile denetlemek durumundadırlar. Birlikte yaşamanın kuralı olarak ortaya çıkan bu durum, özgürlüklerin, “özgürce” kullanılabilmesi için gereklidir, çünkü en basit söylemiyle özgürlüğün sınırı, diğerinin özgürlüğünün başladığı yerdedir

Bugün ülkemizde gücünü “yasaklardan” alan bir hükümet iktidardadır ve yasaklarını uygulamak için kullanmakta olduğu en geçerli silahı da “kandırmacadır”.

Başını önüne eğmiş, söylenileni dinleyen, “biat” etmiş bir toplum yaratma çabasının ardında saklı olan, insanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen “güç” arzusundan kaynaklanıyor ve toplumu günden güne demokrasiden ve özgürlüklerden uzaklaştırıyor. 

Bugün, bu durumu saptayan bir yazıyı kaleme almak bile ciddi tehlikeler içermekte, çünkü iktidar gücünü pekiştirmek için nerede, ne zaman, ne yapacağını belli etmeden, inanılmaz boyutlara varmış bir korkuyu toplumun her kesimine salmış durumda.

Eğitimden, ekonomiye, ekonomiden gündelik yaşamın her alanına karışmaktan geri durmayan iktidar, siyaset sosyolojisinde pek az raslanan üst üste iktidarı seçimle kazanmış olmanın verdiği rahatlıkla toplumu dönüştürme, kendi arzularına göre bir toplum yaratma işini hızlandırmış görülüyor.

Bu oluşuma karşı olan basın, yazarlar, sanatçılar ile aydınlar, karşı çıkışlarını toplumun her kesimine ulaştıracak yol ve yöntemleri bulamadıkları sürece “yenilgiyi” kabul etmek zorunda kalacaklar.

Türkiye’de gazetelerin satış miktarlarının ne kadar az olduğu ortada. Muhalif gazetelerin bu satıştan almakta oldukları pay ise belli, üstelik muhalefeti okuyanlar, muhaliflerin kendileri zaten…

Sosyal medyanın gücü azımsanamayacak bir değerde olmasına karşın, orada da körler ve sağırlar birbirini ağırlar gibi bir durum söz konusu, yani muhalefet, neden karşı olduğunu, yapılan yanlışların nasıl yasaklı bir toplumu oluşturmak için bilinçle yapılmakta olduğunu anlatabilme yeteneğini henüz gösterebilmiş değil.

Burada herhalde dönüp kendimize bakmamızda ve yalnızca muhalif olmaktansa, kendi özeleştirimizle yola çıkmakta yarar var.

Bugün Türkiye’de muhalefet partilerinden tutun, solda olduğunu savunan partilere ve muhalif aydınlara kadar bir bölünmüşlük ve kendi içinde anlaşamamazlık yaşanıyor.

Toplumların yaşamlarında çok seslilik kadar olumlu ve geliştici başka ne olabilir?

Ancak Türkiye’nin bu günkü durumunda bu, ne kadar geçerlidir? Çünkü çok seslilik ancak demokrasilerde bir işe yarar ve günümüz Türkiye’sinde “demokrasi” iktidarın çerçevesini çizdiği biçimdedir, bu biçimin ise gerçek demokrasi ile bağdaşır yanı olmadığı açıkça ortada

Yani Cumhuriyetin temel ilkeleri teker teker askıya alınmış ve alınmakta, ailelerin kaç çocuk yapmaları gerektiği talimatla bildirilmiş, kadınların vücutlarına sahip çıkma özgürlükleri ellerinden alınmış, toplumun haber alma özgürlüğü, “yandaş” basın ile sınırlandırılmış ve biçimlendirilmiş, egemenliğin halk adına kullanıldığı TBMM’inin çalışmaları topluma kapalı hale getirilmiş, hukukun üstünlüğü yok sayılmış ve adalet sistemi olduğu gibi iktidarın emrine verilmiş.

Böyle bir durumda muhaliflerin tek ses olmaları ve önce demokrasiyi kurtarmaları gerekmez mi?

Unutulmaması gereken bir ayrıntı var. Son (2014) mahalli seçim sonuçlarına göre, iktidarın gücü “şimdilik” %45 civarındadır, ancak iktidarın anlayışı çerçevesinde yetiştirilmiş olan bir seçmen gurubunun oy kullanabilir yaşa gelmeleri için kalan süre gittikçe azalmaktadır. Türkiye özgürlüklerine sahip çıkabilmek için, yasaksız bir toplumda huzurla yaşayabilmek için henüz %55’in muhalif seçmen konumunda olduğu bir ülkedir..

Mayıs 2014, Paris

 

Yorum bırakın

Filed under SİYASİ YAZILAR, YAZILAR

TÜM MADEN KAZALARININ TEK SORUMLUSU DEVLETTİR

Soma 1

Eğer, bugünden başlayarak Türkiye’deki tüm madenlerde iş durdurulmaz ise ve uluslararası sözleşmelere TBMM’i derhal imza koymaz ve uygulamaya geçmez ise ve madenler çağdaş bilimsel yöntemlere derhal kavuşturulmaz ise, bundan sonra olacak tüm maden kazalarının tek sorumlusu devlet olur.

Soma 2

Uygar dünyanın çözmüş olduğu bir sorunu, gelişmiş (!) ekonomisi ile çözemeyen bir devlet, devlet olma niteliğini yitirmiş demektir.

Soma 3

Kendi halkını tokatlamayı, tekmelemeyi kendisinde hak gören ve 150 koruma ile dolaşarak halkından korktuğunu ispat eden Recep Tayyip Erdoğan, sağsa solda konuşmayı bırakıp, derhal başbakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa etmek zorundadır. Eğer  bunu yapamıyorsa, Cumhurbaşkanının TBMM’inin görevine son vermesi ve Türkiye’yi en kısa zamanda seçime götürmesi gerekir.

1 Yorum

Filed under Fotograflar, SİYASİ YAZILAR, YAZILAR