GELİN PARİS’İ BİRLİKTE GEZELİM

Ekran Resmi 2015-12-15 18.34.11

A CONCEPT TRAVEL “BENİM PARİS’İM” KİTABIMDAN ÇIKIŞLA BİR PARİS TURU DÜZENLEMİŞ…

ANCAK BU TURUN DIŞINDA DA PEK ÇOK PARİS GEZİLERİ VAR ELBETTE, BİR GÜNLÜK, YARIM GÜNLÜK TURLAR DA YAPIYORUM A CONCEPT İLE…

PARİS’İN GİZEMİNİ, FARKLILIKLARINI BENİMLE GEZMEK İSTERSENİZ EĞER EN KOLAYI A CONCEPT İLE HABERLEŞMEK…

A CONCEPT / Elvan UZEL MATEO

elvan@aconcept-travel.consulting

Fransa ile çeşitli nedenlerle 40 yıllık bir geçmişi olan yazar Cüneyt AYRAL’ın geçtiğimiz aylarda yayımlanan 22. kitabı « Benim Paris’im »’den yola çıkarak, yazarın eşliğinde, kentin kaldırımlarını arşınlayacağınız özel bir gezi öneriyoruz.

Yazarın 20 yıldır yaşadığı bu kentte biriktirdiği pek çok anekdotu paylaşacağınız çok renkli ve bir o kadar da zengin bir gezi olacak. Geleneksel Fransız mutfağının gerçekçi örneklerini tadacağınız lezzet duraklarımızda kendinizi tam bir parizyen hissedeceksiniz.

PROGRAM

  1. gün :

Paris Havalimanında karşılama ve özel otobüsümüzle konaklayacağımız 4* Les Jardins du Marais Luxury Boutique Hotel’e hareket.

Check-in ve yolculuğunuz süresince sizlerle kendi Paris’ini paylaşacak Cüneyt Ayral ile buluşmanın ardından odalarınıza yerleşip biraz dinlendikten sonra saat 20:00’de otelden yürüyerek 20 dakika uzaklıktaki, Seine Nehri kıyısında, Saint Louis Adası’nın ışıklandırılmış manzarasına karşı yemek yiyeceğimiz Cüneyt Ayral’ın sizler için seçtiği restorana doğru yürüyüşümüze başlıyoruz.

2015-12-07 11.20.59-1Bu ufacık parizyen restoran sadece ayrıcalıklı konumu ve XIX. yy başına ait dekorasyonu ile değil daha çok geleneksel ve leziz mutfağı ile Ayral’i cezbetmiş, sahibi Alain sizleri memnun etmek için elinden gelecek herşeyi yapacaktır.

Yemeğimizin ardından, otelimize yürüyerek dönüyoruz yine. Yol üzerinde rastlayacağımız sayısız bar à vins, şarap barlarından birinde akşam keyfini uzatmak isteyenler olabilir.

Ancak unutmayın, ertesi gün uzun bir yürüyüşün günü !

  1. gün :

Sabah otelimizde kahvaltının ardından 10:00’da hareket ediyor ve 10:30’da Grands Boulevards Metro durağında Cüneyt Bey ile buluşarak turumuza başlıyoruz. 2. Paris’in pasajlarından, 1. Paris’in Cafelerine, 4. Paris’in Marais’sinden 11. Paris’in Bastille’ine kadar uzanan bir gezi…

2015-12-13 16.02.30Marais semtine geleneksel turistik geziler Güney’den veya Kuzey’den girer, biz Cüneyt bey ile Batı’dan yaklaşıyoruz içlere doğru. Bu semt sakinlerinin gündelik alış-verişlerini ettiği bir kapalı pazar yerini göreceğiz örneğin. Ah Paris’in bu kapalı pazarları !

Bugün pek çoğu kapanmaya yüz tutmuşken Paris Belediyesi’nin sahip çıktığı birkaç pazar yeri işte bu göreceğiniz kadar renklidir, aslında pazar yeri değil, sosyal kaynaşma mekânları olarak gözleyeceksiniz.

Marais semtinin Yahudi ağırlıklı nüfusu ve semt sakinlerinin işlettiği ticarethanelere, « gay »lerin neden burayı mekân edindiklerine dair pek çok öykü dinleyeceksiniz Ayral’dan.

Eskiden Kraliyet Meydanı (Place Royale) adını taşıyan bu alan 1800’de bugünkü ismini almıştır. Paris’teki 2. en eski “meydan” olarak tasarlanmış bu alan 1954 yılından beri tarihi eser olarak koruma altındadır.

Meydanın merkezindeki açıklık alan tarihte pek çok düelloya, turnuvaya, binicilerin gösterilerine sahne olmuştur. Bugün ise, klâsik Fransız tarzı bir park olarak düzenlenmiş bu alanda sokak sanatçılarının gösterilerini izlemek ve caz veya klâsik müzik orkestralarını keyifle dinlemek olasıdır. Meydanı çevreleyen yapılarda eski kraliyet konutları bulunmaktadır. Ayrıca Victor Hugo’nun bugün müze olan evi de buradadır. Binaların altındaki kemerli koridorlar bugün sayısız sanat galerisine ev sahipliği yapmakta. Halk arasında birkaç yıl önce çok adı geçen politikacı Dominique Strauss-Kahn’ın, eski kültür bakanı Jacques Lang’ın evleri de bu meydana bakmaktadır.

Bu meydanda, sıcak çikolatası ve macaronları ile ünlü bir cafede molanın ardından, bir sanat beşiği olan Village Saint Paul’de bir süre gezip otelimize saat 19:00’da dönüyoruz.

20:30’da, akşam yemeğimizi yiyeceğimiz, aynı zamanda bir şarap kavı da olan restorana gitmek üzere metroya yöneliyoruz.

Lezzet duraklarımızın üçüncüsü bizi saat 21:00’de bekliyor olacak ve sizleri düş kırıklığına uğratmayacaktır. Şarküteri tabağı ve ördek spesialitelerini Ayral size hararetle tavsiye edecektir. Şarabımız da yediklerimizle orantılı sakin bir şarap olacak…

Hakedilmiş bir uyku için otelimize metro ile dönüyoruz.

  1. gün :

Otelimizde kahvaltının ardından, saat 10:00’da Cüneyt Ayral ile Saint Germain des Près semtinin tanınmış kafelerinden Café Bonaparte’ta bulusmak üzere 9:30’da hareket ediyoruz.

Bugünkü temamız Street Art & Graffiti !

2015-09-04 19.20.54-1Fransız müziğinin ve sinemasının önemli isimlerinden Serge Gainsbourg’un evinde street art sanatının ve felsefesinin yaşayan en güzel örneklerini göreceğiz. Saint Germain des Près sokaklarında yürürken önemli sanat, fikir ve politika akımlarının doğdugu mekânları görüp Ayral’ın anılarını paylaşacağız ve pek çok köşede bizlere göz kırpan, önünden çoğu zaman farketmeden geçip gittiğimiz street art eserlerini hayretle fotoğraflayacağız.

Daha sonra, belediye otobüsü ile, yerel belediyesinin street art sanatına sahip çıkarak pek çok eseri korumaya aldığı semte gidiyoruz.

Felesefesi, teknikleri, mekân seçimleri ve boyutları ile bu sanat dalını kendi kızı street art ve graffiti küratörü olan Ayral’dan dinlemek bu sanata bakışınızı değiştirecektir.

Ayrıca bu semtte çok önemli boyutlarda bir kentsel dönüşüm planının uygulamaya geçirilip yaşamaya başlamasının öyküsünü de yerinde gözlemleyebileceksiniz.

Hafif bir öğle yemeğini, bu yeni kent parçasında yiyeceğiz.

Yemekten sonra, yüryüşümüzü sürdürüp, eskiden dev buzdolabı olarak kullanılan atıl bir sınai tesisin, sanatın kalbinin attığı bir mekâna dönüşümünün öyküsünü, yazarlığının yanısıra usta bir fotografçı da olan Ayral’dan, yani birinci ağızdan öğreneceksiniz.

Bu merkezde bir saatlik serbest bir gezi imkanımız olacak, zira, binanin içindeki sayısız heykel, resim, tasarım vs. atölyelerinde çalışmakta olan sanatçılarla sohbetin keyfine de diyecek yoktur.

Burada turumuz saat 16:00 civarında sonlanıyor. Ama Ayral’ın sürprizleri biter mi bitmez mi onu bilemiyoruz. Biz şimdilik akabinde serbest zaman diyelim ve gezinin nasıl sonlandırılacağını ona bırakalım.

Lezzet duraklarımızın sonuncusu için otelimizden 19:00’da ayrılıp, Saint Germain semtinde, 19:30’da bizi bekleyecek şef David’in restoranına gideceğiz. Babadan oğula geçegelen bu küçük restoranda tadı damağınızda kalacak bir yemek yerken içinde sergilenen kültürel zenginliklerini de Ayral’dan dinleyeceksiniz.

  1. gün :

Sabahleyin otelimizde sadece bir kahve içtikten sonra, check-out işlemlerini tamamlayıp, Ile Saint Louis’de ünlü brunch’lardan birine yürüyerek gidiyoruz. Parislilerin çok keyifle yaptıkları bu etkinlikten pay almak sizlere de keyif verecektir.

Uzun sohbetimiz sırasında Ayral’dan, bu semtte yaşamış pek çok ünlünün öyküsünü dinleyecek, yakın dostu Moustaki’ye dair anılarını yerinde paylaşacaksınız.

Brunch’in ardından otelimize dönüyor ve saat 15:00’te özel otobüsümüzle havalimanına doğru harekete geçiyoruz.

 

 

Reklamlar

3 Yorum

Filed under Fotograflar

BENİMLE FRANSIZ RİVİERASINI DOLAŞMAK İSTER MİSİNİZ?

2015-11-25 12.51.19 kopya

EĞER BENİMLE FRANSIZ RİVİERASINI DOLAŞMAK İSTERSENİZ, A CONCEPT TRAVEL ‘I ARAMANIZ YETERLİ. ELVAN HANIMIN YAZDIĞI TURU BURADA AKTARIYORUM.. BAKALIM BEĞENECEK MİSİNİZ?

KAÇ PARA MI? ONU A CONCEPT BİLİYOR, BEN ANLAMIYORUM O İŞLERDEN…

e-mail adresi : A CONCEPT / Elvan UZEL MATEO

elvan@aconcept-travel.consulting

1.gün :

Nice Havalimanında misafirlerimizin karşılanması ve özel aracımızla otelimize transfer.

Check-in işlemlerinin ardından kısa bir dinlenmeden sonra saat 16:00’da otelimizden ayrılıyor ve ünlü ressam Matisse’in evini ziyarete gidiyoruz.

Çok büyük bir arazide yer alan bu müzede Matisse’in paha biçilmez eserlerini görecek ve ressamın Fransız Riviera’sı ile olan öyküsünü Cüneyt Ayral’ın yorumlarıyla öğreneceksiniz.

Musee-Matisse-Nice kopyaMatisse Müzesi gezisinin ardından akşam yemeği için kent merkezine dönüyor ve kentin en ünlü ve leziz pizzalarının yapıldığı 3 restorandan birine gidiyoruz. Uzun yıllar İtalya’nın bir parçası olarak yaşamış olan Nice şehrinde pizza İtalya’dan farksızdır.

Geceleme otelimizde.

2.gün:

Otelde kahvaltının ardından, saat 9:30’da Monaco’da şehir turu için özel aracımızla hareket.

Lüks alışveriş mağazaları, muhteşem mimarisi ile sizleri etkileyecek bu şehirde öğle yemeğimizi de Café de Paris’de yedikten sonra İtalya’da bulunan San Remo kentine doğru 15:00’te hareket ediyoruz. Burada giyim eşyasından yerel tüketim malzemelerine ve hediyeliklere çok çeşitli ürünü Fransa’ya oranla daha ucuza satın alabileceksiniz.

San Remo şarkı festivalinin gerçekleştirildiği ünlü Ariston Sineması göreceğimiz mekanlar arasında.

San Remo limanında keyifli bir aperitif sonrası 19 :30’da sahil boyunu takip ederek akşam yemeğimizi yemek üzere Bordighera kentine doğru hareket ediyoruz.

Yemeğimizi Cüneyt AYRAL’ın müdavimi olduğu bir işletmede yiyeceğiz. 3 kuşaktır babadan oğula işletilen bu deniz ürünleri restoranında kusursuz 20151125_113306 kopyave son derece sıcak bir ağırlamanın yanısıra, yiyecekleriniz de aklınızda yer edecektir. Yemeğimize, İtalyanların ünlü Chianti şarapları eşlik edecek…

Yemeğin ardından, otelimize transfer ve hakedilmiş bir uyku otelimizde !

  1. gün:

Otelimizde kahvaltının ardından, kültür ve sanatla içiçe bir gün geçirmek üzere deniz kıyısından uzaklaşıp Nice’in sırtlarına, Saint Paul de Vence kasabasına doğru saat 9:00’da hareket ediyoruz.

Her bir taşından sanat akan bu kasabada, tipik bir ortaçağ mimari dokusunda yürüyeceğimiz dar arnakut kaldırımlı sokaklarda sağlı sollu sayısız artist atölyesi görebilir, sanatçıların kendileriyle sohbet edebilir, eserlerini atölye fiyatına edinebilirsiniz.

Bazı sanatçıların öykülerini Cüneyt AYRAL’dan dinleme ayrıcalığı da ayrı bir keyif unsuru…

Saat 12:00’de öğle yemeğimizi bu kentin girişinde bulunan çok ünlü bir restoranda yiyeceğiz. Bu restoranın gastronomik menüsünün yanısıra içinde ve muazzam manzaralı bahçesinde bulunan tüm sanat eserlerinin orjinal olması da en büyük özelliklerindendir.

20151125_124821 kopyaSaat 13:30’da Picasso’nun yaşayıp, kentin ekonomik işleyişine damgasını vurduğu Vallauris kasabasına doğru hareket ediyoruz.

Vallauris, Picasso’nun yol göstermesi ile toprak seramik tasarım ve üretimi üzerine yoğunlaşmış bir kasabadır. Kentin en eski atölyesini gezecek sanatçı ustalarından seramik sanatı üzerine değerli bilgiler edineceksiniz. Tek parça olarak üretilen işlerden de atölye fiyatına edinmeniz mümkün olacaktır.

Saat 15:30’da Antibes şehrine doğru hareket ediyoruz. Picasso müzesini ziyaret ettikten sonra Cüneyt AYRAL’ın bu kent ve Osmanlı tarihi hakkında anlatacaklarını dinleyerek eski kent sokaklarında, limana kadar keyifli bir yürüyüş yapıyoruz.

Saat 19:00’da hafif bir akşam yemeği yemek üzere Cannes şehrine doğru hareket edeceğiz.

Konaklama otelimizde.

4.gün:

Otelimizde kahvaltının ardından yürüyerek eski Nice’e doğru yola çıkıyoruz.

2015-11-26 12.51.57 kopyaEski Nice sokaklarında Cüneyt AYRAL’ın anılarını paylaşarak çok renkli bir yolculuğa çıkıyor, tanıdığı sanatçıların atölyelerine uğrayıp, bölgenin özelliği olan sarı taşlardan inşaa edilmiş binalar arasında yerel ürünler satan dükkanlarda molalar vererek.keyifle dolaşıyoruz.

Önemli duraklarımızdan biri zeyini ile ünlü yörenin zeytinyağı değirmenlerinden biri.

Zeytine dair her türlü ürünün yapılışını görebileceğiniz bu gezinin akabinde birbirinden leziz, zeytinli hardal, değişik aromalı yeşil ve siyah zeytin ezmeleri, çok çeşitli zeytinyağı türleri gibi yerel ürünleri tadacağız, dileyenler satın alabilirler elbette.

Serbest yiyeceğimiz öğle yemeğinden sonra saat 15:00’te bir başka kültür ve sanat kasabası olan Mougins’e doğru hareket ediyoruz.

Sayısız sanat galerisi ve ortaçağ mimarisinin tüm özelliklerini korumuş sokakları, sırtlarından göreceğiniz nefes kesen manzaraları ile Mougins’de vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız bile…

Akşam yemeğini Mougins’de yiyor ve akabinde otelimize dönüyoruz.

Konaklama otelmizde.

5.gün:

20151126_102709 kopyaBu kez otelimizden kahvaltı etmeden ayrılıyor ve Villefranche sur Mer kasabasının deniz kıyısındaki restoranlardan birinde bruch aldıktan sonra havalimanına hareket ediyoruz.

 

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

Paris’i daha yakından tanımak için: Benim Paris’im

doganabiparisimDoğan Yurdakul

doğan yurdakul portreHerkesin bir Paris’i vardır. Türk insanı açısından orada yaşayanların ayrı, turist olarak gidenlerin ayrı. Hiç görmemiş olanların düşlediği Paris başka, o şehirde yaşamaktan bıkmışların Paris’i başkadır.

Birkaç günlüğüne turist olarak gidenlerden kimileri için Eyfel Kulesinin, Notre Dame katedralinin, Zafer abidesinin önünde selfie çekme veya Galerie Lafayette, Printemps gibi alışveriş merkezlerinde hangi eşyayı ne kadar ucuza aldığını dönünce anlatma şehridir. Kimi turistler için kültür ve sanatın başkentidir. Paris, genç aşıklar için Seine Nehri’nin köprülerinin birinin altında öpüşmektir. İşadamları için kolayca iş bağlanabilen, seks turizmi için gidenler açısından aradıkları her türlü fanteziyi bulabilecekleri bir başkent. Malı davarı satıp ekmek parası kazanmaya gidenler için göçmen mafyasıyla anlaşırlarsa çalışabilecekleri, biraz fazla paraları varsa, bazı “illegal” ilişkilere razı olup, bir konfeksiyon atölyesi, bir dönerci büfesi veya “helal et” satan bir Türk bakkalı açma şansını bulabilecekleri bir yerdir. Öğrencilere göre ise “herifçioğlu koyvermiş sakalı Saint Michel’de” deyişinde olduğu gibi, ömür boyu anlatılacak bir kent.

Benim birkaç Paris’im var. Gençliğimde Paris bana, Mayıs 68’in verdiği heyecanla devrimin başkentlerinden biri gibi görünürdü. 68’i Ankara’da, 69’u Paris’te yaşadım. Devrim bastırıldıktan sonra Sorbonne isyancılarının topluca gönderildiği Vincennes Üniversitesinde doktora öğrenciliği yaptım. Mayıs 68’i yaşayanlardan dinledim. Fransa Türk Öğrenci Birliğinin yöneticilerindendim. O yıllar, unutamayacağım anılar arasındadır. İkinci Paris’im 12 Eylül’den sonra mülteci olarak yaşadığım, her türlü işte çalıştığım Paris’tir. Üçüncüsü ise geçen Ekim ayında torunlarımı sevmek için gittiğim ve tanımakta güçlük çektiğim Paris. Bu şehir insanı her zaman şaşırtır, bir daha gidersem neyle karşılaşacağımı hiç bilmiyorum.

Arkadaşım Cüneyt Ayral’ın 160 sayfalık küçük kitabında bambaşka bir Paris ile karşılaşıyorsunuz. Paris’i çok iyi bildiğini sananlar için de sürprizleri var, ilk kez görecek olanlar için de.

Kendisinin de söylediği gibi bu kitap aslında bir “Paris Rehberi” değil. Yıllarca orada yaşamış birinin, Paris’in gezip görmekten zevk aldığı köşe bucağını anlatıyor. Dilerseniz, ben de sizi çok kısa olarak onunla birlikte gezdireyim.

ÜNLÜLER GEÇİDİ

Cüneyt, dolaştığı her yerde ille de yerli yabancı bir ünlü ile karşılaşıyor veya onların ayak izlerini buluyor. Geçen yüzyıllardakilerin müzelerini, evlerini, kafelerini, mezarlarını anlatıyor. Yaşayanların kimiyle arkadaş, bir kafede sohbet ediyor. Kimiyle sadece karşılaşıyor, konuşuyor, röportaj yapıyor, kiminin fotoğraflarını çekiyor.

Sayfa akışına göre sıralayayım:

Brigitte Bardot, Serge Gainsbourg, Pablo Picasso, André Gide, Joséphine Baker, Catherine Deneuve, Marcello Maostrianni, Charlotte Rampling, Victor Hugo, Louis Aragon, Elsa Triolet, Jean-Paul Sarte, Simone de Beauvoir, André Malraux, Juliette Gréco, Oscar Wilde, Le Corbusier, Pierre Loti, Henri Matisse, Edith Piaf, Georges Moustaki, Balzac, Rodin, Onassis, Rothschild, Farah Diba, Salvador Dali…

Ekran Resmi 2015-12-15 18.34.11

90’lı yılların başında Hȏtel Odeon’da kalırken, bir sabah fırından croissant almaya gittiğinde üzerinde bej rengi bir pardesü olan Marcello Maostrianni ile karşılaşır. Ünlü İtalyan aktör, “henüz yüzünü yıkamadan” eşi Catherine Deneuve’e sıcak croissant yetiştirmek derdindedir…  Victor Hugo’nun 1784 yılında “Café de Chartres” adıyla kurulan ve bugün “Grand Véfour” adını taşıyan restoranda her seferinde aynı mönüyü, şehriye çorbası, dana sırtı ve kuru fasulye yediğini Cüneyt Ayral’dan öğreniyorsunuz…  Pierre Loti’nin eski bir “Başkentler” kitabının Constantinopolis bölümünü yazdığını da …

Siyasilere gelince; Georges Pompidou, Mitterand, Jacques Chirac. Bu Cumhurbaşkanları’nın  her birinin adıyla kurulmuş bir kültür merkezi veya müze var. “Bir politikacının adını kültür ile birleştirmezseniz o zaman onun unutulup gitmesine neden olursunuz, çünkü kalıcı olan sanat ve kültürdür” diyor Cüneyt. Ve ekliyor:  “Nicholas Sarkozy için ise herhangi bir kültürel yapı ya da etkinliğin planlandığını henüz duymadım.”

BİZİM ÜNLÜLER VE ÜNSÜZLER

Abidin Dino, Hüseyin Baş, Hilmi Yavuz, İlhan Berk, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Leyla Zana, Nedim Gürsel, Bedri Baykam, Hıfzı Topuz, Fikret Mualla, Ahmet Taner Kışlalı, Gökşin Sipahioğlu, Guiseppo Donizetti (“Donizetti Paşa”), Ajda Pekkan, Jön Türkler, Şinasi, Ali Suavi. Onlar da var kitapta. Kimiyle dostluk ve arkadaşlık, kimiyle röportaj, kiminin Paris anekdotları, kiminin anıları.

Père Lachaise mezarlığını öyle bir anlatıyor ki adeta orada yatan ünlülerle birlikte olmak istiyorsunuz. Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Georges Moustaki, Edith Piaf, Balzac, Bizet, Maria Callas, Molière,  Oscar Wilde, Offenbach, Berlioz, Stendhal…

Kitapta, Paris’te kendi çapında ünlü olan Türkler de var.  Kuaför Celal, Ali Akbar, eczanesine  Türkçe ECZANE tabelası asan Ahmet Erçelik, pantolon söküğü onaran Terzi Ergut Ziya…

CÜNEYT’İN PARİS’İ: “YALNIZLIKLARIN BAŞKENTİ”

Cüneyt Ayral, sizi Paris’in en gizemli yerlerinde, sahaflarda, müzelerde, kafelerde, restoranlarda, metroda, otobüste, antikacılarda, her türlü cinsel tercihin bulanabileceği kulüplerde gezdiriyor. Çinlileri, Vietnamlıları, İtalyanları, İspanyolları, Cezayirlileri,  Almanları, Amerikalıları, İngilizleri, Rusları, Türkleri anlatıyor.

Ama gelin görün ki, sizi götürdüğü her yerde bir “yalnızlığı” gözünüze sokuyor. Kitapta onun kaldığı oteller, evler,cıvıl cıvıl sokaklar,  eşleri ve çocukları da var. Ama o yine de Paris’te kendini hep yalnız hissediyor. 68. sayfada şöyle diyor: “Paris’te eşiniz dostunuz, arkadaşlarınız olsa bile yalnızsınız!” Ve sayfa 122’de: “Paris’te her sokakta sizi şaşırtacak ya da duygularınızı harekete geçirecek bir şeyler vardır. Şehir durmadan sizi kendine bağlayacak bir şeyler bulur, durur, ama bu sizi şehrin içindeki yalnızlığınızdan bir türlü kurtarmaz.”

Cüneyt Ayral, Paris’te yaşayanlar ve şehrin 20 bölgesine dağılmış insanlar hakkındaki sosyolojik gözlemlerini de sizinle paylaşıyor. Örneğin en önemli gelir kaynağı turizm olan bu kentte “Parizyenlerin” turistlerden nefret ettiği saptaması. Örneğin zenginlerin yaşadığı Foch Bulvarındaki -bu arada Onasis ve Rotchild’in evlerinin de orada olduğunu öğreniyorsunuz- apartmanlar ve villalar.  Ama, bu varlıklılar mahallesinin çıkışında bile yalnızlıkla karşılaşıyorsunuz. Bulvarın bitiminde vardığınız Porte Dauphine Meydanı, yalnız kadınların lüks arabalarıyla gelip genç erkek aradıkları bir meydan!  Ayral buradan da “Paris’te fahişelik  saedece kadınlara özgü bir meslek değildir, işte size en zengin caddenin sonunda yaşanan bir yalnızlık öyküsü” sonucunu çıkarıyor.

Benim gençliğimde Paris’in en sevdiğim yerlerinden biri olan Luxembourg bahçesini bile bir yalnızlar bahçesi olarak tanımlıyor: “Aşklar, ayrılıklar, yeniden yalnızlıklar, ölüme terk edilen doğanın güzelliği, tümü birden Lüksemburg bahçesinde aynı zaman diliminde izlenebilir.  Lüksembourg Bahçesine köpeklerin girmesi yasaktır! Yani iyice yalnız kalınır orada…”

Oysa kitabı bitirirken söz verdiği, Paris’te yaşayan bir Türk, Ahmet Öre, ona şunları söylüyor: “Herkesin Paris’i başkadır ve herkes kendince haklıdır: ne mutlu ki Paris’te herkese mutlaka bir yer vardır.”

Evet, herkesin Paris’i başkadır. Ve bu kitap, yıllardır orada yaşayan “Cüneyt Ayral’ın Paris’ini” anlatıyor…

CÜNEYT AYRAL: BENİM PARİS’İM

(Oğlak Yayınları, 2015)

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

PARİS’TE YEMEK VE ŞARAP FUARI VARDI

27-28 EYLÜL GÜNLERİ PARİS GURME VE ŞARAP FUARINDAYDIM…

Fuarda balık yumurtasını tadarken

Fuarda balık yumurtasını tadarken

Bu yılki Gurme ve şarap fuarına daha da heyecanla gittim, çünkü Kasım ayında İstanbul TUYAP kitap fuarında yeni yemek kitabım EL ÇABUKLUĞU MARİFET tanıtılacak ve 8 Kasım günü ki,tabın tanıtımı için fuarda kurulacak olan mutfakta yemek yapacağım.

Fuaradaki ilk ziyaretimin balık yumurtasının Fransa’daki tek üreticisine olması beni tanıyanları şaşırtmaz, çünkü en sevdiğim yiyeceklerin başında gelir bu inanılmaz lezzet, ama bir kere daha İzmir Karaburunda Neşet & Nergis Kırcalıoğlu’nun bana sıklıkla tattırdıkları balık yumurtasının üzerine daha iyisini bulmadığımı söylemeliyim, üstelik fuardaki üretici BOUTARGUE MEMMİ ne yalan söyleyeyim sunumu da bilmiyor. Bir kere balık yumurtası ya tereyağı ile ya da maydanoz ile sunulmalıdır, öyle değil mi? Ekmek olarak da ya kızarmış köy ekmeği ya da ince dilimlenmiş beyaz taze ekmek olmalıdır… Sanıyorum tek olmanın, rakipsizliğin umursamazlığı vardı biraz… http://www.boutargue-memmi.com

2015-09-27 13.40.09

Fuarın keyifli ziyaretlerinden birisi de elbette yıllarca Nice şehrinde komşu olduğum Nicolas ALZIARI zeytin yağlarının stadıydı. Onların tarihi değirmenleri benim oturduğum evin yan sokağındaydı ve Nice de yaşarken en çok Alziari’nin zeytin yağlarını kullanıyordum. http://www.alziari.com.fr

2015-09-27 13.46.56

Yunanistan’dan Kalios zeytinyağları da fuara gelmişlerdi ama Türkiye’den kimseler yoktu nedense, oysa Rengin Suar’ın zeytinyağları bu fuara yakışırdı diye düşünüyorum… http://www.mykalios.com

İtalylanlar ve İspanyollar şarküteri ürünleri ile fuarı donatmışlardı

2015-09-27 13.00.032015-09-27 13.07.48

Bu lezetlerin yanında Fransızla füme balık konusundaki iddalarını birkaç farklı üretici ile sunuyorlardı piyasaya…

2015-09-27 13.21.19

Gerçekten çok lezzetli füme balıklar tattırdılar…

Bu arada tabii Fransızlar hangi işe el atmamışlardır acaba diye sorduğumuzda, Rusların, İranlıların, Azerilerin ustası oldukları siyah havyar işine Fransızların nasıl el attıklarını da izledim fuarda

Fransızların üretmeye başladıkları siyah havyardan türettikleri siyah havyarlı yağ

Fransızların üretmeye başladıkları siyah havyardan türettikleri siyah havyarlı yağ

http://www.caviardeneuvic.com adresinde ayrıntılarını bulabileceğiniz 2013 te kurulmuş olan bu tesisin hayli ilginç ve lüks yaşamı renklendiren ürünleri var. Ben çok beğendim ve sevdim açıkçası.

2015-09-27 14.05.44

Havyar kadar lüks ve özel tadı olan Fransızların geleneksel yiyeceği kaz ciğeri de fuarın önde gelen sunumları arasındaydı, pek çok farklı üreticinin sunduğu kaz ciğerleri tattırılıyor ve aralarındaki farklar özenle ve “susmadan” anlatılıyordu. Birkaç tanesini tattım ama ürününe bunca özen gösteren fotograftaki satıcınınkini en çok beğendim, fakat kartını mı almayı unutmuşum, yoksa kayıp mı oldu da adresini veremiyorum bilemedim…

2015-09-27 13.31.05

Bizim ünlü gazozumuzun tarihini mi yazmış Fransızlar? İşte bildiğimiz gazozun fransızcası da böyle…

Reçelleri ile ünlü Les Comtes de Provence yıllardır bildiğim ve sevdiğim ürünlerini sergiliyordu, eğer bir gün buralara yolunuz düşerse bu reçelleri denemenizi öneriyorum elbette. http://www.comtes-de-provence.fr

2015-09-27 13.04.07

Her türlü meyvanın ve meyva karışımının suyunu da yapmışlar ve Türkiye’deki onca meyva suyu üreticisinin bir tanesinin fuarda olmayışına gerçekten üzüldüğümü söylemeliyim. Üretici odaları ve dernekleri ne iş yaparlar Türkiye’de ve bu kadar önemli fuarları izlemezler bilemedim doğrusu…

Kısacası tuzculardan tutun birkaç önemsiz şarapçıya ve şık etiketleri ile kendilerini yenilemiş olan Pastiscilere kadar herkes oradaydı… Fransızların etkili olduğu fuarda İtalyanlar makarnalarını, şarküterilerini sunarken İspanyollar şarküteri konusunda hayli iddalı olduklarını belli ediyorlardı. Çikolatacılara hiç uğramadım, o kadar çoktular ki…

2015-09-27 13.53.56

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

HÜRRİYET GÖSTERİ DERGİSİ İÇİN EMRE DİRİM’İN BENİMLE YAPMIŞ OLDUĞU SÖYLEŞİ

001

002003004005

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

MES RÉPONSES AUX QUESTIONS DE NEDİM GÜRSEL

 

Nedim Gürsel : Dans la préface à Kambur, tu poses la question de “ta révolte”. La poésie en soi n’est-elle pas une forme de révolte?

Cüneyt Ayral: Comme je l’ai affirmé dans différents lieux et à multiples reprises, la poésie constitue pour moi un mode de vie. Je peux acquiescer à tes dires, car ,au fond, j’ai l’âme “anarchiste”. Cependant, quand j’ai publié en 1974 mon recueil de poêmes “Başkaldırma” (Révolte), j’étais un jeune homme de 20 ans, il m’était arrivé plein de choses en dépit de mon jeune âge et j’éprouvais un sentiment de peur. A l’époque, je n’avais pas la conscience du fait que la peur en soi est un produit de soi-même et je ne connaissais pas l’état de “sans peur”. Etais-je en état de révolte contre le départ de ma bien aimée, contre les restrictions à mes libertés infligées par le pouvoir politique ou contre le non versement de mes cotisations d’assurances sociales par l’établissement public qui m’employait? C’est pour dire que mes sentiments étaient confus. Le livre a été publié à une époque où je ne savais pas qu’il fallait faire du chemin pour prendre conscience des choses. A l’heure actuelle où Kambur rencontre ses lecteurs, je suis beaucoup plus serein, et je fais la part des choses, et ma révolte poétique se transforme en “discours”. Je peux donc affirmer que je me trouve à une croisée de chemins où je choisis un état de révolte axée sur l’amour d’autrui, plus qu’une ire passionnelle inhérente à la révolte.

N.G.: Tu considères le poême comme un objet que tu portes en toi, et qui doit absolument se détacher de ton esprit pour acquérir son autonomie… Peux-tu expliquer?

C.A.: Tu manges quand tu as faim, et tu exprimes ta colère en criant ou en pleurant de tristesse…. Il s’agit des modes d’existences de l’homme. Comme la poésie est mon mode de vivre, je veux écrire, et que cela se détache de moi. S’il s’agit d’un cri, ou d’une plainte, il faut que cela soit entendu…

N.G.: Tu as 40 années de littérature et de journalisme derrière toi. Que peux-tu dire, en regardant en arrière, et avant de faire du chemin au delà de ces 40 années?

C.A. Nous avions célébré ma 40e année dans la littérature en 2009, à l’occasion d’une exposition de poésie et de photo à Istanbul, c’est à dire avec les photos de Gültekin Çizgen et mes pôemes. Cela fait maintenant 45 ans. Je pense que dans le domaine du journalisme, cela fait 47 ans déjà. Il faudra pour m’en assurer, que je consulte mes archives lointaines et trouver la date de publication de ma première info… Ce que j’ai réalisé de plus important en matière de journalisme, c’est d’avoir publié le journal “Kostantıniyye Haberleri” pendant 5 années. Tu as contribué toi-même à cette publication, en même temps que nombre d’écrivains chevronnés et de littéraires qui ne sont plus de ce monde actuellement. J’ai la conviction d’avoir été aux avant-postes d’une activité collective de grande importance pour Istanbul.

Quant au domaine littéraire, j’ai publié 18 livres, avec Kambur, mais ma voix n’a pas été assez entendue. J’estime que je n’ai pas suffisamment rencontré de lecteurs. Bien sûr, il n’y a plus beaucoup de différences, de nos jours, entre vendre des livres ou vendre des citrons par exemple. On connait les chiffres de ventes des revues littéraires. On sait aussi le nombre de critiques littéraires en Turquie capables de vous mettre plus bas que terre. D’autre part, les gens ne sont pas tellement d’humeur à lire des romans ou des poêmes, dans ce climat politique…. Je pense avoir devant moi, encore 10 ou 15 années à écrire. Autant regarder de l’avant, plutôt que de regarder en arrière..Telle est ma pensée.

N.G.: “Kambur” utilise un langage différent du recueil “Chants d’Istanbul”. Ce nouveau langage peut-il être interprété comme le précurseur d’une nouvelle conception, par rapport au passé?

C.A.: Non, ce n’est pas le précurseur d’un nouveau langage! J’utilise trois langages différents en poésie. Tu peux retrouver dans le recueil “Mürekkep Kâat ve Sen” (Encre, papier et toi) le même langage que “Kambur”. Les “Chants d’Istanbul” constituent un essai en soi, et je disais, il y a quelques jours à peine, à ma chère Iklil, en marchant avec elle dans la rue, que je voulais essayer la même chose avec Paris. Il y a également un langage “narratif” utilisé dans ma poésie à contenu politique… Je ne crois pas que ma poésie soit marquée par des différences de conception très profondes et discriminantes. Si c’était le cas, cela signifierait des changements dans mon mode de vie…..

N.G.: “Kambur” comporte des poêmes courts. Je me rappelle qu’auparavant, tu écrivais également des poêmes narratifs. Une concentration, un désir d’aller à l’essentiel seraient-ils à l’origine de ce raccourcissement?

C.A.: Mes poêmes sont généralement courts et concentrés. Tu verras dans mes romans également, que je n’aime pas les longs discours. Dans mes poêmes, je cherche d’une manière générale, à créer une communion d’esprit avec le lecteur, en utilisant des vers fragmentés et chargés de sens, et j’attends que le lecteur sensible à ma poésie interprète à sa façon les mêmes vers en les adaptant à son propre mode d’existence. Ce que tu appelles “narration”, c’est le recueil des “Chants d’Istanbul” et il s’agit d’un essai à part. J’ai également écrit quelques poêmes spécifiques dans le même genre, mais ils ne sont pas déterminants…

N.G.: L’amour constitue le fil conducteur de ton dernier recueil. Les sentiments semblent se mettre au premier plan, tandis que l’érotisme est en retrait. Pourquoi?

C.A.: La femme et l’amour constituent généralement le fil conducteur de ma poésie, parce que je crois depuis toujours, que les amours me permettent d’exister. Le rôle déterminant de cet élément dans ma vie est extrèmement profond. Dans mes romans, il m’arrive d’utiliser l’érotisme au niveau “pornographique”, et cela me procure un plaisir particulier, car j’aime “beaucoup” dire ce que l’on rechigne à dire en général. J’ai toujours été hanté par un certain sentiment que la poésie devait rester “intouchable”, un sentiment peut-être lié au soucis de préserver la poésie “du mal”(!). J’aime bien écouter les poêmes acérés de Küçük Iskender, surtout quand illes récite lui-même. L’érotisme de mon maître Ilhan Berk m’a mis en émoi et influencé, au point de m’inciter à tenter des essais. Etant de ceux qui manifestent leur amour au “toucher”, dans leur vie quotidienne, je n’ai peut-pas encore écrit de poêmes plus “enragés”….Comme je le dis depuis le début, c’est le mode de vie, et on ne peut savoir d’avance ce que l’avenir nous réserve.

N.G.: Dans un environnement dominé par le roman, quel est le sens de la persistance en poésie, de continuer d’écrire des poêmes ?

C.A.: J’écris aussi des romans, et je pense que tu aimeras quand tu liras celui que je suis en train d’écrire…La poésie est notre art traditionnel, je la porte et la sens en mon for intérieur, et j’écris des poêmes quand cela déborde de moi. Je ne travaille pas sur des poêmes comme je le fais pour un roman ou un texte sur un sujet quelconque. Le poême déborde, et se repose ensuite dans un coin, pour retrouver son élan et s’achever. C’est différent des romans ou des livres de cuisine que j’écris, et pour lesquels j’use de mon temps de travail… Je ne continue pas d’écrire des poêmes, mais vis avec la poésie ou comme la poésie..

N.G.: Dans ces poêmes, il y a quelques références à Paris. Je veux demander à Cüneyt Ayral, auteur des “Notes de Paris”, comment cette ville l’a influencé?

C.A.: Pour le moment, Paris et Karaburun, bourgade d’Izmir, constituent les deux seuls endroits au monde où je puisse écrire en toute quiétude. Il fut un temps où j’ai écrit des poêmes à Ankara, à Istanbul, à Weymouth en Angleterre, et même dans le vacarme de Hong Kong. Mon premier roman, je n’ai pu le rédiger qu’à Paris. C’est la raison pour laquelle l’appartement du n°48 de la Rue Turbigo à Paris où j’habitais fait partie des lieux déterminants dans ma vie d’écrivain. Je ressens la même passion et la même quiétude dans l’écriture chez un ami à Karaburun. Paris est une ville à part entière qui “fait écrire”. Rien qu’à voir le nombre de plaques apposées sur les immeubles, on s’aperçoit du grand nombre d’écrivains étrangers ayant vécu et écrit à Paris. Serait-il judicieux de qualifier cette ville de “magique”? Ma relation à Paris remonte à plus de 35 ans. Si, à chacune de mes ballades en ville je me sens en émoi, et aperçois quelque chose de nouveau, si la perception d’une quelconque nouveauté me permet de composer quelques nouvelles phrases…. Je suis en train d’écrire un nouveau livre, mais je n’ai pas encore trouvé de titre. J’écris “les Rues de Paris”, avec l’espoir d’y trouver une réponse précise à cette question.

N.G.: Le poême dédié à Hrant Dink se distingue particulièrement des autres poêmes du recueil. Tu te réfères à la vie politique actuelle. Qu’est-ce que cela ajoute à tes poêmes d’amour sentimentaux et sensuels?

C.A.: Dans ton dernier roman intitulé “Yüzbaşının Oğlu”, tout en faisant l’amour avec la mère de ton camarade de classe, tu attaques sans pitié le premier ministre que tu regardes à la télé. La réponse à ta question réside à mon avis, dans ton roman…

 

Traduit par Salih Bozok

Edité par Beverly Barbey

Yorum bırakın

Filed under Cüneyt Ayral Türkçe/English/ Francais, HABERLER, SANAT, TANITIMLAR & DUYURULAR

V.BAHADIR BAYRIL KİDONYA DERGİSİNDE KAMBUR’U YAZMIŞ…

KENDİ KENDİNİN AVCISI BİR ‘KAMBUR’

V.B.Bayrıl

 

Kambur’da sırtındaki şiir yükünü kağıda bırakıyor Cüneyt Ayral. Nazik ve zarif bir reveransla.

Kırk yıldır şiir yazan, gizli bir şiir işçisi o. Kambur’un önsözü gibi okunan “ 40 Yıl Sonra” başlıklı metin, bu yolcuğunu ana duraklarını anlatıyor/hatırlatıyor zaten.

90’lı yıllardır Cüneyt Ayral ile tanışıklığım. Belleğim beni yanıltmıyorsa Hilmi Yavuz’un evinde olmalı. Bir yemek sonrasında. Hoca’ya yazdığı roman hakkında fikrini soruyordu.

Günlük hayatında papyon kravat takan üç insan tanımıştım o zamana kadar. Doğan Hızlan, Celal Şengör ve Cüneyt Ayral. En gençleri Cüneyt’ti…

İlgili ve bilgilidir. Çok da geniş bir çevreye sahiptir. Yıllar içinde Türkçeye “iç giyim” kavramını yerleştirmiş biridir de… Kadın iç çamaşırları ticaretini yapan bir estet … Aslında çok çarpıcı bir ikili bu…

Fetiş, tutku, cinsellik, edebiyat, yemek, kadın, sosyete, sanat dünyası, fotoğraf, resim, yazı, ülkeler, şehirler, kitaplar, sergiler; Cüneyt Ayral’ı düşündüğümde bunlar geliyor aklıma. Birisi yazsa, “hayatım roman” denecek bir karakter…

Kambur benim okuduğum ilk Cüneyt Ayral şiir kitabı. Ne düşünüyorum? Hiç fena değil, en azından Enis Batur seviyesinde şiir yazabiliyor Cüneyt Ayral. Türkçe şiiri okumuş. Bilgili. Türkçesi tertemiz. Dize zevki var. Mesela; Zaman düştü

/ Paramparça / Eritilmiş gümüş sanki /Siyah beyaz” gibi hayli soyut ama o oranda modern resmi andıran dizeler yer alıyor Kambur’da…

 

Üç ana bölümde toplanmış Kambur’daki şiirler: İklil’e Şiirler, Aşkın Özel Tarihi ve kitaba adını veren Kambur

 

Kambur’un bu ilk bölümü yaşanan bir aşkın kimi anlarından çarpıcı tanıklıklar, yaşantı parçaları seriyor önümüze. Aragon’un Elsa’ya Şiirler’ine nazire yaparak:

 

Bir aşktan daha çırak çıktım…

 

Zamana dur dedim, dinlemiyor,

Yel öyle sert esiyor ki,

 

Kambur’da belki de Cüneyt Ayral’ın fotoğraf sanatına olan aşinalığından gelen çoğunlukla enstantane duygusu veren ve bu yönüyle de yer yer haiku tadında şiirlere rastlıyoruz çoğunlukla. Olgun bir ses var onlarda:

 

Birdenbire oldu

     (ne olduysa!)

Çarpışmanın sesini duymadım

Sözcükler o denli çarpıcıydı.

Telefon çaldı

         Başladı…

 

Haiku ile fotoğrafın enstantane estetiğinin dile dönüşmüş bir başka örneği ise aşağıdaki dizelerde çıkıyor karşımıza:

 

Sustukça

Ses

Bağırdı

Sonbaharın yaprak hışırtıları bile

Dinip kaldı

Bu çığlığa.

Mevsim mi değişiyor yoksa?

 

Kambur ağırlıklı olarak Aşk şiirlerinden oluşuyor. Kitaba asıl ağırlığını veren şiirler onlar. Sevilen, sevdiği kadınlara yazdığı şiirler bunlar bir şairin. Haliyle Cüneyt Ayral’ın benim çok görmediğim bir yönünü ortaya koyuyorlar; lirizm…

 

Evet, Cüneyt Ayral’dan beklemediğim bir “lirik bakış, söyleyiş, duyuş’ yer alıyor Kambur’da. Bir sırt ağrısı gibi değil, bir gönül ağrısı olarak şiirler.

 

Belirttim, Türk şiirini biliyor Cüneyt Ayral. Okumuş. Kambur’daki kimi göndermelerle bunu da açık ediyor bazen:

 

şimdi

“veda”nın saati.

Bakalım

       61inci yüzyılda

ne kadar sürecek

aşkın

       acısı.

 

Nazım’a yapılan bu açık atıfın dışında, başka birçok gönderme daha var Kambur’da . Elbette bilene, görene. Kambur bir sürü incelikle ve zevkle örülmüş bir kitap. Tanışmakta fayda var. Bir estet’in Aşk’a ve kadına olan lirik bakışının izini sürmek için.

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under HABERLER, SANAT, TANITIMLAR & DUYURULAR