SKATERS IN PARİS / PARİS’TE KAY KAY YAPANLAR

REMEMBERING MY FRIEND 

LEGENT PHOTOGRAPHER OF SKATERS

MR. HUGH HOLLAND

Mr. Hugh HOLLAND

Mr. Hugh HOLLAND

© Cüneyt Ayral / Paris October 2014

aa ab ac DSCN7364 DSCN7383

Photos has been taken at 19/10/2014 next to the river Seine in Paris

Seine nehri kenarındaki gezide kay kay yapanların fotograflarını çekerken arkadaşım ünlü fotograf sanatçısı Hugh Holland’ı düşündüm…

DSCN7402 DSCN7394 DSCN7393 DSCN7392 DSCN7390 DSCN7389 DSCN7388 DSCN7387 DSCN7404 DSCN7384 DSCN7381 DSCN7380 DSCN7377 DSCN7366 DSCN7363 DSCN7361 DSCN7358 DSCN7357

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, PARİS'TEN HABERLER, SANAT

EMRE DİRİM’İN GÖSTERİ DERGİSİ İÇİN BENİMLE YAPMIŞ OLDUĞU SÖYLEŞİ

Gösteri Dergisi'nin kapağı

photo 3

photo 2

BİZİM İÇİN NE PİŞİRDİLER?

Gazeteciliğinin yanı sıra şiir ve romanlarıyla da dikkati çeken Cüneyt Ayral, bu kez ne Paris sokaklarını, kahvelerini yazıyor ne de siyasi yorumlar yapıyor. Bir yemek kitabıyla karşımızda bu kez. Sık sık gezi ve yeme – içme kültürü üstüne yazılar da yazan Cüneyt Ayral, aynı zamanda “amatör aşçı”. Onunla, şık bir biçimde yayımlanan ve fotoğraflarla beslenen, yeni kitabı Sizin İçin Pişirdiler (Oğlak Yayınları 2014) üstüne konuştuk.
Emre Dirim: Yemek konusunda iddalı ve kendini kabul ettirmiş yedi aşçı okurlar için ne pişirdilere geçmeden önce, nereden aklınıza geldi böyle bir kitap diye sorsam.
CA. Sanıyorum 2009 yılıydı, zaman o kadar hızlı akıyor ki yılları bile karıştırır oldum. “Kanal Biz” diye bir televizyon kurulmuştu, gazeteci bir arkadaşım beni oraya önerdi. “Bizim Mutfak” ve “Sanat ve Biz” dizi programlarını bu televizyon için yapmıştım. Programlarda şeflerin mutfaklarına giriyor, birlikte yemek yapıp, sonra da afiyetle yiyorduk. Amaç insanlarımıza, lokantalarda yapılan yemeklerin kolaylıklarını gösterirken, usta şeflerin nasıl çalıştıklarını anlatmaktı, çünkü lokantaya gittiğinizde, önünüze gelen yemeğin nasıl geldiğini pek bilemezsiniz, oysa arkada, mutfakta gerçek bir sanatçı vardır. Şefler bir yandan şiir gibi tabaklar hazırlarlarken, bir yandan da bir orkestra şefinin mahareti ile o mutfağı yönetirler. Bu kitapta yer alamayan İtalyan şef Brambilla’nın o dev otel mutfağını nasıl yönettiğini televizyonda göstermiştim. Sonra Oğlak yayınlarının yayımladığı “Leonardo Da Vinci’nin Sofrası” kitabını okudum ve bu yemek meselesinin benim düşündüğümden çok daha derin bir tarih meselesi olduğunu gördüm, bunun üzerine bu kitabı ve hatta başka yemek kitapları yapmaya karar verdim. Kitabın başında yazmış olduğun uzun metinde kendi yemek yeme serüvenimi bu yüzden anlattım.
Emre Dirim: Yemeği sevmeyen bir insan böyle bir kitabı hazırlayamaz elbette. Yemeği size kim(ler) sevdirdi? Unutamadığınız yemekli aile ortamlarından mı esinlendiniz? Nasıl bir aile ortamında büyüdünüz?
CA. Bunu isterseniz sır olarak saklayalım, çünkü Kasım ayında (2014) kendi mutfağımı anlattığım El Çabukluğu Marifet “Seçilmiş kolay yemekler ve dünya lezzetleri” diye yeni bir kitabım, yine Oğlak’tan çıkıyor ve nasıl bir ailede yetiştiğimi, yemek ile olan bağımı, ilgimi orada uzun uzun anlatıyorum. Ama isterseniz “sır” olarak söyleyeyim, babaannemin yoldaşı nenem Malike Silersü ile, eli çabuk olan annemin çok etkisi var bu işlerde. Tabii çok eski yıllardan şefim Boris Usta’yı da anmam lazım. Boris Usta Ankara Karpiç’in şefiydi, biz onunla Ankara RV Restaurant açıldığında birlikte çalıştık.
Emre Dirim: Her biri farklı yemekler pişiren -Maksut Aşkar, Hüseyin Gürsoy, Müge Kaşgöz, Bülent Metin, Mike Norman, Nuch, Sevinç Uzcan, Burak Yurt-, bu aşçıların özelliklerinden söz eder misiniz? Neden bu aşçıları seçtiniz? Öteki aşçılardan farkları ne?
CA. Bunlar örnekler. Bana kalsa daha en az 20-30 aşçı seçerdim. Örneğin Lâcivert Lokantası’nın (Boğazda) şefi Hüseyin Caylân, Hyatt Otelinin şefi Brambilla, Bodrum’da Ortakent Köşem Lokantası’nın şefi, daha pek çok sayabilirim..
Bu şeflerin ortak özellikleri işlerinin sanat olduğunun farkında olmalarıdır diyebilirim.
Sevinç Uzcan aralarında şef olarak en amatör olanıdır, ama onun işi farklı, o şeflerin taze baharatını ve salatalarını sağlayandır ve onu nasıl kullanacaklarını anlatır, bu da önemli bir iştir mutfakta, neyi ne ile kullanacağını anlatmak yani. Sonra Müge Kaşgöz belki bu kitapta kendi yöresinin yemeklerini yaptı ama, İstanbul’un “kadın meyhanecileri” arasında yer alır ve “notu düşülmesi gerekenlerden”dir. Bu kültürü çok iyi bilir. İçmesini bilmek kadar içirmesini de bilmek önemlidir yemek işinde. Şimdilerde çalışmıyor ama önemli bir şeftir. Bülent Metin’in yetiştirdiği, önayak olduğu pek çok genç şef var İstanbul’da, bunların hepsi Enstitü’den yetiştiler ve Bülent şimdi Londra’da Lâl Restaurant’ı açtı, çok mühim bir iş yapyor orada. Yepyeni yemekler sunuyor, Sefarad mutfağı üzerine çalışıyor. Nuch’u Türkiye’de tutmayı beceremedik maalesef, o da epey şef yetiştirdi ama gitti sonunda, kralların aşçısıdır. Maksut Aşkar yemeğin sihirbazıdır, çok ilginç tadlar keşfeder ve sunar. Ciddiye alınması ve üzerinde durulması gereken bir şeftir. Burak, barın arkasında yetişmiştir ama bugün bir lokantayı başarı ile yönetebilen usta bir servis uzmanıdır, onun bardaki yaratıcılığını ve işini sevmesini yıllar önce Ankara RV Restaurant’da birlikte çalıştığım barmen Refik’te görmüştüm. Hüseyin Gürsoy Türkiye’de “klâsik nasıl olunur” sorusunun yanıtıdır, çok önem verdiğim ve beğendiğim bir şeftir, onun kaymaklı ekmek kadayıfını çok az kimse başarabilir. Mike Norman ise başlı başına bir meseledir. Dünya liderlerine yemek yapmış ve beğendirmiş olan bu şefimizin, alafranga yemeklere, alaturka lezzetleri işlemesi ve bunu sunarak dünyaca ünlü olması başlıbaşına bir sanattır. Mike’ın ulusal turizmimize olan katkısından bakanlıkların falan haberi yok, oysa madalyayı hak etmiş sanatçılardandır. Önemli işler yapıyor, ama Türkiye’de daha henüz “aşçıbaşı” nedir kimse pek farkında değil. Bu tür kitaplar artarsa belki yararı olur…
Emre Dirim: Bu yedi ünlü aşçı bizim için ne pişirdiler? Kısaca bu yemeklerden ve tatlılardan söz eder misiniz?
Bu kitapta yer alan yemeklerin ortak özelliği, herhangi birisinin evinde kolaylıkla bu yemekleri yapabileceğidir. Her türlü zevke ve damağa göre yemeğin yer aldığı bir kitap. Tek eksiğimiz, hangi yemekle hangi şarabın ya da hangi başka bir içkinin sunulacağını yazamadım, çünkü bu işi keyifle yapacak bir somelier bulamadım açıkçası.
Emre Dirim: Gurme misiniz? Yemeğe düşkün müsünüz? Yemek seçer misiniz? En çok hangi yemekleri seversiniz?
Bana gurme denilemez, çünkü bir gurme en azından hiç ayırım yapmadan, tüm yemekleri yiyebilmelidir. Üstelik gurmenin yavaş yemek yemesi beklenir.
Ben hızlı yemek yerim, çok seçerim, bazı yemekleri kesinlikle yemem. Örneğin kremalı pasta ağzıma koymam, işkembe sevmem, yemem, Fransa’da yaşıyor olmama rağmen sümüklü böcek yemeyi sevmem. Çin yemeklerini çok sevdiğim halde bazılarını yemem, domuz kulağı gibi. Gözüme güzel gözükmeyen yemekleri yemeyi hemen red ederim. Yani yemek konusunda hayli huysuzum.
Acı olmayan Hint yemeklerini, Çin’in daha çok Canton mutfağını severim. Balık ve deniz böceklerini çok severim, Fransız mutfağında çok sevdiğim farklı soslar vardır, bunlar arasında rokfor sosunu hem salatada, hem ette çok severim, eşalot (soğan) soslu et yemeyi de severim. Etli yaprak dolmasına bayılırım, güzel yaptığım da söyleniyor, sebze dolmasını da severim özellikle kabak ve domates. Bir arkadaşım var Nil Darende, eğer yaprak dolamasının zeytinyağlısını o yaparsa dayanamam, Nil’i burada bir dolma üstadı olarak anmam gerekir, çünkü dolma sarmak apayrı bir iştir, sanattır. Pirinci çok severim, 40 türlü pilavı yaparım da severim de, İspanyolların Paellasından, İtalyanların Rizottosuna, Çinlilerin Canton pilavından Afgan pilavına kadar saymakla bitmez. Bir de bu pilavların nerelerde en iyi yapıldığını bilirim ve gider oralarda yerim, örneğin geçen yıl Paella yemek üzere Barcelona’ya “7 Kapılar lokantasına” gittik karımla.
Emre Dirim: Kendiniz de yemek pişirir misiniz? En sık yaptığınız yemekler hangisi? Pişireceğiniz yemekle ilgili alışverişte nelere dikkat edersiniz? Yemek pişirirken belli kurallarınız var mı? Sizce sofra nasıl olmalıdır?
Pişirmez miyim? Özellikle pek çok çeşit salatayı yapmak benim işimdir. Evim günlük yemeğini bile genellikle ben pişiririm. Karımın ustası olduğu bazı yemekler vardır ki, onlara hiiç elimi sürmem, örneğin Rizotto ya da çikolatalı sufle, klâsik cız bız köfte, ama günlük tüm zeytinyağlı yemekleri ben yaparım, enginarı karım yapar çünkü inanılmaz iyi pişirir, zeytinyağlı kereviz de onun işidir, ama zeytinyağlı yeşil fasulyeyi anneannem Safinaz Tüke gibi yaparım, barbunya fasulyeyi iyi pişiririm, mercimek yemeği benim işimdir, el çabukluğu isteyen tüm kıymalı sebze yemeklerini, börekleri, ben hallederim, dediğim gibi etli dolma sararım, adana kebab yaparım, eti alıp bıçakla kendim kıymacasına tabii. Yemeğin alış verişini de kendim yapmayı severim, taze baharat bulursam onları kullanmayı yeğlerim. Yemeği yaparken, o yemeği yapmayı eğer birisinden öğrenmiş isem, o zaman onu hep aynen uygulamayı tercih ederim, her yere giderken kendi bıçak setimi yanımda taşırım ve onları kullanırım, bıçakları bir aşçının en önemli aletleridir. Şık ve güzel sofraları hep sevmişimdir, karım da bu konuda çok beğeni sahibi olduğu için rahatım, farklı tabaklar kullanmayı, gümüş çatal bıçak bulursam onlarla yemek yemeyi her zaman severim, ama eğer o gün Çin yemeği pişirmişsem bagetlerle yerim, Çin yemeğine çatal bıçak hiç karıştırmadım.
Emre Dirim: Yemek, alanı çok geniş büyük bir kültür. Fransa’da yaşıyorsunuz ve dünya mutfaklarını yakından tanıyorsunuz. Pek çok ünlü aşçı dostunuz. Bu dostluklar nasıl oluştu? Sürekli gittiğiniz belli lokantalarınız var. Neden hep aynı lokantaları gidiyorsunuz?
Bazı aşçıların sunduğu öyle lezzetler vardır ki onlardan vazgeçemezsiniz, örneğin dana yanağını, Four Seasons Otellerinin aşçısı Mehmet Usta kadar kimse iyi yapamaz bana göre. Mike Norman’ın balık pişirmedeki yeteneğini tartışmam, Sevinç Uzcan’ın hazırladığı sofralar insanda yemek yeme zevkinin gelişmesine neden olacak sofralardır, Hüseyin Ceylan’ın balık çorbasını ben Marsilya’da bile bulamadım ki bu işin yeri orası, Hüseyin Gürsoy usta bana yanılmıyorsam 15 yıl yedirdiği kebabında bir tek kere bile farklı bir tad göndermedi masama (Park Şamdan, Nişantaşı), onun enginarı karımınki ile yarışır. New York’ta hamburger yediğim Smith & Wolansky bir enstitüsyondur diyebilirim, Paris’te her sevdiğim yemeği yediğim farklı lokantalar var, yine Paris’te zaman zaman çok özlediğim Hong Kong’u bana anımsatan lokantalar var, örneğin Olympiades’e gittiğimde kendimi Hong Kong’ta hissedebilirim rahatlıkla.
Mutfakta çalışmış olduğum için, rahmetle andığım Boris Usta’nın bu işi nasıl sanat olarak yaptığına çok genç yaşımda tanık olduğum için, şeflere saygım her zaman büyük olmuştur, Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’ni yayınladığım dönemde ve ondan önce de Car&Men dergisinde “Kırık Tabak” diye bir köşe yazardım, sonra televizyon programı, bu kitap derken dostluklar oluşuyor tabii. Eğer fırsat olursa tanıdığım yabancı şefler ile de böyle bir kitap yapmayı çok isterim birgün…
Emre Dirim: Yemekle ilgili takıntılarınız var mı? Neden yıllardır yemek tarifleri topluyorsunuz?
Yemek tarifi çok toplamam aslında, ama MENÜ toplarım, ciddi bir menü kolleksiyonum oluştu yıllardır. Bundan 30 yıl önce Paris Café de Flore’un fiyatları neydi? Bugün nedir? İlginç değil mi? Kim ne sunmuş, kimler nerelerde neler yiyorlarmış? Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olarak Alman Şansölyesi Helmut Kohl’ü, İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda ağırlarken ne yemek sunmuş? Ve tabii o menüyü kim nasıl basmış? Özen göstermiş mi? Artık tarih olan Karaköy Liman Lokantası’nda ne yenilirdi? Bu ve buna benzer tanıklıklar.. Barselona’da en sevdiğim lokantalardan olan 7 Kapılar lokantasının kaç yıl aradan sonra yeni menüsü geçenlerde geldi, sağ olsunlar göndermişler. Bazı menüler var ki, artık o yerler yok, örneğin eski Markiz Pastahanesinin ilk menüsü bende var…
Yemek kitabı olarak yararlandığım birkaç kitap vardır. Bir tanesi Sevim Tanör hocanın Oğlak’tan çıkan kitabıdır. Önemli bir belgedir. Hoca ile tanıştım, sofasında da bulundum, bu işin en iyilerinden birisidir. Deniz Gürsoy’un, yine Oğlak’tan çıkan Köfteler kitabı başlı başına bir kaynaktır.
Bazı şeflerin kitaplarının yapılması gerektiğine inanıyorum ve bunun için de çabalıyorum, kimi öyle yemekler var ki bugün yapılmakta olunan, eğer onları kayıt altına almazsanız gidecek kaybolacaklar. O nedenle çıkacak olan yemek kitabımı da çok önemsiyorum, gündelik mutfağı ayrıntıları ile yazmayı denedim.
Emre Dirim: Fransız yemekleri ile Türk mutfağını karşılaştırdığınızda, hangisi ağır basıyor? Neden?
Hiçbir mutfak diğerine daha üstün değildir bana göre.
Fransız mutfağı derin ve uzun araştırmaların yarattığı bir soslar mutfağıdır, pasta ve şekerleme konusunda apayrı bir üstünlüğü söz konusudur. Fransa’da kompozitör olmakla, şair olmakla, aşçıbaşı olmak arasında ciddi bir fark yoktur. Pirinç konusunda Çinlilerin ve Hintlilerin eline kim su döker derseniz, Anadolu kadını derim. Türkiye’den doğuya doğru gidin, pirincin kimbilir kaç türlüsünü yersiniz. Anadolu ve doğuya doğru giden yolda çok önemli yemekler yapılmaktadır, bunları yapan şeflerin kayıt altına alınması gerekir, yoksa pek çok kültür kaybolup gidecek. Bu konuda bazı televizyon programları yapılıyor Türkiye’de, keşke onlar kitaplaşabilse. Makarnalar konusunda İtalya’nın üstüne kim var? Çinlinin makarnası bana göre boy ölçüşemez. İngilizlerin mutfağı olmadığı söylenir, oysa balık-patates kültürü, atışıtmalık kültürü gerek İnglizlerde, gerekse İspanyollarda çok gelişmiş. Hintlilerin, Tibetlilerin yemekleri birer harikadır, yemeye doyum olmaz. Sri Lanka’da yediğim körili karidesleri kopye etmeye çalışıyorum ama beceremiyorum, çünkü karides orada tavaya, denizden çıkıp geliyor, Belçikaya gidip özelikle midye yenebilir meselâ. Ama limonatanın hasını Emirgân’da Sütiş’te içerim, İskender’i gider Bursa’da yerinde yerim. Rakı mı içeceğim? Meze mi isitiyorum? Bodrum Köşem lokantasındayım demektir. Yani herkesin diğerine üstün olduğu bir yanı var. Hayatımda Hindistan’a hiç gitmedim, ama yöre yöre yemeklerini bilirim, Pakistanlıların, İranlıların yemeklerini bilirim ve severim, bazılarını da yaparım zaten…
Emre Dirim: Yemek kültürünün, yemek alışkanlıklarının değişmesini nasıl karşılıyorsunuz?
Bu işin ekonomi ile başabaş bir gelişmesi var. En iyi örnek Fransa’dan, şimdi yazmakta olduğum “Paris Sokaları” kitabımda bunu anlatıyorum, bizim dönerciler “Kürt-Türk Mutfağı” adıyla başa güreşiyorlar, kap-ye-kaç (fast food) kültürünün en önünde gidiyorlar, Avrupa’nın pek çok yerinde bu böyle. Neden? Ucuz, lezzetli ve doyurucu!
Bugün Fransa’da tek kap yemek, iki bardak şarap ile 25 Euro para verirsiniz en uygun lokantada, yoksa bu 35’e 50’ye kadar çıkar. Bu parayı bugün verebilecek kaç kişi var, belli bir sıklıkla? Aynı sorun bir başka boyutta Türkiye’de yaşanıyor, insanlar aç, geçinemiyor. Ne yapacak, savaş zamanlarındaki gibi ekmek paparası yapacak, suya pirinç salacak, ekmek arasına kavurma koyup yiyecek. Başka çaresi var mı?
İyi yemek, iyi malzeme ve zaman ister, o yüzden yemek yeme alışkanlıkları ister istemez değişiyor. Öte yandan yeni yeni başlayan doğal ürün furyası da iyi takip edilmezse istismara çok açık bir konudur. Bugün büyük şehirlerde doğru dürüst domates bulabiliyor musunuz? Ben Foça’dan başka yerde şimdilik domates bulamıyorum. Eeee, onu bulamadığınız zaman çoban salatasının tadı gelmez ki. Ne yapacaksınız, ekşini yakalamak için sirkeye kuvvet, oysa domatesi doğrayıp, sabahtan güneşe bıraksanız ne lezzetli olacak o salata, değil mi?
Emre Dirim: Son olarak, okurlarınıza kolay bir yemek tarfi verir misiniz?
Kim ne sever bilemem ama, bir tarif vereyim.
250gr kırmızı mercimeği, bir orta boy havuçu, bir orta boy domatesi, bir orta boy soğanı, 4 diş sarmısak ve kasaptan alınacak ilikli bir kemiği kenara koyun.
Soğanları iri iri doğrayın, sarmısakları da dişlerin boyuna göre ikiye ya da üçe bölün. Bir çay bardağı zeytin yağı ile soğan, sarmısak ve mercimeği kavurun. Sonra üzerine iri iri doğrayacağınız domatesleri, havucu ekleyip kemiği de tencerenin ortasına yerleştirip üzerine bol soğuk su ekleyip kaynamaya bırakın. Fokurdayınca altını kısıp, mercimeklerin kendilerinden geçmesini bekleyin. Çorbanızın aslı hazır olunca, eğer evde el blenderi varsa, kemiği içinden alıp blenderdan geçirin, yok işin aslını istiyorsanız, o zaman tahta kaşığın sırtı ile el süzgeçinden başka bir tencereye eze eze süzün. Mercimek çorbanız hazır.
Evde kalmış, bayatlamış ekmekleri küçük küpler halinde kesip zeytinyağında kızartın, onu da kenara koyduktan sonra, acı seviyorsanız eğer acı, yoksa tatlı kırmızı biberi erimiş tereyağında tavadan geçirip çorbanızın üzerine dökün ve servis yapın, tabaklara herkes istediği kadar kızarmış ekmekten alınca, doyurucu bir akşam yemeği yemiş olacaksınız. Afiyet olsun
Paris, 15 Temmuz 2014

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

PARİS’TE DALİ’NİN YERİNDE STREET ART SERGİSİ :-)

ESPACE DALİ'DEKİ SERGİNİN AFİŞİ

Espace Dali deki Street Art sergisinin afişi

http://daliparis.com/en/exhibitions/exhibition/1/Street-art-at-Espace-Dali

BU LİNKTEN DE BAKABİLİRSİNİZ…
KÜRATÖRLÜĞÜNÜ Véronique Mesnager’İN YAPTIĞI SERGİ, “DUVARLARIN DİLİ” SERGİSİNİ İSTANBUL’DA İZLEMİŞ OLAN SANATSEVERLER AÇISINDAN HAYAL KIRIKLIĞI YARATIRKEN, SOKAK SANATINA İLGİ DUYANLAR İÇİN BİR İLK DENEYİM OLABİLECEK DURUMDA…

22 SANATÇININ PERA MÜZESİ’NDEKİ SERGİSİNDE “DUVARLARIN DİLİ” DENİLMİŞ VE GERÇEKTEN DUVARLAR DİLLENMİŞTİ, YANİ DSCN7151MÜZE, MÜZELİĞİNİ BİR SÜRE İÇİN UNUTMA CESARETİNİ GÖSTERMİŞ VE DUVARLARINI SANATÇILARIN İSTEDİĞİ GİBİ KULLANMALARINA YOL AÇMIŞTI. BU MÜZECİLİK AÇISINDAN BİR İLKTİ BELKİ DE, AMA ESPACE DALİ’DE, KÜRATÖR “DALİ DUVARLARI BOYUYOR” ADINI SERGİSİNE VERDİKTEN VE BÜTÜN PARİS’İ, METRO İSTASYINLARINI SERGİNİN AFİŞİ İLE DONATTIKTAN SONRA, SERGİ SALONUNDA, DALİ’NİN OLAĞAN, BİLDİK ESERLERİ ARASINDA TUVALLERİ GÖRÜNCE İNSAN İSTER İSTEMEZ HAYAL KIRIKLIĞI YAŞIYOR…

DUVAR OLARAK BİR TEK, GELEN GEÇENİN YAZABİLMESİ İÇİN BİR KÖŞECİK AYRILMIŞTI

DSCN7170

SERGİYE KATILAN 20 SANATÇI ŞÖYLE:
Akiza, Artiste Ouvrier, Fred Calmets, Codex Urbanus, Hadrien Durand-Baïssas, Jadikan, Jérôme Mesnager, Les King’s Queer, Kool Koor, Kouka, Levalet, Thomas Mainardi, Manser, Nikodem, Nowart, Paella, Pioc PPC, Sack, Speedy Graphito, Valeria Attinelli, Zokatos.

ESERLER SALONUN ÇEŞİTLİ YERLERİNE DAĞITILMIŞ VE BİR SERGİ BÜTÜNLÜĞÜNDEN UZAK… SERGİNİN SALONUNDAN GEÇİLEN GALERİ BÖLÜMÜNDE İSE YALNIZCA DALİ’NİN ÇOĞLATILMIŞ ESERLERİ SATILIYOR…

SERGİYİ SİZLER İÇİN GEZDİM.. İŞTE GÖRDÜKLERİM

DSCN7109

DSCN7111

DSCN7112

DSCN7114

DSCN7115

DSCN7116

DSCN7134

DSCN7135

DSCN7136

DSCN7138

DSCN7139

DSCN7144

DSCN7145

DSCN7148

DSCN7157

DSCN7160

DSCN7161

DSCN7162

DSCN7174

OYSA SON İKİ GÜNDÜR PARİS SOKAKLARINI GEZDİKÇE ÇEKTİĞİM SOKAK SANATI VE GREFFİTİ FOTOGRAFLARI ÇOK DAHA HEYECAN VERİCİYDİ, EN AZINDAN BU SANATIN ASLI İLE BİREBİR ÖRTÜŞÜYORDU..

DSCN7186

DSCN7185

DSCN7183

DSCN7181

DSCN7179

DSCN7178

DSCN7177

DSCN7176

DSCN7175

DSCN7108

DSCN7106

DSCN7103
İSTANBUL PERA MÜZESİ’NDEKİ DUVARLARIN DİLİ SOKAK SANATI VE GRAFFİTİ SERGİSİ BİTTİ… AMA ONU İZLEYENLERDE DERİN BİR İZ BIRAKTI VE BEKLENTİ SEVİYESİNİ, BEKLENTİ ÇITASINI ÇOK YÜKSEKLERE TAŞIDI… ŞİMDİ KOLAY KOLAY SERGİ BEĞENMEK ARTIK ÇOK ZORLAŞTI…

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

Tenisle İlgili misiniz ? Meraklısına notlar !

stadiumTenis sporunun zirvesindeki bazı raketlerin koçluklarını sıralıyorum aşağıda. Bakın en muhafazakâr olduğunu sandığımız raketler ne denli sık antrenör değiştirmişler. Hoşkalınız. 

Roger Federer:

Adolf Kacovsky (1991)
Peter Carter (1991–2000)
Peter Lundgren (2000–03)
Tony Roche (2006–07)
José Higueras (2008)
Paul Annacone (2010–13)
Severin Lüthi (2007–)

Stefan Edberg(2014–)

Rafael Nadal:

Toni Nadal (Amcası)
(1990—)

Bu arada Nadal bileğindeki sakatlıktan kurtulup kortlara döndü. Geçtiğimiz gün Kazakistan’da ndp_0039Tsonga ile bir gösteri maçına çıktı ve rakibini 67, 63, 64’lük setlerle yendi. Uzakdoğudaki turnuvaları oynayacağını belirtti.Bu arada İspanya Davis Kupası için antrenör olarak bir kadınla anlaştı. Bu kadın eski bir oyuncu. Toni Nadal bu kararın hiç te doğru olmadığını ileri sürdü. Erkek tenisi ile kadın tenisi arasında başta taktiksel olamk üzere çeşitli farklar olduğunu ve bir kadının en az 10 yıl profesyonel erkek tenisinde koçluk yapmadan bunu algılayamayacağını belirtti.(yazarın notu: Toni Nadal’a hak vermemek safdillik olur. Ancak bunun kanıtını bize en iyi verebilecek örnek Andy Murray olacaktır. Zira o da antrenör olarak bir kadınla anlaşmıştı !

Novak Djokovic:

Riccardo Piatti (2005–2006)
Mark Woodforde (2007)
Todd Martin (2009–2010)
Marián Vajda (2006–)
Boris Becker (2013–)

Andy Murray:

Mark Petchey (2005–2006)
Brad Gilbert (2006–2007)
Miles MacLagan (2007–2010)
Àlex Corretja (2010–2011)
Ivan Lendl (2011–2014)
Amélie Mauresmo (2014–)

Serena Williams:

Richard Williams (1994–) (Babası)
Oracene Price (Annesi. Babasından 2002’de boşandı)
Patrick Mouratoglou (2012–)

Maria Sharapova:

Yuri Sharapova (Babası)
Michael Joyce (2008–2014)
Thomas Högstedt (2010–2013)
Jimmy Connors (2013)
Sven Groeneveld (2013–)

 

BEKİR EMRE

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

The Language of the WALL / Duvarların Dili (Photos – Fotograflar)

BASIN TOPLANTISI ÖNCESİ VE BASIN TOPLANTISI SIRASINDA

BEFORE THE PRESS CONFRERANCE & DURING THE PRESS CONFERANCE

Cope2

Cope2

DSCN8742 DSCN8746 DSCN8754

Sevin Okyay

Sevin Okyay

DSCN8748 DSCN8750 DSCN8758 DSCN8761 DSCN8770

Jonone

Jonone

DSCN8658

Logan Hicks

Logan Hicks

Henry Chalfant

Henry Chalfant

Cope2

Cope2

DSCN8740 DSCN8749 DSCN8751 DSCN8753 DSCN8792 DSCN8763

Koray Erkaya oğlu ile

Koray Erkaya oğlu ile

DSCN8793

Falk Lehmann (Herakut)

Falk Lehmann (Herakut)

DSCN8810 DSCN8819 DSCN8849 DSCN8831 DSCN8830

Koray Erkaya Martha Cooper ile

Koray Erkaya Martha Cooper ile

DSCN8855 DSCN8857

Gaia

Gaia

C215  kızı ile

C215 kızı ile

DSCN8882 DSCN8879 DSCN8875 DSCN8873 DSCN8885 DSCN8891 DSCN8831 DSCN8849

SERGİ ŞEHRE YAYILDI

EXPO IS SPREDED OUT TO THE CITY

IMG_0287

Psycose

Psycose

P1020947 P1020957

Suiko ile

Suiko ile

CAM00236 CAM00240 CAM00249 CAM00229 CAM00231 DSCN8664 DSCN8668 DSCN8673 DSCN8682 DSCN8686 DSCN8694 DSCN8714 DSCN8712 DSCN8702 DSCN8698

Abbas Ağa Parkı Beşiktaş

Abbas Ağa Parkı Beşiktaş

DSCN9053 DSCN9057

Ortaköy

Ortaköy

DSCN9092 DSCN9074 DSCN9066 DSCN9063

Gaia

Gaia

 

AÇILIŞ PARTİSİ

OPENING PARTY

DSCN8934

Zeynep Peker & Roxane

Zeynep Peker & Roxane

DSCN8929

Roxane & Komet

Roxane & Komet

İklil Dilara ve roxane ile

İklil Dilara ve Roxane ile

Kızlarım ile

Kızlarım ile

DSCN8909

Turbo

Turbo

Hugh Holland & İklil Sümer ile

Hugh Holland & İklil Sümer ile

DSCN8891

Carlos Mare & Roxane

Carlos Mare & Roxane

Futura

Futura

DSCN8967

İrem Orhon & Murat Drbelger

İrem Orhon & Murat Erbelger

Turbo Ali Şimşek ile

Turbo & Ali Şimşek 

Tunç Dintaş eşi ve Dilara Kutay ile

Tunç Dintaş eşi & Dilara Kutay 

Komet & Yahşi Baraz

Komet & Yahşi Baraz

Cope2 Senay Haznedaroğlu ile

Cope2 & Senay Haznedaroğlu 

Dilara Kutay & Bedri Baykam & Roxane

Dilara Kutay & Bedri Baykam & Roxane

DSCN8951 DSCN8947

Roxane & Koray Erkaya

Roxane & Koray Erkaya

Dilara Kutay & Yahşi Baraz

Dilara Kutay & Yahşi Baraz

DSCN8996

Fatma Çolakoğlu

Fatma Çolakoğlu

DSCN8988

İrem Orhon & Roxane ile

İrem Orhon & Roxane ile

Roxane annesi ile

Roxane annesi ile

Sevinç  Uzcan & Gülsüm Ertan

Sevinç Uzcan & Gülsüm Ertan

DSCN8970 DSCN9024 DSCN9023

Martha Cooper Dilara Kutay ile

Martha Cooper & Dilara Kutay 

DSCN9019 DSCN9010 DSCN9007 DSCN9006 DSCN9005 DSCN8745

SERGİ SIRASINDA DEFTERİME ÇİZİLENLER

SIGHNS ON MY NOTEBOOK

DSCN9047 DSCN9046 DSCN9045 DSCN9044 DSCN9040 DSCN9041 DSCN9042 DSCN9043 DSCN9039 DSCN9038 DSCN9037 DSCN9036 DSCN9033 DSCN9034 DSCN9035

Fotograflar: © Cüneyt AYRAL /İstanbul 08.2014

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, SANAT, SERGİLER, TANITIMLAR & DUYURULAR

DUVARLARIN DİLİ / LANGUAGE OF THE WALL

 

İnan Kıraç Roxane'ı kutlarken...

İnan Kıraç Roxane’ı kutlarken…

Bu yazıya başka başlıklar da koyabilirdim:

DUVARLARIN DİLİ KOLAY ÇÖZÜLMEDİ…

BİR BABANIN GURURU…

BİR SERGİ BÖYLE HAZIRLANDI…

BİR KÜRATÖRÜN ANI DEFTERİ…

Daha bir dolu başlık üretmek mümkün elbette, ama bu kürsüye kolay çıkılmadı, bu söyleşilerde anlatılanlar birebir yaşandı…

Eğer bu serginin kataloğunun başında aşağıdaki yazı yazılmışsa, hak edildiği için yazıldı diye düşünüyorum:

 

Graffiti ve Sokak Sanatını 2014 Yazında Pera Müzesi’nde Konuk Etmenin Mutluluğu

Hizmete girdiği Haziran 2005’ten günümüze, her yıl yaz aylarında genç sanatı ve genç sanatçıları kucaklayan Pera Müzesi, 2014 yaz döneminde Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı sergisi ile ülkemizde graffiti ve sokak sanatına kapılarını açan ilk müze oluyor.

Bu sıra dışı sergi, günümüzde çağdaş kent sanatı olarak da adlandırılan graffiti ve sokak sanatını, farklı ülkelerden 22 seçkin sanatçının çalışmalarıyla örneklemeyi ve anlatmayı amaçlıyor.

Bir başka ilginç husus, sergiye katılan sanatçıların, sanatsever Beyoğlu ve Beşiktaş Belediyeleri’nin bu sergiye tahsis ettikleri kent duvarlarında yaptıkları çalışmalarla, daha geniş kitleleri kucaklayacak olması.

Bu serginin, graffiti ve sokak sanatının 20. ve 21. yüzyıllardaki gelişimine ve günümüzde geldiği noktaya ışık tutacağı ve geniş ilgi uyandıracağı düşüncesindeyiz 

Bu vesileyle, başta sergi küratörü Roxane Ayral’a ve sergiye katılan değerli sanatçılara, Pera Müzesi’nin yaratıcı ve çalışkan ekibine, sergiye duvar tahsis eden Beyoğlu Belediyesi’ne, Beşiktaş Belediyesi’ne ve sergide emeği geçen diğer kişi ve kuruluşlara teşekkür ederiz.

Suna, İnan ve İpek Kıraç

 

 

DSCN8788

 

DSCN8825

 

DSCN8841

 

Yaklaşık üç yıl süren Duvarların Dili sergisinin hazırlanması için Roxane sık sık Paris’e geldi ve duvarları, sanatçıları, sergileri tek tek gezip, belgeledi… İşte bu çalışmalarını yaparken ona yardımcı olan kardeşi Dilara KUTAY ve sanatçılar ile geçirdiği günler… Kimi zaman bir sergide, kimi zaman Paris’in yeraltı dehlizlerinde, kimi zaman sokaklarda, kimi zaman sanatçıların atölyelerinde…

SAM_4595 IMG-20131210-WA005 DSCN4753 DSCN4752 DSCN4439 DSCN4410 DSCN4374 DSCN4323 DSCN4303 DSCN4154 DSCN4118 DSCN4064 DSCN3933 DSCN3898 DSCN3847 DSCN3834 DSCN3828 DSCN3820 DSCN3497 DSCN3487 DSCN3473 DSCN3460

 

Roxane zaman zaman bizi, yani Dilara’yı ya da beni arıyor, bazı sergilere gitmemizi ve fotograflarının ona iletilmesini istiyordu. Onun dışında gerek FİAC gibi dev organizasyonları, gerekse şehrin tüm sokaklarını, sergilerini dolaşıp “duvarların dilini” sürekli olarak Roxane’a iletiyorduk. Yani o buralarda yokken bile, buradaymış gibi izlemesini sağlamayı deniyorduk…

Yaklaşık 3000 kare fotograftan seçilmiş bazı fotograflar bu çabaların belgeleridir…

IMG-20131210-WA004 IMG_5966

IMG_5945

 

IMG_5927

 

IMG_5899 DSCN9790 DSCN9786 DSCN9772 DSCN9758 DSCN9752 DSCN9306 DSCN9305 DSCN9194 DSCN9188 DSCN9185 DSCN4620 DSCN4502 DSCN4246 DSCN4067 DSCN3808 DSCN3466

 

 

DSCN3125

Bu bina artık yok, yıkıldı!

DSCN3093 DSCN2910 DSCN2876 DSCN2548 DSCN2537 DSCN2527 DSCN1955 DSCN1906 DSCN1870 DSCN1860 DSCN1281 DSCN0172 1781948_10152143801139536_833797981_n

 

Hip Hop kültürünün ayrıntılarını Graffiti ve Street Art’ın oluşumlarını belgelerken Dilara’da “gönüllü” olarak çalışacağı Pera Müzesindeki sergi için çoktan uğraşmaya başlamıştı, Roxane’a belge ve bilgi ulaştıran kaynaklardan birisi de oydu…

 

DSCN3494 DSCN3117 DSCN1964

 

Sanatçılarla iyi ilişkiler kurulmuştu. Hepsinin yüzü gülüyor ve İstanbul’a gelmek için can atıyorlardı…

DSCN4328 DSCN3490 DSCN3489

 

Bu çok zorlu ve keyifli çalışmanın bir köşesinde olmaktan, elimden geleni esirgememişliğin huzurunu ve rahatlığını yaşıyorum. Ne kadar çok yeni insan tanıdım ve yeni bilgiyle buluştum…

DSCN3818 DSCN3485 DSCN3437 DSCN2936

 

İSTANBUL PERA MÜZESİ’NDE 13 AĞUSTOS – 05 EKİM 2014 GÜNLERİ ARASINDA AÇIK OLAN DUVARLARI DİLİ SERGİSİNE KATILAN SANATÇILAR:

C215 (Fransa)

Cope2 (ABD)

Evol (Almanya)

Funk (Türkiye) 

Futura (ABD)

Gaia (ABD)

Henry Chalfant (ABD)

Herakut (Almanya 

Hugh Holland (ABD)

JonOne (ABD)

KR (ABD)

Logan Hicks (ABD)

Carlos Mare 139 (ABD)

Martha Cooper (ABD) 

Mist (Fransa)

No More Lies (Türkiye)

Psyckoze (Fransa)

Suiko (Japonya)

Tabone (Türkiye)

Tilt (Fransa)

Turbo (Türkiye)

Wyne (Türkiye)

 

DSCN9018

 

Eline, bilgine sağlık Roxane, çok yoruldun belki ama Türkiye’de ezberleri bozdun! Yanında oturan C215’in kızının bakışındaki anlatımı ben yazmayayım buraya, fotograf kendisi söylüyor zaten.

Ve artık büyük usta Martha Cooper’ın objektifi ile ölümsüzler arasına girdin.. Bunun tadını daha sonra çok daha iyi anlayacaksın, şimdi artık sıra yeni işlerde, yeni başarılarda…

Çıta ÇOK yüksek… O çıtayı oraya kolay Pera Müzesi’nin müdürü, sanat adamı Özalp Birol’a ayrıca teşekkür ediyorum…

DSCN9020

ROXANE AYRAL’IN SERGİ KATALOĞUNDAKİ YAZISI

 

Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı

Roxane Ayral

Dünyanın tüm sokaklarını kendine mekân belleyen ve ifade şeklini sokakların özünden alan bir sanat formunun dört duvar arasına sıkışması mümkün mü? Popüler kültüre yönelmesiyle, başta Banksy olmak üzere birçok yıldız isim sayesinde aşina olduğumuz graffiti ve sokak sanatı, elbette yeni bir olgu değil. Underground (yeraltı) dönemini geride bırakan graffiti ve sokak sanatı artık sadece vandalizm değil küresel bir sanat akımı olarak anılıyor ve herkesin beğenisine sunuluyor. Galerilerin, koleksiyonerlerin ve müzelerin ilgisini çekiyor 

Türkiye’de 1990’lardan bu yana, yükselen değeri ile önemli bir alana işaret eden graffiti ve sokak sanatı ülkemizde ilk kez bir müze platformuna taşınarak sadece sanatsal bir çevreyi değil, birkaç jenerasyonu etkilemiş, zengin bir tarihe sahip bu fenomenin hem kapsamını hem de kültürel çeşitliliğini günümüze ulaştırmayı hedefliyor. Duvarların Dili: Graffiti / Sokak Sanatı sergisi uluslararası ve yerel sanatçı seçkisiyle tarihsel bir inceleme yaparken, sokağın günümüz dinamiklerini, farklı stil ve estetik anlayışlarını bir araya getiriyor ve bu sanatsal akımı fotoğraf ve müzik gibi disiplinlerle birlikte ele alıyor 

Güncel bir akımın gelişimine tanıklık ediyor olmanın mutluluğu bir yana, sınırları ve terimleri henüz muğlak ve tartışmalara açık bir fenomenin üzerine düşünüyor ve yazıyor olmanın heyecanı ile terim ve kavramları özenle seçmek gerekiyor. Serginin başlığında da kendini belli eden graffiti ve sokak sanatı ayrımı, farklılıkları ve buluşma noktalarıyla beraber değerlendirmeye ve tartışmaya hala açık. Varolan bu ayrımı sadece kronolojik bir değerlendirme özelinde ele almak yeterli olmayacaksa da tarihsel bir yaklaşımla başlamak doğru olacaktır.

Duvar çizim ve yazıları, neredeyse insanlık tarihiyle başlayan bir ifade şekli. Lord Byron’ın Akropol’e ya da Arthur Rimbaud’nun Mısır’daki Luksor Tapınağı’na yaptığı gibi kadim medeniyetlerden miras kalıntılara isim yazarak “ben de buradaydım” mesajlarını sıkça görmek mümkün. Geçmişe bakmaya devam edersek graffiti örneklerinin askeri alanda da ilgi gördüğünü söyleyebiliriz. 2. Dünya Savaşı’nda, tersane müfettişi James J. Kilroy’un yazdığı “Kilroy was here” (Kilroy buradaydı) bunun en bilinen örneklerinden biri. Zafer, fetih ve hâkimiyet ifadelerinden farklı olarak baskı altında olan ve ötekileştirilen grupların duvar yazıları ise direniş ve başkaldırının ifadeleriydi. Dönem itibariyle özellikle politik anlamlarla yüklü bu akım bir tür duvarların yaşam mücadelesiydi; imgeler belli bir süre sonra başka graffiticilerin müdahalesi ya da zamanın etkisiyle değişikliğe uğruyor, fakat kapatılan her yazı bir şekilde tekrar ortaya çıkıyor, bir diğerini doğuruyordu.

Politik mesajlardan uzaklaşarak kendi kültürünü, yani “graffiti kültürü”nü yaratan bu fenomen, 1970’lerde ekonomik ve siyasi değişikliklerin neticesinde “Amerikan Rüyası”nın sonunun ilan edildiği dönemde, New York’ta azınlık Afrika ve Hispanik kökenli gençlerin, varoluşlarını ifade etme ve alanlarını belirleme ihtiyacı ile doğdu. 1969’da New York sokaklarına takma ismini ve sokak numarasını yazan ilk graffiticilerden Taki183, 21 Temmuz 1971 tarihli NY Times gazetesine verdiği bir röportajda kendisinin de çalıştığını, vergilerini ödediğini ve kimseye zarar vermediğini ifade ederek niyetinin suç işlemek olmadığını açıkça belirtmişti.

İsmini şehre yayarak varolma eylemi olarak da tanımlayabileceğimiz graffiti, zamanla daha serbest bir kendini ifade etme sanatına dönüştü. Bu evrilmenin yeni ismi olan sokak sanatı, öncüsü graffitiyi de çatısı altına alarak teknik ve stillerin çeşitlendiği daha ucu açık bir disiplin olarak belirdi. Graffiticilerin kendilerine yakıştırdığı writer tanımlaması, yerini “sanatçı” kelimesine bırakarak yalnızca bireysel bir varoluş ve mücadele olmaktan çıkıyor, toplumsal ve sosyal konuları da ele alarak daha geniş kitlelere hitap etmeye başladı.

Kısa zamanda sade imzalar kaligrafik değer, stil ve renk kazanmaya başladı, tag’ler daha büyük ve daha etkileyici biçimlerde, daha ulaşılmaz alanlarda daha sık belirmeye başladı. Görünür ve akılda kalıcı graffitiler, daha çok saygı görüyordu. Özgün olmaya önem veren graffiticiler stillerini ilerlettikçe kaligrafik sınırları zorlamaktan kaçınmadılar. 1972’de Phase2, imzasını, günümüzde Bubble Style olarak bilinen, başta Softie adını verdiği yuvarlak hatlı balonumsu harflerle yazmaya başladı. 1974’te Tracy168 tüm harflerin neredeyse okunamayacak kadar karmaşık bir şekilde birbirine girdiği Wild Style kavramını ortaya koydu. 1976’da ise Lee Quinones ve efsanevi Faboulous 5 ekibi ilk defa bir metronun tümünü resimleri ve graffitileriyle kapladı. Sokak ve metrolarda stiller gelişip isimler yayılırken, graffitiye ilgi de giderek artıyordu.

İllegal olduğu için hızla silinen, sokaklarda zaman aşımına uğrayıp yok olan veya serbest alanda üretildiği için bir başkası tarafından müdahaleye maruz kalan bu eserlerin ölümsüzlüğe, ya da hiç değilse daha uzun bir ömre ulaşması fotoğraf sanatı ile mümkün oldu. Daha çok, fotoğrafladığı Paris gece görüntüleri ile tanınan 20. yüzyılın önemli fotoğrafçılarından Brassaï’nin arşivinin önemli bir bölümü de 1930’lardaki duvar çizim ve yazı fotoğraflarından oluşur. 1956 yılında MoMA’da açılan Language of the Wall (Duvarların Dili) başlıklı sergide, 30 yıllık bir süre zarfında Paris’te çektiği duvar fotoğraflarını sergileyen Brassaï için graffiti, insan ve doğa arasındaki kopukluğu sanatla dengeler.

İlk dönemlerinden beri, daha görünür olma amacıyla, New York metrolarına uygulanan ve şehrin bir ucundan diğerine gezen graffitiler, isimlerin farklı mahallelerde de tanınmasına neden olurken, Martha Cooper ve Henry Chalfant gibi fotoğrafçıların ilgisini çekmeyi başarmıştı. Aramızdan erken ayrılan Dondi gibi isimleri ölümsüzleştiren kareler, büyük çabalar sonucu 1984’te, fikrin doğduğu New York’tan uzakta, Londra’da Thames and Hudson yayınevi tarafından Subway Art başlıklı bir kitapta yayınlandı. Graffitinin ve özellikle metrolarda yaygınlık kazanan Wild Style tarzının anlaşılmasında büyük rol oynayan kitap, senelerce fotokopiyle çoğaltılıp elden elde gezerek birçok genç graffiticiyi etkilemiş, hatta onlar için “Kutsal Kitap” haline gelmişti. 1983’te, Henry Chalfant ve Tony Silver tarafından hazırlanan, graffiti ve Hip Hop’u konu alan Style Wars belgeseli, döneme damgasını vurmuştu. 1987’de yine Thames and Hudson yayınevi tarafından yayımlanan Henry Chalfant ve James Prigoff hazırladığı Spraycan Art kitabı büyük ilgi topladı. Çekilen fotoğraf ve filmler kapsamlı bir arşiv oluşturarak bu yükselen sanat akımının tanıklığını yaptı.  

Graffiti, artık gözardı edilemeyecek bir fenomen olmuştu ve 1980 yazında, New York’lu sanatçı birliği Colab (Collaborative Projects) tarafından düzenlenen Times Square Show sergisi ile sanat çevrelerinde de ilgi görmeye başladı. Bir yıl sonra “East Village”da kapılarını açan, Patti Astor ve Bill Stelling’in kurduğu Fun Gallery, sanat ortamlarına daha aşina ama sokakta da izini bırakan Kenny Scharf, Keith Haring, Jean Michel Basquiat gibi isimlerin yanı sıra graffitinin öncü isimlerinden Fab5Freddy, Lee Quinones, Dondi, Lady Pink ve Futura 2000’e de sergilerinde yer verdi. Fun Gallery, yıllarca graffitici, rapçi ve break dansçıları sanat camiasının temsilcileri olan küratörler, koleksiyonerler ve sanat eleştirmenleriyle bir araya getirdi. 1985’te kiraların yükselmesiyle kapanan galeri misyonunu tarihe damgasını vurarak tamamladı.

1989’da Shepard Fairey’nin henüz Rhode Island Tasarım Okulu öğrencisiyken yarattığı “André the Giant Has a Posse” (Dev André’nin Ekibi Var) yazılı sticker ve şablonlar hızla her yere yayıldı ve Providence sınırlarının ötesine geçti. Aynı dönemde San Francisco Sanat Enstitüsü’nde okuyan Barry McGee de (80’lerde Twist adı ile bilinen graffitici), bugün alametifarikası haline gelen, iki renkli karakterleri oluşturmaya ve sokaklara yaymaya başlamıştı.

Graffiti ve sokak sanatını geleneksel sanat akımlarından ayıran belki de en önemli özellik, yarattığı alt kültür ile sadece sınırlı bir çevreye değil geniş bir kitleye hitap edebilmesidir. Bu durumun en belirgin yaşandığı alanlardan biri de karşılıklı etkileşimin oldukça etkin olduğu müzik. Özellikle de, 1972’de, New York’ta, gençleri şiddetten uzaklaştırıp müzik ve dansla kozlarını paylaşmaya yönlendirmek amacıyla, Zulu Nation tarafından kurulan Afrika Bambaataa grubu ile gün ışığına çıkan Hip Hop. Tag’lerin metroları kapladığı bir dönemde Hip Hop kültürü, kendine ait giyim tarzı, “boom box” ritimleri, akrobatik break dance hareketleri ve rap müziğin kendine özgü şiirsel diliyle oluşmaya başladı. 1981’de ilk defa, Blondie grubu, “Rapture” ile bir pop parçasına Hip Hop ve rap öğeleri eklemişti ve video klibinde Lee Quinoñes ve Fab 5 Freddy’yi graffiti yaparken öne çıkarmıştı. Önce MTV’de yayınlanan parça, kısa zamanda yayıldı ve birçok gencin graffiti ve rap ile tanışmasına neden oldu. Hemen arkasından 1983’te Charlie Ahearn, Wild Style filmi ile graffitinin, Hip Hop müziğin ve break dance’in öncülerine rol vererek bu disiplinleri bir araya getirdi.

Müzik ile görsel sanatları bir araya getiren bir başka örnek ise, İngiliz Punk Rock grubu The Clash’in, soyut graffitileri ile ünlü Futura’yla 1982’de gerçekleştirdiği işbirliğidir. Grubun sadece albüm kapaklarını hazırlamakla kalmayan graffitici, konser sırasında bir performans olarak eserlerini uygulamak üzere grupla beraber turneye çıkmıştı. Sisteme kafa tutan punk gençliğinin en önemli temsilcilerinden biri ise Sex Pistols grubuydu. 1977’de “Never Mind the Bollocks” albüm kapağında yer alan Kraliçe Elizabeth’in portresi, Jamie Reid tarafından hazırlanmış ve bu isyankâr kültürün yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştu.

Hip Hop ve Punk Rock’ın vurguladığı özgürlükçü ve asi yaşam biçimi kaykay kültürü ile de kendini göstermeye devam etti. Aslen tahta parçalarına paten tekerleklerini takarak kaldırım sörfü anlamına gelen sidewalk surfing, yani bugünkü adıyla kaykay 1955 yılında Kaliforniya’da ortaya çıktı. 1972’de Jeff Ho, Skip Engblom ve Craig R. Stecyk III’nin, Venice Beach’te bir sörf dükkânı açmasından kısa bir süre sonra Z-Boys adı altında pek çok genci etkileyen bir takım kurdular. O günlerin enerjisini, Catherine Hardwicke’in yönetmenliğinde günümüze aktaran 2005 yapımı Lords of Dogtown filminin yazarı, aynı zamanda profesyonel kaykaycı, Stacy Peralta, 2001’de ise Dogtown and Z-Boys belgeselini yönetti. Belgeselin senaryosunu beraber hazırladığı arkadaşı görsel sanatçı Craig R. Stecyk III kaykay kültürüne ilişkin şöyle diyor: “Kaykaycılar, doğaları gereği, şehrin gerillalarıdır: teknoloji belasının işe yaramaz ürünlerini kullanışlı hale getirirler ve idari/kurumsal yapıları hiçbir mimarın hayal bile edemeyeceği şekillerde kullanırlar.”

Akrobatik hareketlerin bir anda gerçekleşmesi sebebiyle kaykay eylemi ancak o an yakalanan fotoğraf kareleriyle geleceğe taşınabilir. 1975’te genç bir fotoğrafçı olan Hugh Holland gençlerin sınırları zorlayıcı tavırlarının ve bu eylemin görsel estetiğinin büyüsüne kapılmıştı. Birkaç yıl boyunca onların peşine takılan fotoğrafçı, izinsiz girdikleri evlerin bahçelerinde veya boş havuzlarda geçirdikleri dönemleri ölümsüzleştirdi. Kısa zamanda kültürün yaygınlaşmasıyla, yarışmalar düzenlemeye başlayan kaykaycılar, markaların dikkatini çekmeye başladıklarında kaykayın etrafında bir piyasa oluşmuştu. Artık yakaladığı karelerde çocukların hareketleri ve yüz ifadelerinden çok bir logo kalabalığı ile karşı karşıya kalan Hugh Holland, günümüzde kaykay fotoğrafı çekmiyor fakat uzun yıllar sakladığı belgesel niteliğindeki tarihsel fotoğrafları bugün pek çok sergide sergileniyor. Gün geçtikçe yaygınlaşan bu kültürün, 1981’den itibaren kendine özgü bir yayını da oluştu. San Francisco’da ilk sayısını yayınlayan Trasher Magazine halen bu kültürü en başarılı şekilde ifade eden yayınlar arasında sayılıyor.

Aaron Rose’un hazırladığı Beautiful Losers başlıklı sergi ve belgesel, 2000’li yıllarda graffiti sanatıyla kaykay kültürü arasında bir bağlantı kurarak ilgileri bu sanat formunun üzerine bir kez daha çekmişti. Plak kapakları çalışan, müzik videolarında performans sergileyen, kaykayların üzerini ve kayılan alanları boyayan graffiticiler ve sokak sanatçıları da bu kültürün ayrılmaz bir parçası haline geldi. İnternet ve sosyal medyanın iletişimi oldukça kolaylaştırdığı bu dönemde, JR’ın dev portre fotoğrafları yayılmaya başlamış, sanatçı bu ağı kullanarak, hâlâ devam eden interaktif “Inside Out” projesini başlattı.

Bu hızlı evrim ve yeni sanatçıların ortaya çıkması, sokak sanatının uluslararası bilinirliğini arttırmış olsa da, sanatçılar arasından eleştiriler de yükselmeye başladı. Banksy’nin 2010’da gösterime giren Exit Through The Gift Shop (Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkânından) başlıklı belgesel niteliğindeki filminde bu süreci takip etmek mümkün. Başlarda graffiticilerin geceleri duvar boyama maceralarını kamerasıyla takip eden obsesif kameraman Thierry Guetta, sonunda Mr. Brainwash takma adıyla sanatçı olmaya karar veriyor ve basını da kullanarak ses getiren bir sergi açmayı başarıyor.

Giderek önem kazanan, fakat bazılarının hâlâ “Vandalizm” olarak adlandırdığı sokak sanatı, sanat çevrelerinde tartışma konusu olmaya devam ediyor. Artık sosyal medya mecraları aracılığıyla herkes muhabir, yazar, küratör, fotoğrafçı veya sanat eleştirmenliğine soyunabiliyor. Toplum graffiti ve sokak sanatını benimsedikçe, galeriler ve yayınlar bu talebe cevap vermeyi ihmal etmiyor. Bugün bu akım, uzun bir mücadele sürecinin ardından, müzelere girebilecek bir aşamaya geldi. Hatta artık daha profesyonel duyulan bir terminoloji ile anılıyor: Contemporary Urban Art (Çağdaş Kent Sanatı).

Günümüzde, bu akımın başrol oyuncuları sanatçılar, dünyanın dört bir yanında yaşıyor ve sık sık seyahat ediyorlar. Teknik, tarz ve sanatçı çeşitliliği graffiti ve sokak sanatının gücünün altını çizerken gittikleri şehrin sokaklarında bir iz bırakmayı adet edinen graffitici ve sokak sanatçıları, eserleriyle kültürlerarası bir değer yaratıyorlar. Dünden bugüne, imzalar stil kazandı, stiller mesajlarla tamamlandı, mesajlar yeni mecralara sıçradı, dev boyutlara ulaşan bu mecralar hayali dünyalar ve karakterlerle dolduruldu… Sokakta hayat bulan bu sanatın, ileride sahne olacağı açılımlar oldukça heyecan verici!

—————————————————–

DUVARLARIN DİLİ SERGİSİ,

GRAFFİTİ VE SOKAK SANATININ TARİHSEL BİR ANLATIMIDIR.

SOKAK SANATÇILARINI GENİŞ YÜREKLERİNİN BİR BELGESİDİR.

SEVGİ İLE HALLEDİLMİŞ BİR İŞİN, UNUTULMAYACAK BİR ÖRNEĞİDİR…

YAŞASIN SANAT!

Fotograflar: © Cüneyt Ayral – Dilara Kutay – Roxane Ayral

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, PARİS'TEN HABERLER, Roxane Ayral'ın yazıları, SANAT, SERGİLER, TANITIMLAR & DUYURULAR, YAZILAR

Davis Kupası ve Davis Kupası (2.Gün) “iki yazı birden”

Davis Kupasında en prestijli bölümü olan “Dünya Grubunun” yarı-finalleri oynanmaya başlandı. Fransa Roland Garros’un kırmızı toprağında son iki yılın şampiyonu Çek Cumhuriyetini ağırlarken, İsviçre’de Cenevre, Palexpo Center’da 18.500 kişinin önünde İtalya’yı konuk ediyor. İlginç bir şekilde her iki maç ta ev sahipleri lehine 2-0 bitti. 5 setlik bir format üzerinden oynanan maçların hepsi üçer sette bitti.

Profesyonel Tenise baktığınız zaman, ferdi olmasından kaynaklanan güçlüklerin yanında, sporcuların sağlıklarını sınırsızca zorladığını görürsünüz. Daha yeni ABD Açık’ın set-zemininden, 35+ derece sıcağından, korkunç neminden, fevkalade gürültücü ahalisinden ve 5 setlik gece maçlarından çıkıp, 8-9 saat uçarak dönmüşsünüz evinize, Avrupa’ya. Birkaç gün bile dinlenmeden soğuk bir iklimde, kapalı-kortta, değişik bir zeminde Ülkeniz için ter dökmeye çalışıyorsunuz ! Tenis sezonu neredeyse tüm yılı kapsıyor. Tatil olanağı pek yok. Sürekli bir iklimden diğerine uçuyor, gecelerinizi otel odalarında bavul içinde yaşayarak yalnız geçiriyorsunuz.

Bugün tümüyle dolu Palexpo Center’deki ilk maça teknik bir aksaklıktan dolayı yetişemedim. Ama haşmetmeabları Federer azıcık zorlandığı ilk setten sonra işi motora bağlayıp sıkıcı bir maçta iyi de oynamadan kısa sayılacak bir sürede bitirmiş (76, 64, 64). Zaten Fognini hariç diğer İtalyan tenisciler kesinlikle daha düşük bir ligden.

Sonra Wawrinka ile “İtalyan Aygırı” lakaplı Fognini sahne aldı. İsviçreli raket gününüde olursa zevkle izlenen fevkalade bir yetenek. Fognini yetenek konusunda yabana atılamayacak biri olmasına rağmen zaman zaman rakibini izlemekle yetindi. Hele maçın ikinici setinde İtalyanın bir smaçını çıkarttığı puan tenis sporunun en güzel örneklerinden biriydi. Fognini çaresiz kalıyor ve hırsını hakemlerin kararlarından almaya çalışıyor ama “şahin göz” onu yine haksız çıkarıyordu (63, 62, 62).

İsviçre’nin antrenörü Severin Lüthi. Özel bir konumu var. Aynı zamanda hem Federer hem Wawrinka’nın da özel antrenörü. Şimdi durum İsviçre lehine 2-0 olunca yarın çift maçına Federer/Wawrinka ekibi yerine daha zayıf bir takım sahaya sürebilir. Zaten Lüthi basın toplantısında “..Onları küçümsemeyeceğiz ama şimdi elimizde takım kurmak için birden fazla seçenek var” dedi. İsviçre kanımca artık finaldedir. 1992’de de Hlasek ve Rosset ile finale kalmışlar, ama karşılarında Agassi, Sampras, McEnroe ve Courier’den kurulu ABD’nin “rüya takımını” bulmuşlardı. 22 yıl sonra yine deneyecekler.

Fransa’daki diğer yarı-finalde ise Gasquet büyük bir sürpriz gerçekleştirerek Berdych’i 63, 62, 63’lük setlerle yendi. Tsonga ise knedisine pek rakip olamayacak Rosol’u benzer bir skorla 62, 62, 63 geçti. İki maçın toplam süresi 3.5 saati geçmedi. Bu normalde 5 setlik tek bir maçın süresi bile değildir. Yukarıda değindiğim gibi anlayın bitkinliğin derecesini. Paris’te daha iş bitmedi. Bugün kü (C.tesi) çift maçını büyük usta Stepanek’in liderliğindeki Çekler alırsa son gün tam bir didişme yaşarız. Bu nedenle Çekler ilan edilen takımı değiştirip Vesely’nin yerine Stepanek’in yanına yine Berdych’i yerleştirebilir. Hoşkalın.

 

——————
Davis Kupası “Dünya Grubu” yarı-finallerinin 2. gününde çiftler müsabakaları yapıldı. Tahmin ettiğimiz gibi tüm takımlar ilan etmiş oldukları ekipleri değiştirmişlerdi. İsviçreliler ilk gün teklerde 2-0 öne geçmelerinin avantajını Federer’i dinlendirerek kullandılar. Sahaya Wawrinka-Chiudinelli iklisiyle çıktılar. Bu ekip 4’dür birlikte oynuyor ama daha hiç maç kazanamadılar ! İtalyanlar ise atacak başka kurşunları olmadığı için mecburen Fognini’yi dahil ederek en kuvvetli takımlarını kurdular.

Dört saatin üzerinde süren bir maç sonunda İtalyanlar 3-2 kazandılar (75, 36, 57, 63, 62). Ancak Fognini’ye iki gündür zorlu maçlar oynatmanın bedelini yarın ödeyebilirler. Federer kendi saha ve seyircisi önünde onun karşısına dinlenmiş çıkarken Fognini 8 sette yedi saate yakın sahada kalmış olarak sahne alacak ! Belli olmaz, İtalyanlar yarın Fognini yerine dinlenmiş bir Seppi ile de sahaya çıkıp sürpriz arayabilirler. Yarın Federer’in ilk maç olarak sahaya çıkması da önemli. Haşmetmeabları kazanırsa iki gündür üst üste maç oynayan Wawrinka-Bolelli maçı hiç oynanmayabilir.

Diğer yanda Fransa-Çek Cumhuriyeti maçında her iki taraf ta ilan edilenden değişik ekiplerle endam ettiler. Çekler 0-2 geride olmanın dezavantajıyla Stepanek’in yanına Vesely yerine Berdych’i sürdüler. Fransızlar da Monfils’li takım yerine tekleri oynayan Tsonga-Gasquet iklisini tercih ettiler. Kağıt üzerinde Çeklerin ekibi fazlasıyla ağır basıyordu. Ancak Çeklerin ağır-abileri yorgunluk ya da bıkkınlıktan olsa gerek gerçek oyunlarının çok altında bir performans gösterince maç 3.5 saatte ve dört sette Fransızların oldu (67, 64, 76, 61). İki takım arasında çok fark vardı : Örneğin Fransızlar 16 ace atarken diğerlerinin ace sayısı 1’de kaldı. Epey de elektrikli bir maç oldu. Hem itirazlardan hem de Çek izleyicilerin aşırı tezahüratından oyun birkaç kez durdu.

Bu sonuçla Fransa 3-0’ı yakalayarak Davis Kupasında ilk finalist oldu. Yarın (Pazar) oynanacak maçlarla da büyük bir olasılıkla İsviçre diğer finalist olarak Kasım sonu Paris’e gidecek. Hoşkalınız.

Bekir Emre

 

Yorum bırakın

Filed under Bekir Emre yazıları