PARİS TURLARIM

 

Ekran Resmi 2016-02-01 11.35.11

Ahmet Öre’nin Pariste.net sitesinde Paris Turlarım hakkında bir yazı yayımlandı.. Eğer ilginizi çekiyorsa okuyun

http://www.pariste.net/2016/02/krk-yllk-parizyen-cuneyt-ayral-ile.html

 

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar, HABERLER

NU FOTOGRAF MESELESİ

İstanbul’da Piramid Sanat Merkezi’nde 2015 Şubat ayında açmış olduğu ÇIRILÇIPLAK adlı Nü Fotograf sergisinin kataloğu Piramid Sanat Merkezi’nde var, isteyen gidip alabiliyor. Piyasaya, kitapçılara verilip verilmediğini bilmiyorum açıkçası.

 

Bu sergide öne çıkan iki sanatçı var. Birisi Erden Cantürk diğeri de Japon sanatçı Tetsuro Higashi.

16ıncı Avrupa Nü Fotograf Festivali 6-16 Mayıs 2016 günlerinde Fransa’nın Arles şehrinde yapılacak.

Bu festivale andığım sergiden Tetsuro Higashi davet edildi ve OİRAN Fotografları serisi ile 40 a yakın fotografını sergileyeceğiz. Festivale sunmak istediğim diğer sanatçı Erden Cantürk ne yazık ki sponsor bulamadığı için bu teklifi red etmek durumunda kaldı. Oysa onun da fotografları tam bu festival içindi. Umarın gelecek yıl da onu götürebilme şansımız olur.

Ben kendi adıma, artık koleksiyonerliğimi Nü Fotograftan yana kullanıyorum. Şimdilik koleksiyonumda:

Koray Erkaya

Erden Cantürk

Bedri Baykam

Uwe Ommer

Martial Lenoir

Tetsuro Higashi

Hugh Holland

Philippe Deutsch

Arto Pazat

Damien Guillaume

Michel Portier

Nathan Schenk

Bill Massey

İmzalı fotograflar var. Bunlardan Uwe Ommer, Hugh Holland ve Tetsuro Higashi’nin yanı sıra Hollanda’dan Nathan Schenk’i, Almanya’dan hannes Casper’i de temsil ediyorum ve ürünlerini meraklılarına satıyorum.

Eserler ile ilgilenenler bana ayral@ayral.com adresimden ulaşabilirler…

Tetsuro Higashi

Hannes Casper

Uwe Ommer

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

GELİN PARİS’İ BİRLİKTE GEZELİM

Ekran Resmi 2015-12-15 18.34.11

A CONCEPT TRAVEL “BENİM PARİS’İM” KİTABIMDAN ÇIKIŞLA BİR PARİS TURU DÜZENLEMİŞ…

ANCAK BU TURUN DIŞINDA DA PEK ÇOK PARİS GEZİLERİ VAR ELBETTE, BİR GÜNLÜK, YARIM GÜNLÜK TURLAR DA YAPIYORUM A CONCEPT İLE…

PARİS’İN GİZEMİNİ, FARKLILIKLARINI BENİMLE GEZMEK İSTERSENİZ EĞER EN KOLAYI A CONCEPT İLE HABERLEŞMEK…

A CONCEPT / Elvan UZEL MATEO

elvan@aconcept-travel.consulting

Fransa ile çeşitli nedenlerle 40 yıllık bir geçmişi olan yazar Cüneyt AYRAL’ın geçtiğimiz aylarda yayımlanan 22. kitabı « Benim Paris’im »’den yola çıkarak, yazarın eşliğinde, kentin kaldırımlarını arşınlayacağınız özel bir gezi öneriyoruz.

Yazarın 20 yıldır yaşadığı bu kentte biriktirdiği pek çok anekdotu paylaşacağınız çok renkli ve bir o kadar da zengin bir gezi olacak. Geleneksel Fransız mutfağının gerçekçi örneklerini tadacağınız lezzet duraklarımızda kendinizi tam bir parizyen hissedeceksiniz.

PROGRAM

  1. gün :

Paris Havalimanında karşılama ve özel otobüsümüzle konaklayacağımız 4* Les Jardins du Marais Luxury Boutique Hotel’e hareket.

Check-in ve yolculuğunuz süresince sizlerle kendi Paris’ini paylaşacak Cüneyt Ayral ile buluşmanın ardından odalarınıza yerleşip biraz dinlendikten sonra saat 20:00’de otelden yürüyerek 20 dakika uzaklıktaki, Seine Nehri kıyısında, Saint Louis Adası’nın ışıklandırılmış manzarasına karşı yemek yiyeceğimiz Cüneyt Ayral’ın sizler için seçtiği restorana doğru yürüyüşümüze başlıyoruz.

2015-12-07 11.20.59-1Bu ufacık parizyen restoran sadece ayrıcalıklı konumu ve XIX. yy başına ait dekorasyonu ile değil daha çok geleneksel ve leziz mutfağı ile Ayral’i cezbetmiş, sahibi Alain sizleri memnun etmek için elinden gelecek herşeyi yapacaktır.

Yemeğimizin ardından, otelimize yürüyerek dönüyoruz yine. Yol üzerinde rastlayacağımız sayısız bar à vins, şarap barlarından birinde akşam keyfini uzatmak isteyenler olabilir.

Ancak unutmayın, ertesi gün uzun bir yürüyüşün günü !

  1. gün :

Sabah otelimizde kahvaltının ardından 10:00’da hareket ediyor ve 10:30’da Grands Boulevards Metro durağında Cüneyt Bey ile buluşarak turumuza başlıyoruz. 2. Paris’in pasajlarından, 1. Paris’in Cafelerine, 4. Paris’in Marais’sinden 11. Paris’in Bastille’ine kadar uzanan bir gezi…

2015-12-13 16.02.30Marais semtine geleneksel turistik geziler Güney’den veya Kuzey’den girer, biz Cüneyt bey ile Batı’dan yaklaşıyoruz içlere doğru. Bu semt sakinlerinin gündelik alış-verişlerini ettiği bir kapalı pazar yerini göreceğiz örneğin. Ah Paris’in bu kapalı pazarları !

Bugün pek çoğu kapanmaya yüz tutmuşken Paris Belediyesi’nin sahip çıktığı birkaç pazar yeri işte bu göreceğiniz kadar renklidir, aslında pazar yeri değil, sosyal kaynaşma mekânları olarak gözleyeceksiniz.

Marais semtinin Yahudi ağırlıklı nüfusu ve semt sakinlerinin işlettiği ticarethanelere, « gay »lerin neden burayı mekân edindiklerine dair pek çok öykü dinleyeceksiniz Ayral’dan.

Eskiden Kraliyet Meydanı (Place Royale) adını taşıyan bu alan 1800’de bugünkü ismini almıştır. Paris’teki 2. en eski “meydan” olarak tasarlanmış bu alan 1954 yılından beri tarihi eser olarak koruma altındadır.

Meydanın merkezindeki açıklık alan tarihte pek çok düelloya, turnuvaya, binicilerin gösterilerine sahne olmuştur. Bugün ise, klâsik Fransız tarzı bir park olarak düzenlenmiş bu alanda sokak sanatçılarının gösterilerini izlemek ve caz veya klâsik müzik orkestralarını keyifle dinlemek olasıdır. Meydanı çevreleyen yapılarda eski kraliyet konutları bulunmaktadır. Ayrıca Victor Hugo’nun bugün müze olan evi de buradadır. Binaların altındaki kemerli koridorlar bugün sayısız sanat galerisine ev sahipliği yapmakta. Halk arasında birkaç yıl önce çok adı geçen politikacı Dominique Strauss-Kahn’ın, eski kültür bakanı Jacques Lang’ın evleri de bu meydana bakmaktadır.

Bu meydanda, sıcak çikolatası ve macaronları ile ünlü bir cafede molanın ardından, bir sanat beşiği olan Village Saint Paul’de bir süre gezip otelimize saat 19:00’da dönüyoruz.

20:30’da, akşam yemeğimizi yiyeceğimiz, aynı zamanda bir şarap kavı da olan restorana gitmek üzere metroya yöneliyoruz.

Lezzet duraklarımızın üçüncüsü bizi saat 21:00’de bekliyor olacak ve sizleri düş kırıklığına uğratmayacaktır. Şarküteri tabağı ve ördek spesialitelerini Ayral size hararetle tavsiye edecektir. Şarabımız da yediklerimizle orantılı sakin bir şarap olacak…

Hakedilmiş bir uyku için otelimize metro ile dönüyoruz.

  1. gün :

Otelimizde kahvaltının ardından, saat 10:00’da Cüneyt Ayral ile Saint Germain des Près semtinin tanınmış kafelerinden Café Bonaparte’ta bulusmak üzere 9:30’da hareket ediyoruz.

Bugünkü temamız Street Art & Graffiti !

2015-09-04 19.20.54-1Fransız müziğinin ve sinemasının önemli isimlerinden Serge Gainsbourg’un evinde street art sanatının ve felsefesinin yaşayan en güzel örneklerini göreceğiz. Saint Germain des Près sokaklarında yürürken önemli sanat, fikir ve politika akımlarının doğdugu mekânları görüp Ayral’ın anılarını paylaşacağız ve pek çok köşede bizlere göz kırpan, önünden çoğu zaman farketmeden geçip gittiğimiz street art eserlerini hayretle fotoğraflayacağız.

Daha sonra, belediye otobüsü ile, yerel belediyesinin street art sanatına sahip çıkarak pek çok eseri korumaya aldığı semte gidiyoruz.

Felesefesi, teknikleri, mekân seçimleri ve boyutları ile bu sanat dalını kendi kızı street art ve graffiti küratörü olan Ayral’dan dinlemek bu sanata bakışınızı değiştirecektir.

Ayrıca bu semtte çok önemli boyutlarda bir kentsel dönüşüm planının uygulamaya geçirilip yaşamaya başlamasının öyküsünü de yerinde gözlemleyebileceksiniz.

Hafif bir öğle yemeğini, bu yeni kent parçasında yiyeceğiz.

Yemekten sonra, yüryüşümüzü sürdürüp, eskiden dev buzdolabı olarak kullanılan atıl bir sınai tesisin, sanatın kalbinin attığı bir mekâna dönüşümünün öyküsünü, yazarlığının yanısıra usta bir fotografçı da olan Ayral’dan, yani birinci ağızdan öğreneceksiniz.

Bu merkezde bir saatlik serbest bir gezi imkanımız olacak, zira, binanin içindeki sayısız heykel, resim, tasarım vs. atölyelerinde çalışmakta olan sanatçılarla sohbetin keyfine de diyecek yoktur.

Burada turumuz saat 16:00 civarında sonlanıyor. Ama Ayral’ın sürprizleri biter mi bitmez mi onu bilemiyoruz. Biz şimdilik akabinde serbest zaman diyelim ve gezinin nasıl sonlandırılacağını ona bırakalım.

Lezzet duraklarımızın sonuncusu için otelimizden 19:00’da ayrılıp, Saint Germain semtinde, 19:30’da bizi bekleyecek şef David’in restoranına gideceğiz. Babadan oğula geçegelen bu küçük restoranda tadı damağınızda kalacak bir yemek yerken içinde sergilenen kültürel zenginliklerini de Ayral’dan dinleyeceksiniz.

  1. gün :

Sabahleyin otelimizde sadece bir kahve içtikten sonra, check-out işlemlerini tamamlayıp, Ile Saint Louis’de ünlü brunch’lardan birine yürüyerek gidiyoruz. Parislilerin çok keyifle yaptıkları bu etkinlikten pay almak sizlere de keyif verecektir.

Uzun sohbetimiz sırasında Ayral’dan, bu semtte yaşamış pek çok ünlünün öyküsünü dinleyecek, yakın dostu Moustaki’ye dair anılarını yerinde paylaşacaksınız.

Brunch’in ardından otelimize dönüyor ve saat 15:00’te özel otobüsümüzle havalimanına doğru harekete geçiyoruz.

 

 

3 Yorum

Filed under Fotograflar

BENİMLE FRANSIZ RİVİERASINI DOLAŞMAK İSTER MİSİNİZ?

2015-11-25 12.51.19 kopya

EĞER BENİMLE FRANSIZ RİVİERASINI DOLAŞMAK İSTERSENİZ, A CONCEPT TRAVEL ‘I ARAMANIZ YETERLİ. ELVAN HANIMIN YAZDIĞI TURU BURADA AKTARIYORUM.. BAKALIM BEĞENECEK MİSİNİZ?

KAÇ PARA MI? ONU A CONCEPT BİLİYOR, BEN ANLAMIYORUM O İŞLERDEN…

e-mail adresi : A CONCEPT / Elvan UZEL MATEO

elvan@aconcept-travel.consulting

1.gün :

Nice Havalimanında misafirlerimizin karşılanması ve özel aracımızla otelimize transfer.

Check-in işlemlerinin ardından kısa bir dinlenmeden sonra saat 16:00’da otelimizden ayrılıyor ve ünlü ressam Matisse’in evini ziyarete gidiyoruz.

Çok büyük bir arazide yer alan bu müzede Matisse’in paha biçilmez eserlerini görecek ve ressamın Fransız Riviera’sı ile olan öyküsünü Cüneyt Ayral’ın yorumlarıyla öğreneceksiniz.

Musee-Matisse-Nice kopyaMatisse Müzesi gezisinin ardından akşam yemeği için kent merkezine dönüyor ve kentin en ünlü ve leziz pizzalarının yapıldığı 3 restorandan birine gidiyoruz. Uzun yıllar İtalya’nın bir parçası olarak yaşamış olan Nice şehrinde pizza İtalya’dan farksızdır.

Geceleme otelimizde.

2.gün:

Otelde kahvaltının ardından, saat 9:30’da Monaco’da şehir turu için özel aracımızla hareket.

Lüks alışveriş mağazaları, muhteşem mimarisi ile sizleri etkileyecek bu şehirde öğle yemeğimizi de Café de Paris’de yedikten sonra İtalya’da bulunan San Remo kentine doğru 15:00’te hareket ediyoruz. Burada giyim eşyasından yerel tüketim malzemelerine ve hediyeliklere çok çeşitli ürünü Fransa’ya oranla daha ucuza satın alabileceksiniz.

San Remo şarkı festivalinin gerçekleştirildiği ünlü Ariston Sineması göreceğimiz mekanlar arasında.

San Remo limanında keyifli bir aperitif sonrası 19 :30’da sahil boyunu takip ederek akşam yemeğimizi yemek üzere Bordighera kentine doğru hareket ediyoruz.

Yemeğimizi Cüneyt AYRAL’ın müdavimi olduğu bir işletmede yiyeceğiz. 3 kuşaktır babadan oğula işletilen bu deniz ürünleri restoranında kusursuz 20151125_113306 kopyave son derece sıcak bir ağırlamanın yanısıra, yiyecekleriniz de aklınızda yer edecektir. Yemeğimize, İtalyanların ünlü Chianti şarapları eşlik edecek…

Yemeğin ardından, otelimize transfer ve hakedilmiş bir uyku otelimizde !

  1. gün:

Otelimizde kahvaltının ardından, kültür ve sanatla içiçe bir gün geçirmek üzere deniz kıyısından uzaklaşıp Nice’in sırtlarına, Saint Paul de Vence kasabasına doğru saat 9:00’da hareket ediyoruz.

Her bir taşından sanat akan bu kasabada, tipik bir ortaçağ mimari dokusunda yürüyeceğimiz dar arnakut kaldırımlı sokaklarda sağlı sollu sayısız artist atölyesi görebilir, sanatçıların kendileriyle sohbet edebilir, eserlerini atölye fiyatına edinebilirsiniz.

Bazı sanatçıların öykülerini Cüneyt AYRAL’dan dinleme ayrıcalığı da ayrı bir keyif unsuru…

Saat 12:00’de öğle yemeğimizi bu kentin girişinde bulunan çok ünlü bir restoranda yiyeceğiz. Bu restoranın gastronomik menüsünün yanısıra içinde ve muazzam manzaralı bahçesinde bulunan tüm sanat eserlerinin orjinal olması da en büyük özelliklerindendir.

20151125_124821 kopyaSaat 13:30’da Picasso’nun yaşayıp, kentin ekonomik işleyişine damgasını vurduğu Vallauris kasabasına doğru hareket ediyoruz.

Vallauris, Picasso’nun yol göstermesi ile toprak seramik tasarım ve üretimi üzerine yoğunlaşmış bir kasabadır. Kentin en eski atölyesini gezecek sanatçı ustalarından seramik sanatı üzerine değerli bilgiler edineceksiniz. Tek parça olarak üretilen işlerden de atölye fiyatına edinmeniz mümkün olacaktır.

Saat 15:30’da Antibes şehrine doğru hareket ediyoruz. Picasso müzesini ziyaret ettikten sonra Cüneyt AYRAL’ın bu kent ve Osmanlı tarihi hakkında anlatacaklarını dinleyerek eski kent sokaklarında, limana kadar keyifli bir yürüyüş yapıyoruz.

Saat 19:00’da hafif bir akşam yemeği yemek üzere Cannes şehrine doğru hareket edeceğiz.

Konaklama otelimizde.

4.gün:

Otelimizde kahvaltının ardından yürüyerek eski Nice’e doğru yola çıkıyoruz.

2015-11-26 12.51.57 kopyaEski Nice sokaklarında Cüneyt AYRAL’ın anılarını paylaşarak çok renkli bir yolculuğa çıkıyor, tanıdığı sanatçıların atölyelerine uğrayıp, bölgenin özelliği olan sarı taşlardan inşaa edilmiş binalar arasında yerel ürünler satan dükkanlarda molalar vererek.keyifle dolaşıyoruz.

Önemli duraklarımızdan biri zeyini ile ünlü yörenin zeytinyağı değirmenlerinden biri.

Zeytine dair her türlü ürünün yapılışını görebileceğiniz bu gezinin akabinde birbirinden leziz, zeytinli hardal, değişik aromalı yeşil ve siyah zeytin ezmeleri, çok çeşitli zeytinyağı türleri gibi yerel ürünleri tadacağız, dileyenler satın alabilirler elbette.

Serbest yiyeceğimiz öğle yemeğinden sonra saat 15:00’te bir başka kültür ve sanat kasabası olan Mougins’e doğru hareket ediyoruz.

Sayısız sanat galerisi ve ortaçağ mimarisinin tüm özelliklerini korumuş sokakları, sırtlarından göreceğiniz nefes kesen manzaraları ile Mougins’de vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız bile…

Akşam yemeğini Mougins’de yiyor ve akabinde otelimize dönüyoruz.

Konaklama otelmizde.

5.gün:

20151126_102709 kopyaBu kez otelimizden kahvaltı etmeden ayrılıyor ve Villefranche sur Mer kasabasının deniz kıyısındaki restoranlardan birinde bruch aldıktan sonra havalimanına hareket ediyoruz.

 

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

Paris’i daha yakından tanımak için: Benim Paris’im

doganabiparisimDoğan Yurdakul

doğan yurdakul portreHerkesin bir Paris’i vardır. Türk insanı açısından orada yaşayanların ayrı, turist olarak gidenlerin ayrı. Hiç görmemiş olanların düşlediği Paris başka, o şehirde yaşamaktan bıkmışların Paris’i başkadır.

Birkaç günlüğüne turist olarak gidenlerden kimileri için Eyfel Kulesinin, Notre Dame katedralinin, Zafer abidesinin önünde selfie çekme veya Galerie Lafayette, Printemps gibi alışveriş merkezlerinde hangi eşyayı ne kadar ucuza aldığını dönünce anlatma şehridir. Kimi turistler için kültür ve sanatın başkentidir. Paris, genç aşıklar için Seine Nehri’nin köprülerinin birinin altında öpüşmektir. İşadamları için kolayca iş bağlanabilen, seks turizmi için gidenler açısından aradıkları her türlü fanteziyi bulabilecekleri bir başkent. Malı davarı satıp ekmek parası kazanmaya gidenler için göçmen mafyasıyla anlaşırlarsa çalışabilecekleri, biraz fazla paraları varsa, bazı “illegal” ilişkilere razı olup, bir konfeksiyon atölyesi, bir dönerci büfesi veya “helal et” satan bir Türk bakkalı açma şansını bulabilecekleri bir yerdir. Öğrencilere göre ise “herifçioğlu koyvermiş sakalı Saint Michel’de” deyişinde olduğu gibi, ömür boyu anlatılacak bir kent.

Benim birkaç Paris’im var. Gençliğimde Paris bana, Mayıs 68’in verdiği heyecanla devrimin başkentlerinden biri gibi görünürdü. 68’i Ankara’da, 69’u Paris’te yaşadım. Devrim bastırıldıktan sonra Sorbonne isyancılarının topluca gönderildiği Vincennes Üniversitesinde doktora öğrenciliği yaptım. Mayıs 68’i yaşayanlardan dinledim. Fransa Türk Öğrenci Birliğinin yöneticilerindendim. O yıllar, unutamayacağım anılar arasındadır. İkinci Paris’im 12 Eylül’den sonra mülteci olarak yaşadığım, her türlü işte çalıştığım Paris’tir. Üçüncüsü ise geçen Ekim ayında torunlarımı sevmek için gittiğim ve tanımakta güçlük çektiğim Paris. Bu şehir insanı her zaman şaşırtır, bir daha gidersem neyle karşılaşacağımı hiç bilmiyorum.

Arkadaşım Cüneyt Ayral’ın 160 sayfalık küçük kitabında bambaşka bir Paris ile karşılaşıyorsunuz. Paris’i çok iyi bildiğini sananlar için de sürprizleri var, ilk kez görecek olanlar için de.

Kendisinin de söylediği gibi bu kitap aslında bir “Paris Rehberi” değil. Yıllarca orada yaşamış birinin, Paris’in gezip görmekten zevk aldığı köşe bucağını anlatıyor. Dilerseniz, ben de sizi çok kısa olarak onunla birlikte gezdireyim.

ÜNLÜLER GEÇİDİ

Cüneyt, dolaştığı her yerde ille de yerli yabancı bir ünlü ile karşılaşıyor veya onların ayak izlerini buluyor. Geçen yüzyıllardakilerin müzelerini, evlerini, kafelerini, mezarlarını anlatıyor. Yaşayanların kimiyle arkadaş, bir kafede sohbet ediyor. Kimiyle sadece karşılaşıyor, konuşuyor, röportaj yapıyor, kiminin fotoğraflarını çekiyor.

Sayfa akışına göre sıralayayım:

Brigitte Bardot, Serge Gainsbourg, Pablo Picasso, André Gide, Joséphine Baker, Catherine Deneuve, Marcello Maostrianni, Charlotte Rampling, Victor Hugo, Louis Aragon, Elsa Triolet, Jean-Paul Sarte, Simone de Beauvoir, André Malraux, Juliette Gréco, Oscar Wilde, Le Corbusier, Pierre Loti, Henri Matisse, Edith Piaf, Georges Moustaki, Balzac, Rodin, Onassis, Rothschild, Farah Diba, Salvador Dali…

Ekran Resmi 2015-12-15 18.34.11

90’lı yılların başında Hȏtel Odeon’da kalırken, bir sabah fırından croissant almaya gittiğinde üzerinde bej rengi bir pardesü olan Marcello Maostrianni ile karşılaşır. Ünlü İtalyan aktör, “henüz yüzünü yıkamadan” eşi Catherine Deneuve’e sıcak croissant yetiştirmek derdindedir…  Victor Hugo’nun 1784 yılında “Café de Chartres” adıyla kurulan ve bugün “Grand Véfour” adını taşıyan restoranda her seferinde aynı mönüyü, şehriye çorbası, dana sırtı ve kuru fasulye yediğini Cüneyt Ayral’dan öğreniyorsunuz…  Pierre Loti’nin eski bir “Başkentler” kitabının Constantinopolis bölümünü yazdığını da …

Siyasilere gelince; Georges Pompidou, Mitterand, Jacques Chirac. Bu Cumhurbaşkanları’nın  her birinin adıyla kurulmuş bir kültür merkezi veya müze var. “Bir politikacının adını kültür ile birleştirmezseniz o zaman onun unutulup gitmesine neden olursunuz, çünkü kalıcı olan sanat ve kültürdür” diyor Cüneyt. Ve ekliyor:  “Nicholas Sarkozy için ise herhangi bir kültürel yapı ya da etkinliğin planlandığını henüz duymadım.”

BİZİM ÜNLÜLER VE ÜNSÜZLER

Abidin Dino, Hüseyin Baş, Hilmi Yavuz, İlhan Berk, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Leyla Zana, Nedim Gürsel, Bedri Baykam, Hıfzı Topuz, Fikret Mualla, Ahmet Taner Kışlalı, Gökşin Sipahioğlu, Guiseppo Donizetti (“Donizetti Paşa”), Ajda Pekkan, Jön Türkler, Şinasi, Ali Suavi. Onlar da var kitapta. Kimiyle dostluk ve arkadaşlık, kimiyle röportaj, kiminin Paris anekdotları, kiminin anıları.

Père Lachaise mezarlığını öyle bir anlatıyor ki adeta orada yatan ünlülerle birlikte olmak istiyorsunuz. Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Georges Moustaki, Edith Piaf, Balzac, Bizet, Maria Callas, Molière,  Oscar Wilde, Offenbach, Berlioz, Stendhal…

Kitapta, Paris’te kendi çapında ünlü olan Türkler de var.  Kuaför Celal, Ali Akbar, eczanesine  Türkçe ECZANE tabelası asan Ahmet Erçelik, pantolon söküğü onaran Terzi Ergut Ziya…

CÜNEYT’İN PARİS’İ: “YALNIZLIKLARIN BAŞKENTİ”

Cüneyt Ayral, sizi Paris’in en gizemli yerlerinde, sahaflarda, müzelerde, kafelerde, restoranlarda, metroda, otobüste, antikacılarda, her türlü cinsel tercihin bulanabileceği kulüplerde gezdiriyor. Çinlileri, Vietnamlıları, İtalyanları, İspanyolları, Cezayirlileri,  Almanları, Amerikalıları, İngilizleri, Rusları, Türkleri anlatıyor.

Ama gelin görün ki, sizi götürdüğü her yerde bir “yalnızlığı” gözünüze sokuyor. Kitapta onun kaldığı oteller, evler,cıvıl cıvıl sokaklar,  eşleri ve çocukları da var. Ama o yine de Paris’te kendini hep yalnız hissediyor. 68. sayfada şöyle diyor: “Paris’te eşiniz dostunuz, arkadaşlarınız olsa bile yalnızsınız!” Ve sayfa 122’de: “Paris’te her sokakta sizi şaşırtacak ya da duygularınızı harekete geçirecek bir şeyler vardır. Şehir durmadan sizi kendine bağlayacak bir şeyler bulur, durur, ama bu sizi şehrin içindeki yalnızlığınızdan bir türlü kurtarmaz.”

Cüneyt Ayral, Paris’te yaşayanlar ve şehrin 20 bölgesine dağılmış insanlar hakkındaki sosyolojik gözlemlerini de sizinle paylaşıyor. Örneğin en önemli gelir kaynağı turizm olan bu kentte “Parizyenlerin” turistlerden nefret ettiği saptaması. Örneğin zenginlerin yaşadığı Foch Bulvarındaki -bu arada Onasis ve Rotchild’in evlerinin de orada olduğunu öğreniyorsunuz- apartmanlar ve villalar.  Ama, bu varlıklılar mahallesinin çıkışında bile yalnızlıkla karşılaşıyorsunuz. Bulvarın bitiminde vardığınız Porte Dauphine Meydanı, yalnız kadınların lüks arabalarıyla gelip genç erkek aradıkları bir meydan!  Ayral buradan da “Paris’te fahişelik  saedece kadınlara özgü bir meslek değildir, işte size en zengin caddenin sonunda yaşanan bir yalnızlık öyküsü” sonucunu çıkarıyor.

Benim gençliğimde Paris’in en sevdiğim yerlerinden biri olan Luxembourg bahçesini bile bir yalnızlar bahçesi olarak tanımlıyor: “Aşklar, ayrılıklar, yeniden yalnızlıklar, ölüme terk edilen doğanın güzelliği, tümü birden Lüksemburg bahçesinde aynı zaman diliminde izlenebilir.  Lüksembourg Bahçesine köpeklerin girmesi yasaktır! Yani iyice yalnız kalınır orada…”

Oysa kitabı bitirirken söz verdiği, Paris’te yaşayan bir Türk, Ahmet Öre, ona şunları söylüyor: “Herkesin Paris’i başkadır ve herkes kendince haklıdır: ne mutlu ki Paris’te herkese mutlaka bir yer vardır.”

Evet, herkesin Paris’i başkadır. Ve bu kitap, yıllardır orada yaşayan “Cüneyt Ayral’ın Paris’ini” anlatıyor…

CÜNEYT AYRAL: BENİM PARİS’İM

(Oğlak Yayınları, 2015)

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

ANLAYAN BERİ GELSİN

Fransa’da bir trafik kazası sonucunda 40 tan fazla yaşlı insan yanarak yaşamını yitirdi.

Geçtiğimiz günlerde meydana gelen kaza üzerine BFMTV televizyon kanalı ve diğerleri günlerdir yayın yapıyor, cumhurbaşkanından bakanlara kadar herkes kaza yerine gitti ve kaybedilen insanların hangi hatalardan ötürü yitirildiğini anlamaya çalıştılar.

Çok ölümlü trafik kazalarının bir elin parmağı kadar az olduğu Fransa’da, her kazadan sonra bir önlemler paketi ortaya çıkmış, örneğin emniyet kemeri kullanma zorunluluğu bir kaza sonrası alınmış bir karar.

İnsan yaşamının bu kadar önemli olduğu bir ülke burası…

Türkiye’de ise anlaşılmaz olaylar yaşanıyor.

Ankara katliamının kim tarafından nasıl yapıldığı besbelli, devletin sorumlu organları ve savcılar tarafından açıklandığı halde, Cumhurbaşkanı hâlâ çıkmış bu katliamın ortaklaşa bir çaba sonucu yapıldığını ileri sürebiliyor ve katliamla ilgisi olmayan diğer örgütleri özellikle de Kürtleri suçluyor, işaret ediyor…

Onüç yıldır iktidarda bulunan AKP’nin genel başkanı ve geçici başbakan mitinglerinde tüm muhalefet partilerini suçlarken, sanki kendisi muhalefet partisiymiş gibi bir garip dil kullanabiliyor. Gerçekten anlaşılır gibi değil, sanki Türkiye bugün gelmiş olduğu noktaya başkaları tarafından getirildi.

Cumhurbaşkanı çıkmış “aldatıldık” diyebiliyor.

İktidar olabilmiş bir partinin genel başkanlığından gelmiş ve yıllarca başbakanlık yapabilmiş birisinden “aldatıldık” sözünü duymak bence iktidarsızlığın ta kendisidir.

Aynı “aldatıldık” sözünü Türkiye’nin aydınları da dillendirmeye başladılar. “Yetmez ama evet” diyerek Erdoğan’ı desteklemiş olan aydınlar bugün aldatıldıklarından söz edebiliyorlar. Bunu da anlayamıyorum.

Cumhurbaşkanının yüksek okul mezunu olmadığı, diplomasının sahte olduğu yolunda iddalar sosyal medyayı kasıp kavuruyor.

YSK’ya yapılan bu konudaki bir başvuruya, YSK bunun muhattabı olmadığını söylüyor. Bir yargı mercii olan YSK, adı geçen üniversiteye, yüksek okula bir yazı yazıp soramıyor mu?

Bu diploma meselesi şimdi de savcılığa gitmiş ve soruşturulması isteniyor.

Adı geçen okulun rektörü çıkıp “yahu kardeşim bu diploma bize aittir, işte şu yıllarda şu adlı öğrencimiz şu notları almıştır, şu derslere devam etmiştir vb” gibi bir bilgiyle kamu oyunun önüne çıkamıyor mu? Savcı bey, kalkıp, gidip okulun arşivine giremiyor mu? Nedir bu atalet, bu yavaşlık, bu vurdum duymazlık? Anlaşılır gibi değil…

Bir okul bünyesinden, öğencileri arasından Türkiye’nin cumhurbaşkanını çıkartmış, çıkıp ortalık yere neden öğünmüyorlar? Bu işin içinde bit yeniği yok mu?

Genç bir kız, evine giren pois tarafından kurşunlanıyor ve kaldırıldığı hastahanede hayatını kaybediyor… Suçlu tutuklandı mı? Gazetelerden okuduğumuz, yalnızca kızın hayatını kaybettiği…

Bu ülkenin insanları:

  • Sabah uyandığında güler yüzlü olmak istiyor
  • Hergün Cumhurbaşkanının her konuda ahkâm kestiği nutukları televizyonlarından dinlemek istemiyor
  • Bu ülkenin insanları yalan duymak istemiyor, bugün dediğinin tersini yarın söyleyenleri dinlemekten usanmışlar
  • Komşusu ile huzur içinde yaşamak, dostluğunu korumak istiyor
  • Ekonomik olarak hakkı olan rahatı kazanmak istiyor, emeğinin karşılığını alarak yaşamak istiyor
  • Huzur istiyor bu ülkenin insanları, BARIŞ istiyor, kardeşçe bir yaşamı özlüyor
  • Ve bu ülkenin insanları 13 yılda bu ülkeyi getirdiği nokta aşikâr olan AKP’nin iktidarını artık istemiyor.

Tehdit ve baskılarla yaşamaktan usanmış bir millet var karşımızda, kardeşin kardeşe düşürüldüğü, düşman edildiği bir millet ve onu yöneten yolsuzluk bataklığında boğazına kadar batmış bir hükümet.

Bundan kurtulmanın bir tek yolu var… Bir Kasım seçiminde oy kullanmaya gitmek!

Not: Değerli gazeteci dostum Doğan Yurdakul abcgazetesi.com daki yazılarına başlamış, hoş geldin!

Paris, 26/10/2015

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar

TARİHE KÖR OLMAK

Birkaç yıl önce yine Merdan Yanardağ’ın yönettiği Biz TV’de “sanat ve biz” adıyla bir televizyon programı yapıyordum.

Ardı ardına tarihi anlatan romanlar yazan, gazeteci Hıfzı Topuz’un evinde konuk olmuş, çalışma masasının önünde kameralara karşı sohbet ediyorduk.

Türkiye’deki gelişmeleri Topuz’a sorduğumda bana : “Biz bu filimi daha önceden gördük, nasıl gelişeceğini ve nasıl biteceğini de biliyoruz” demişti…

Aradan kaç yıl geçti? Onunla yaptığımız bu söyleşi sırasında basına olan baskılar devam ediyordu ama, daha Hürriyet Gazetesi gibi büyük gazetelere milletvekillerinin rehberlik ettiği saldırılar başlamamıştı, gazeteciler (Ahmet Hakan gibi) henüz dövülmemişti… Yani filim devam ediyor.

Eğer tarihe karşı kör davranmazsanız, Tan Gazetesi olayından sonra nelerin olup bittiğini ve gelişmelerin nereye vardığını da anımsayacaksınız…

Artık elinizin altında Google var, o da yoksa akıllı telefonlarınızda soru sorabildiğiniz Siri diye birisi var…

Siri ye “Tan Gazetesi olayı nedir?” diye sorunca bakın ne diyor: “4 Aralık 1945 günü sol eğilimli Tan Gazetesi yağmalandı”

Kitap okumadığınız zaman, övünerek “arkadaşlar kitapları okuyup bana özetlerini anlatıyorlar” dediğiniz zaman, dünyadan kopuk yaşamaya başladınız demektir. Hele hele steril bir yaşamı, korumalarla çevrili yaşamaya başlamışsanız, düyanın tüm gerçeklerinden iyice uzaktaysanız…

Dünyadan kopmaya başladığınız zaman, gelişen olayların sizi ve ülkenizi nereye doğru götüreceğini, nasıl etkileneceğinizi kestiremezsiniz, bilginiz size okuyanların kavrama ve anlatma gücü ile sınırlıdır.

Örneğin Alman Merkel size 3 milyar euro para teklif ettiğinde, siz de ondan Avrupa Birliği ile görüşmelerin açılmasını istersiniz, o da hemen “aaa tabii ne demek” deyiverir, çünkü Merkel Kıbrıs’ın ambargosunun kalkmayacağını

Fransa’nın bu meseleye farklı baktığını adı gibi bilir ve “vallahi ben isterdim ama” diyecektir.

Siz eğer Maraş konusunun Kıbrıs meselesindeki kilitlerden birisi olduğunu bilmiyorsanız, okumamışsanız, unutuyorsanız, Fransa’nın, Türkiye’nin AB üyeliğini referanduma götüreceğini ve hayır oyları için uğraşacağından habersizseniz, o zaman istemeye devam edersiniz, ama hiç bir somut sonuca da varamazsınız.

4+4+4 eğitim sisteminiz ile cahil bir toplum yaratıp, kendi cehaletinizi, cahiller ile örtmeye kalkışırsanız, sonunda ne özgürlüğünüz, ne egemenliğiniz kalır, kala kala bir koca saray ve içindeki altın varaklı tahtlar kalır.

Elbette onlar da sonuna kadar sizin değildir, çünkü cehalet ve tarih bilmemek bir ülkeyi yok eder, yok olduğunuzda da o saraylarda başkaları oturmaya başlar…

Bir ülkenin gelişmişliğindeki önemli ayrıntılardan bir tanesi de müzeleridir.

Müzeler size tarihi anlatır, geçmişten gelenleri sergileyerek, nereden nereye geldiğinizi gösterir. Bu yolculuğunuzda yeni hedefleri belirleyebilmek ve şimdi olduğunuz yerden, nereye gideceğinizi hesaplayabilmek için ise bilgiye, bilimsel bilgiye gereksinmeniz vardır.

AKP iktidarı 13 yıllık sorumluluğunda kaç kere eğitim sistemini değiştirdi? Lâik eğitimden vaz geçileli ne kadar oldu? Başbakanı, karşı olduğunu anlatmaya çalıştığı bir örgüte 360 derece uzak olduğunu söyleyebiliyorsa ve üstelik “Profesör Doktor” ünvanını taşıyorsa, bu eğitim sisteminin üreteceği insan stokundan Türkiye’nin gerçekten korkması ve önlemini alması gerekiyor.

Demokrasilerde önlem almanın tek yolu var, o da sandık/seçim!

Tarihe kör kalmayıp, yakın geçmişimize bir göz atarsak eğer, Türkiye’nin bu türden sıkıntıları çok çektiğini göreceğiz, anımsayacağız.

16 Şubat 1969 Kanlı Pazar Taksim

01 Mayıs 1977 Taksim Kanlı 1 Mayıs 34 insanımızı o meydan da yitirmiştik, ilk akla gelenler bunlar…

Şimdi artık geçmişimize bakıp, iyi değerlendirip, yanlışlarımızı kavrayıp, doğruyu nasıl bulabileceğimizi hesaplamamız gerekiyor.

Kısaca söylemek gerekirse, 01 Kasım seçimleri bir partinin iktidara getirileceği bir seçim olmaktan çoktan çıktı. Türkiye bu seçimlerde tarihi ile hesaplaşacak ve nasıl bir ülkede yaşamak istediğine karar verecek.

Ya çağdaş, uygar ülkelerin yanına geri döneceğiz, ya da Orta-Doğu’nun bataklığında boğulacağız. Bunu ben demiyorum, tarih böyle anlatıyor…

21/10/2015 Paris

Yorum bırakın

Filed under Fotograflar